Yazar anlatımı...
Derya, odadan çıktıktan sonra, Kaya sessizce yerinden kalktı. Yaralı bedenine rağmen dimdik yürüyerek hastane koridorunda ilerledi. Üstüne geçirdiği hasta önlüğü, ona uygun olmasa da, başka çaresi yoktu. Aralarında o an doğmaya başlayan yakınlık ise, Derya’nın sessiz vedasıyla yarıda kalmıştı. Kaya'nın sert yaklaşımı onu kırmıştı. Göz göze bile gelmeden ayrılmışlardı. Kaya karargâha doğru yola koyulmuş, Derya ise görevine dönmüştü.
Orman yangını nihayet tamamen kontrol altına alınmıştı. Resmî raporlarda can kaybı yok denilse de, bu ifade doğru değildi. Çünkü orası sadece bir orman değil, binlerce canlının yuvasıydı. Yanarak can veren hayvanların sessiz çığlıklarını düşünmek gerekiyordu. O ormanın içinde yaralanmış kuşlar, yanan sincaplar, yuvasız kalmış ceylanlar, ayılar ve saire vardı. Gözle görülmeyen bir felaketti bu; sadece ağaçlar değil, bir ekosistem kül olmuştu.
Yaralanan insanlar tedavi ediliyor, oksijen tüpleriyle solunumları destekleniyordu. Ama ya hayvanlar? Onlar konuşamıyordu. Acılarını ifade edemeyen, yardım isteyemeyen canlardı onlar.
O esnada, bazı köylüler tarafından kurtarılan ve yangında yaralanmış vahşi hayvanlar, bölgeye çağrılan veteriner ekiplerine teslim edilmişti. Yanık içindeki postları, korku dolu gözleriyle getirilen hayvanlar, askerlerin bile gözlerini yaşartmıştı. Onlar da bir cephede savaşmış gibiydi. O ormanda hayatta kalmak, bir askerin cephedeki mücadelesinden farksızdı.
Hastane camından dışarıya bakıldığında, uzaklardaki is dumanlarının hâlâ gökyüzünde süzüldüğü görünmekteydi. Bu savaşta kaybedilen sadece ağaçlar değil, binlerce sessiz can olmuştu. Ve hiçbir basın açıklaması bunu doğru dürüst dile getirmeyecekti.
*****
Olayın üzerinden iki gün geçmişti. Derya hâlâ kendine gelememişti belki de… Ama hayat durmuyordu. Çalıştığı hastaneye ulaşmak artık başlı başına bir meseleydi. Çünkü kaldığı kiralık daire, hastaneye oldukça uzak bir semtteydi. Sabahları yola koyulmak, gece vardiyasından sonra bitap düşmüş bedeniyle evine dönmek… Her gün biraz daha tükeniyor, uykuyla dinlenme arasındaki sınır silikleşiyordu.
Bu yüzden sonunda başhekimin yanına çıkıp konuşmak zorunda kalmıştı. Bir an önce hastane lojmanında kalabileceği bir oda ayarlanacaktı. Başhekim olumlu yaklaşmıştı ama sistemin işlemesi, bir oda ayarlanması, resmi evraklar… Zaman istiyordu.
Bugün de hastaneye on dakika geç gelmişti. On dakika... Belki dışarıdan bakıldığında kısa bir süreydi ama acil servisin işleyişinde bu bile büyük bir aksaklıktı. Baş hemşire ilk günden onu uyarıp sıkı sıkıya tembihlemişti. Derya bunu bilmiyor değildi, hatta fazlasıyla da içselleştirmişti. Ama şehir henüz uyanmamışken, sabahın erken saatlerinde yollara düşmek… O kadar da kolay değildi. Ulaşım araçları sınırlıydı, gelen geçen dolmuş ya doluydu ya da rotası tamamen başkaydı.
Ama hastane bambaşka bir dünyaydı. Dışarının uykulu sakinliği orada geçerli olmazdı. Çünkü burada, bir canın yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide beklediği saniyeler vardı.
Kaya, Derya’ya kırıldığı kadar, kendine de kızıyordu. Onu bu kadar düşünmesinin tek sebebi vardı: kalbini kırmıştı. Derya’nın gözlerinde beliren hayal kırıklığı, Kaya’nın zihnine kazınmıştı adeta. Özür dilemekle her şeyin düzeleceğini düşünmüyordu belki ama en azından içindeki vicdan azabını hafifletebilir diye düşünmüştü. Bugün pansuman için hastaneye gelmesi gerekiyordu. Bu, bir bahaneydi belki ama aynı zamanda kaçırılmaz bir fırsattı onun için.
Ancak o sırada hastaneye yeni biri gelmişti. Yeni bir isim, yeni bir geçmiş... Onur Eroğlu. İç hastalıkları uzmanıydı. Ülkeyi hala etkisi altında tutan COVID-19 pandemisi nedeniyle geçici görevle gönderilmişti. Onur, sabahın erken saatlerinde hastaneye giriş yapmış, başhekimle görüşmesini tamamlamıştı. Şimdi ise birlikte çalışacağı personelle tanışma vaktiydi.
Derya, her zamanki gibi personel soyunma odasında kıyafetlerini değiştirmiş, gecikmiş adımlarla koridora çıkmıştı. Başhemşirenin yanına ilerlerken uzaktan gelen iki kişiyi fark etti. Birini istemeden tanıdı; hatta tanımamayı çok isterdi ama geçmiş insanın peşini kolay bırakmıyordu.
“Derya hemşire, günaydın,” dedi başhekim.
“Günaydın,” diye karşılık verdi Derya, nezaketle gülümsedi.
“Seni tanıştırayım. Onur Eroğlu, iç hastalıkları uzmanımız. COVID- 19 pandemisi için geçici görevle buraya yönlendirildi. Umarım birlikte uyumlu bir ekip olursunuz.”
“Yeni işiniz hayırlı olsun, doktor bey,” dedi Derya, yüzüne bile bakmadan.
"Teşekkür ederim Derya hemşire."
“Başhekimim, sizin işiniz vardır. Eğer Derya hemşirenin vakti varsa bana hastaneyi gezdirebilir mi?” dedi Onur, gözlerini Derya’dan ayırmadan.
Derya, istemeyerek başhekime döndü. “Hayır” dese kabalık olacak, “evet” dese içinden haykıracak gibiydi. Dişlerini sıktı. Aşağısı sakal, yukarısı bıyık denilen bir durumun içindeydi.
“Olur, buyurun,” dedi.
Başhekim uzaklaştığında Derya hiç tanımıyormuş gibi yürümeye başladı.
“Derya hemşire… bir dakika durur musunuz?”
“Buyurun, Onur doktor?”
“Onur doktor mu? Bu kadar mı kızgınsın bana?”
“İşimin başındayım. Lütfen.”
Karşısındaki adam, Derya’nın geçmişinden kalan bir yaraydı. Zamanında sevgili oldukları dönemde, Derya onu bir kadının koynunda yakalamıştı. O günden sonra Derya onu hayatından silmişti.
“Derya, seni ne kadar aradığımı biliyor musun? İki aydır izini kaybettim. Seni burada bulacağımı hiç düşünmemiştim…”
“Şimdi de beni tanımıyormuş gibi davranırsan sevinirim.”
“Bak, pişmanım. Zaten benim onunla... şey olmadı ki!”
“Henüz yeni başlamışken yakalandığınız için olabilir mi?"
“Derya… Ben senden gerçekten hoşlanıyordum. Ama ben de erkeğim sonuçta. Benim de bazı ihtiyaçlarım var. Sen evlenmeden olmaz deyince ben de bir anlık zayıflıktı.”
“Beyninle değil, şeyinle düşünürsen olacağı budur. Lütfen rahatsız etme beni. İşine bak. Ne sen beni tanıyorsun, ne de ben seni.”
Derya uzaklaşmak üzereyken Onur kolunu tuttu.
“İş çıkışı görüşelim mi? Kendimi anlatmama izin ver. Dinlersen bana hak verirsin. Lütfen.”
“Kolumu bırak!” dedi Derya, sesi titrekti ama kararlıydı. Ve o anda koridorda sert bir ses yankıladı.
“Bir kadın sana bırak diyorsa, o kolu bırakacaksın!” Kaya’nın sesi, hem sert hem otoriterdi. Koridorun ucunda durmuş, olan biteni başından beri gözlemlemişti. Hepsini duymasa da Derya'nın sevdiği bir sohbet olmadığını anlamıştı.
Kaya, hızlı adımlarla yaklaştı. Derya’nın yanında durduğunda gözlerini Onur’un eline dikti.
“Derya’ya bir daha dokunursan, bunun sadece mesleki değil, insani bir karşılığı da olur.”
Onur, şaşkınlıkla geri çekildi. Derya, kolunu yavaşça silkti ve Kaya’ya teşekkür eden bir bakış attı. Kaya ise sessizdi. Tek kelime etmeden Derya’nın önüne geçti, onun için bir duvar gibi durdu.
"Siz de kimsiniz? Ben Derya'nın eski bir tanıdığıyım. Yanlış anladınız." Onur, karşısında üniformasıyla dikilen adama yukarıdan aşağıya küçümseyen bir bakış attı.
"Ben Derya'ya senden daha yakınım," dedi Kaya, gözünü Onur’un gözünden ayırmadan.
Onur, kendinden emin bir adımla bir adım daha yaklaştı. "Benim kadar yakın olamazsın, asker."
Kaya’nın gözleri sertleşti. Bir adım daha attı.
"Derya benim sevgilim. Ve sevgilime bir daha el uzatmaya kalkarsan, o elini keser, kurtlara atarım. Duydun mu?"
Sesi ne çok yüksek ne çok alçaktı; ama içindeki tehdit buz gibi hissediliyordu.
Onur afalladı. Derya’ya dönüp sordu, "Derya… doğru mu bu?"
Derya'nın gözleri bir anlık dondu. Ne olduğunu anlayamamıştı. Kaya’nın onun için yaptığı hareket hoşuna gitmişti belki ama "sevgilim" kelimesi hiç beklemediği bir çıkıştı. Kaya’ya baktı. Kaya bakışını yakaladı, hafifçe gülümsedi ve elini Derya’nın omzuna koyup saçlarına bir öpücük kondurdu.
Derya’nın kalbi sıkıştı. Bu kadarına hazır değildi. Hem de hiç. Ama hiçbir şey demedi. Onur’a döndüğünde onun bakışlarında şaşkınlıkla birlikte hafif bir kıskançlık da vardı.
"Benim kadınımla ilgili haddini aşma. Bu defalık affediyorum seni. O da kız arkadaşımın tanıdığı olduğundan, ama bir daha bu kadar şanslı olmayabilirsin," dedi Kaya, sesi buz gibi ve tehditkârdı.
Onur başını öne eğdi. "Kusura bakma," dedi ve sessizce yanlarından uzaklaştı.
Tam her şey bitti derken, Kaya art arda üç dört kez hapşırdı.
Derya kollarını göğsünde kavuşturdu, kaşlarını çatıp ona ters ters baktı.
"Çok yaşa," dedi kuru bir sesle.
"Sen de gör." Kaya gülümsedi, sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Derya’nın sabrı tükenmişti. "Çok yaşamak istiyorsan, benim işlerime karışma asker. 'Sevgili' olmak da nereden çıktı? Deli misin sen? Ya biri duymuş olsaydı?"
Kaya umursamaz bir omuz silkti. "Neyi duymuş olsalardı?"
"Sevgili olduğumuz yalanını, ne olacak!"
"Ben sana yardım ettim. O adam kolunu tutmuş, bırakmıyordu. Rahatsız olduğun her halinden belliydi."
Derya'nın gözleri parladı öfkeden. "Sen de 'ben bu kadını kurtarayım, kahraman olayım' dedin, öyle mi?"
Kaya kaşlarını çatıp sesini alçalttı. "Ne münasebet."
"Ben senden yardım mı istedim? Kendi başımın çaresine bakabilirim."
"Bak o zaman başının çaresine," dedi Kaya, sesi artık sertleşmişti. "Bir kadın açıkça rahatsızsa, ben sessiz kalamam. Ha sevgili yalanıysa... Bir anlık boşluğuma geldi. Merak etme, seninle sevgili olmaya can atmıyorum."
Kaya bir kez daha hapşurdu. Derya ise göz devirdi. "Hem sen neden geldin zaten?"
"Pansumana geldim. Ama ilgilenen yok ki."
"Bir bayıl istersen belki ilgilenirler. Daha yeni gelmişsin, insanlar senin için kırmızı halı mı sersin?"
Derya hızla yürümeye başladı. Kayaysa arkasından geldi. Derya aralık kapıyı işaret etti. "Odaya geç. Geliyorum. " Derya geç geldiğinden maskesini personel odasında unutmuş ve hâlâ maskesiz dolanmaktaydı. Covid-19 pandemiyası ise hâlâ devam etmekteydi.
Ve Derya'nın yüzü hala öfkeliydi ama içten içe Kaya’nın onu koruma şekli hoşuna gitmişti. Belki de yıllardır böyle sahip çıkılmamıştı. Fakat gururu, buna izin verecek kadar yumuşak değildi. Ne hissederse hissetsin, bunu Kaya’ya asla belli etmeyecekti. İçindeki buzlar çözülmüyordu belki ama çatlamaya başlamıştı. Gururu mu? O hâlâ dimdik ayaktaydı.
İki dakika sonra kapıyı açıp odaya girdiğinde, istemsizce geri çekildi.
“Bismillah!”
Şaşkınlıkla gözlerini kocaman açtı.
Kaya bir köşede, üniformasını çıkarmıştı. Üstü tamamen çıplaktı. Sırtı ona dönüktü.
“Ne oldu?” dedi Kaya yüzünü dönüp Derya'ya baktı.
“Sen neden soyundun?”
“Gömleğin üstünden mi pansuman yapacaksın, hemşire hanım?”
Sesi yine o alaycı tonu taşıyordu ama içinde hafif bir yorgunluk vardı.
Derya sessizce yaklaştı. Laf etmedi. Etse yine tartışacaklardı. Şimdi tartışacak hâli yoktu. Elleriyle sargıyı açtı, yaranın etrafını temizledi. Deri iyileşmeye başlamıştı.
“Yaran artık daha iyi,” dedi yumuşak bir sesle.
Kaya gülümsedi. “Ölmeyecek miyim o zaman?”
Derya cevap vermedi. Gözleri, yaranın biraz ilerisindeki başka izlere takıldı. Derin, kabuk bağlamış ve yılların yükünü taşıyan yara izleriydi bunlar. Dikiş yerleri, yanık izleri, çizikler…
Eli, istemsizce o izlere uzandı. Parmak uçları, yara izlerinde gezindiğinde Kaya'nın omuzları hafifçe kasıldı. Sırtında dolaşan o narin dokunuşlar onu derin bir sessizliğe çekti.
“Canın acımadı mı?” diye sordu Derya. Kendi canı yanmış gibi içi sızladı.
“Eskiden acırdı,” dedi Kaya sessizce. “Ama artık o evreyi geçtim sanırım.”
“Korkuyor musun hiç?”
“Neden korkmam gerekiyor?”
“Ölmekten... yani... şehit olmaktan?”
Kaya hafifçe gülümsedi. Derya'nın gözlerine baktı.
“Makamı cennet olan bir yerden insan korkar mı? Biz askerler için şehitlik bir onurdur, bir arzudur. Çünkü şehit olunca acı duymazmışsın. Ruhun özgürleşirmiş. O yüzden dualarımızda hep vardır: Allahım bize şehadet nasip et…”
O sırada yine birkaç kez art arda hapşurdu. Bu sefer Derya geri çekildi.
“Hasta mısın sen?”
Kaşlarını çattı. “Neden böyle hapşuruyorsun?”
“Ben mi? Yok canım… sadece biraz üşütmüşüm herhalde,” dedi Kaya başını başka yöne çevirerek.
Tam o an kapı hızla açıldı. Melek hemşire telaşla içeri daldı.
“Derya burada mısın? Ah sonunda buldum seni. Onur doktor seni arıyordu. Karargahtan bir grup covid-19 şüphesiyle asker getirilmiş. İşini bitirip hemen gelmen gerek.”
Derya başını salladı. “Tamam,” dedi.
Melek hızla çıkıp gitti. Odaya bir sessizlik çöktü. Derya ile Kaya birbirinin yüzüne baktı. Göz göze geldiklerinde bir şey oldu. O kısa, sessiz saniyede her şey anlatılmıştı sanki.
“Ben hasta değilim. Covid hiç değilim,” dedi Kaya. Gözlerini kaçırmadan, suçsuz bir çocuk gibi. “Bana öyle bakma.”