7. MAYIN TARLASI

2506 Words
Yazar anlatımı... Düşman askerleri, toprakları terk edip kaçmadan önce geride sadece yıkım ve acı bırakmamıştı; geri alınan şehirlerin büyük bir kısmı ölümcül mayınlarla doluydu. Aradan bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ tam anlamıyla temizlenemeyen bölgeler vardı. Mayınların çoğu, uzaktan kumandalı araçlarla temizlenmişti, evet. Ama bu yöntem yalnızca düzenli, açık arazilerde etkiliydi. En ufak bir düzensizlikte, makineler yetersiz kalıyor, insan elleri ve bazen köpekler devreye giriyordu. İşin daha kötüsü ise düşman tarafından verilen mayın haritasıydı. Önce harita vermek istemeyip süreyi uzatmış daha sonra harita verilmişti. Ama düşünüldüğü gibi olmamıştı harita. Bazen insan düşmanın bilr ahlaklısını aramalıdır. Çünkü başta bölgeye güven sağlayacağı düşünülen bu belge, daha sonra içindeki bazı kısımların kasıtlı olarak yanlış olduğu fark edilince bir tuzağa dönüştü. İnsanları kandırmak, yanlış yönlendirmek, böylece daha çok asker ve sivil öldürmek istemişlerdi. Bu da demekti ki her adım, mutlak dikkatle atılmalıydı. Harita artık sadece bir fikir veriyordu ama tek güvenilecek şey, göz ve sezgiydi. Bu nedenle Bomba İmha Operasyonlarında sadece en deneyimli askerler görevlendiriliyordu. Bomba İmha Ekibi’nin lideri Kaya, yanında imha uzmanları Fikret, Ahmet ve Arif isimli tecrübeli bir uzman daha vardı. Onlara destek sağlayan ise Sabri isimli bir personeldi. Küçük ama etkili bir ekiptelerdi. Riskli görevlerde birbirlerine sırtlarını yaslamayı çoktan öğrenmişlerdi. Bu onların ilk defa mayın temizlemek için sahaya çıkmaları değildi. Sağlık personeli ise görev öncesi netleşmemişti. Covid- 19 pandemiyası henüz bitmediğinden ve sağlık personellerinin işleri yoğun olduğundan Acil çalışanları ekiple gidememişti. Ambulans ekibi ise ev çağrılarına gittiğinden mecbur kalmış iki hemşire yollamışlardı. Kaya, bu kişilerden habersizdi. Onunla orada karşılaşacaktı. Ve saha her zaman sürprizlerle doluydu. Kaya ekibini arazinin sınırına getirdi. Gözlerini ufka çevirdi. Toprak dümdüzdü ama sessizliğinde bile bir tehdit vardı. Burada her şey yerin altında gizleniyordu. Düz toprağı mayın temizleme aracı temizlemişti ama onun ilerisindeki dik kayanın temizliği hâlâ bekliyordu. Ve bu o kadar da kolay değildi. Hava ise gitgide soğumaya başlamıştı. Kış erken göstermişti soğuk yüzünü. "Devrem," dedi Fikret, telsizine hafifçe eğilerek. Kayadan ileride gidiyordu çünkü. "Ben önden gidiyorum. Sağlık personeli gelirse bir yere kıpırdamamasını söyle. Beklesin, biz dönene kadar. Umarım onlara ihtiyaç olmaz" Kaya başını salladı. Gözlerini uzaktan durup ona bakan Fikret'ten ayırmadı. "Fikret dikkatli ol. Haritaya fazla güvenme. Geçen hafta bizim çocuklardan biri, 'temiz' denen yerde mayına bastı." "Harita çöpten farksız zaten. Gözümle görmeden bir adıma bile güvenmem," diye karşılık verdi Fikret, sakin ama temkinli bir tonla. Ahmet, çantasını yere bırakıp dizlerinin üzerine çöktü. Elindeki dedektörün pili tamdı, ekranı titrek bir sinyal veriyordu. Fikret ise kontrol cihazını omzuna almış önden ilerliyordu. Arif ise sessiz şekilde ellerine dikkatle eldivenini giyiyordu. "Ulan yine aynı gerilim," dedi Ahmet alçak sesle. "Her seferinde kalbim gırtlağıma kadar çıkıyor." Kaya hafifçe gülümsedi ama gülümsemesi yorgundu. "Bir bütün halinde geri dön. Kalbim ağzından dışarı çıksa da olur." Ekip, çatık kaşlarla birbirine baktı. Şaka gibiydi ama ölümüne ciddiydi her kelime. Çünkü burada bir saniyelik dikkatsizlik, tüm timi bazen de kendi canını hiçe sayıp havaya uçmak demekti. "Ee Arif senin düğün ne zaman? Bizi de çağırır mısın?" Kaya telsizden sesslendi. "Bu kış bitsin. Yazın inşallah astsubayım. Size özel davetiyelerim olacak. Gelirseniz ne mutlu bana," dedi Arif. Bir yıldır nişanlıydı. Bir insanın sevdiğine uzak kalması çok zordu. Yılda en fazla 3-4 kere gidip geliyor onda da çok az kalabiliyordu. Ama görevini, Vatanın her karış toprağını korumayı daha çok seviyordu. "İnşallah Arif. Allahın izniyle geliriz." Daha sonra Kaya telsizi kapattı. Ekip sessizliğe bürünmüş, ellerindeki ekipmanlarla ölümün peşinden ilerliyordu. Dikenli otlar, güneşin ve soğuğun altında sapsarı kurumuştu. Toprak adeta "ben yeniden canlanmak istiyorum," diye bağırıp yardım istiyordu. Yıllardır sömürülen topraklar hain ayak izlerinden bıkmıştı çünkü. Artık kendi halkının ayak izleriyle yeniden yeşerecek ve insanına bir umut olacaktı. Bu yeni umut ise Kaya, Fikret, Ahmet, Arif, Sabri gibi ve nice nice vatansever yiğit oğul ve kızlarının yardımıyla güzelleşecek ve cennete çevrilecekti. Öncesinde bu cesur askerler gözle görünmeyen bir tehdidin ortasında ilerliyorlardı. Arif Fikret'ten sıra almış ve önde dedektörle tarama yapıyordu. Ahmet ve Fikret, Arif'in arkasında üç- dörd adım mesafeyle ilerliyordu. Arif'in yüzü terle kaplıydı. Gözleri toprağa sabitlenmişti. Kaya ise geride kayalığın hemen yanında durmuş, dürbünle arkadaşlarını inceliyordu. Tahmini bir saat geçmiş ve iki mayın bulunmuştu. “Devrem, şu tarla görünümlü alan sıkıntılı. Gölgelikler fazla. Giriş çıkış izi yok,” dedi Kaya telsizden. “Orası haritada temiz gösteriliyor,” dedi Fikret. "Ama dediğim gibi harita bir çuval dolusu gübre." Kaya boğuk bir kahkaha attı. “O haritayı yapanın bir yerinden vurmak gerek.” "Ambulans hâlâ gelmedi mi?" Fikret Kaya'dan sordu. Kaya arkasındaki araba yoluna baktı. Boştu. Kimseler gözükmüyordu. "Gelmediler. Gelmeyecekler her halde. Hem onlara ihtiyacımız yok. Biz hallederiz. Elhamdülillah sağ bitiririz bu araziyi." Ambulansla gelmesi gereken ekip hâlâ görünmüyordu. “Çok uzaklaşmayın!” dedi Kaya. Sonra mayın araması için gerekenleri götürüp ilerlemeye başladı. “Ben de geliyorum,” dedi, telsizi kapatıp çantasını omzuna aldı. Adımlarını hızlandırmıştı ki… bir ses. Büyük bir patlama. “BOOM!” Toprak, kan ve toz havaya karıştı. Yerden sarsıntı yükseldi. Bir anda herkes yere kapanmıştı. Kaya olduğu yerde dondu. Kalbi göğsüne sığmaz olmuştu. “ARİİİİF!” diye bağırdı Fikret’in sesi. Çığlıktı adeta. Kaya telsizi açtı hemen. Toz ve sisten ne olduğunu göremiyordu. Toz bulutunun arasından koşarak geçti. Fikret'ten ses gelmedi. "Fikret, Ahmet, Sabri, Arif lan biriniz ses verin," bağırdı. Koşarak ilerliyordu ki duyduğu tek şey Arif’in sesi oldu. Kesik, acılı, boğuk: “Ayağım... Lan... Bacağım... Allah’ım... Nefes alamıyorum. Yardım edin bana.” Daha sonra Fikret telsize cevap verdi. "Kaya iyiyiz biz. Ama Arif. Yanına gidiyorum. Ambulanstan bir haber almaya çalış." Kaya koşmaya devam etti, tozun arasından Arif’i gördü. Bacağı diz altından kopmuştu. Gözleri yuvalarından fırlamış gibi oldu bir anda. Her yeri kan içindeydi. Fikret üstünü çıkarıp gömleğini yırtmış, kanın akmasını durdurmak için bacağın üst kısmına baskı yapıyordu. Ahmet ise dizlerinin üzerine çökmüş, dedektörü yere fırlatmıştı. Yardım etmek istiyor ama bu durumda ne yapabilirdi ki. “Kanaması var! Nabzı hızlı!” diye bağırdı Fikret. “Kaya, ambulans neredeee?! Aramadın mı birilerini?” Kaya birden kimseyi aramadığını hatırladı. Ani patlamayla arkadaşlarına bir şey olma korkusu ağır gelmiş ve onların yanına koşmuştu hızla. Kaya telsizi eline aldı konuşma yapmak isterken uzaktan toprak yoldan bir toz bulutu yükseldi. Ambulans. Tozların arasından gelen beyaz araç sanki bir mucize gibiydi. Aracın kapısı açılır açılmaz içinden inen iki figür: Derya ve Elçin hemşireydi. Doktor yoktu belki ama hemşireler de yardımcı olabilirdi. Kaya, nefes nefese koşup onlara doğru bağırdı. "Hemen bura gelin!" Tabi bu durumda Derya ve Elçin şaşırdı. Ambulans şoförü de araçtan inip kızların yanına vardı. Olayı anlamaya çalıştı. Kaya ise koşarak yakınlaşarak "Yaralımız var. Yardım gerekli," demesiyle Derya ve Elçin ilk yardım çantasını alarak Kaya'ya doğru koşmaya başladı. Ambulans şoförü de ihtiyaç olur diye sedyeyi sırtlayıp ilerlemeye başladı. Gidilen yollar mayından temizlendiği için tehlike yoktu. “Hemşire acil!" Sesi bir savaş alanında yankılanan bir feryat gibiydi. “Geç kaldınız! LAN NEDEN GEÇ KALDINIZ!” Derya şok içinde olduğu yerde durdu. Elçin gözünü bile kırpmadan karşısındaki adama bakmaktaydı. Şoför sedyeyi çekip koştu. Derya hızla toparlandı, malzemeleri aldı. Ama Kaya’nın sesi, içinde bir şeyleri parçalamıştı. "İyi olacaksın, aslanım. Hiçbir şey olmayacak sana..." dedi Kaya, sesi titrek ama kararlıydı. Gözleri Arif’in yüzünde sabitlendi. Ama Arif cevap vermedi. Sadece inliyordu. Sessizliğin ortasında yankılanan o acı dolu iniltiler, zamanın durduğu bir boşluk yaratmıştı sanki. Etraftaki herkes donup kalmıştı. Her biri kendi içinde parçalanıyordu. O an sadece Arif’in acısı değil, tüm timin içinde taşıdığı yaralar da kanıyordu. Derya ve Elçin büyük bir hızla müdahaleye başlamıştı. Derya’nın elleri titriyordu ama yüzü sarsılmaz bir netlikle doluydu. Nabız düzensizdi ama ellerinin arasındaki o beden hâlâ yaşıyordu. “Damar yolu açık. Nabız geri geliyor,” dedi Elçin. Derya bir an bile gözünü yaralıdan ayırmadı. “Kan akışını durdurduk ama bu halde çok uzun dayanamaz. Oktay abi, hemen hastaneye gitmemiz gerek!” diye bağırdı. Derya Kaya’ya döndü: “Yardım et, sedyeye alalım.” Kaya ve Fikret usulca Arif’i kaldırdılar. Ama her hareketinde Arif’in çığlıkları gökyüzünü yırtacak kadar şiddetliydi. O çığlıklar kimsenin yüreğinden silinmeyecek kadar gerçekti. Fikret, Kayanın koluna dokundu. “Ben Arif’le geliyorum. Sen burada kal.” Kaya gözlerini kaçırarak başını salladı. “Ama ben de gelmek istiyorum…” “Ahmet iyi değil. Gördün halini. Eski anıları tekrar tetiklenmiş olabilir. Yanında senin gibi biri olmalı.” Derya o an Ahmet’in olduğu yere döndü. Titreyen elleriyle alnından akan teri silen Ahmet, dünyadan tamamen kopmuş gibiydi. “Elçin, sen git. Ben burada kalırım,” dedi Derya kararlı bir tonda. Ambulans sirenlerini çalmaya başlayarak uzaklaştı. Kaya, Derya ve Ahmet kaldılar geride. Tozlu, sessiz ve kan kokulu bir yalnızlıkta... “İyi misin? Yaralandın mı?” dedi Derya nazikçe ama cevapsız kaldı. "Su ister misin?" Ama bu kez Ahmet elindeki şişeyi savurdu. Dudakları titriyordu, göz bebekleri büyümüştü. Sadece orada değildi, geçmişteydi. 2020 Ekim’ine dönmüş, gözleri önünde paramparça olan beş arkadaşını izliyordu yine. DNA ile kimliği bulunan ceset parçaları, gözü yaşlı analar, parçalanmış bedenler... Ahmet'in zihni yeniden o karanlık güne dönmüştü. “Kendine gel Ahmet!” dedi Kaya, sesi çatlamıştı. Ama yetmedi. Ve sonra... ŞAK! Kaya’nın tokadı Ahmet’in yanaklarında değil, ruhunun duvarlarında yankılandı. Yere sendeleyip düşen Ahmet gözlerini açtı. Sanki ilk kez görüyormuş gibi etrafına bakındı. “Arif? Astsubayım, Arif nerede? Öldü mü?!” “Hayır, iyi olacak. Hastaneye götürdüler,” dedi Kaya, gözlerinde kardeşlikten öte bir şey vardı. “Özür dilerim… Zayıflık gösterdim…” Kaya diz çöktü, Ahmet’e sarıldı. Bir ağabey gibi, bir komutan gibi... Belki de bir baba gibi. "Zayıf olan sen değilsin. Zayıf olan, bize bu acıları yaşatanlar. Sen cesur bir askersin. Ayağa kalk. Daha gidecek yolumuz var. Bu topraklar senin gibi yürekli adamlara muhtaç." Ahmet başını eğdi. İçindeki fırtına biraz olsun dinmişti. Hafif bir titremeyle doğruldu. “Yalnız yürümek istiyorum astsubayım. Araca kadar. Düşünmem gerek.” "Emin misin? Yanında olabilirim." “İyiyim...” diye fısıldadı Ahmet. Kaya başını salladı ve izledi onu. Derya da sessizdi. Onca şiddetin, onca acının ortasında hâlâ ayakta kalabilen bu adamları izliyordu. Kalbi, gördüğü şeyleri kabullenmekte zorlanıyordu. Kaya ve Derya da yavaş adımlarla ilerlemeye başladılar. Havanın serinliği yüzlerine çarparken, aralarındaki sessizlik ikisini de boğuyordu. Konuşacak o kadar çok şey vardı ki, ama hiçbir kelime ağızdan çıkmaya cesaret edemiyordu. Sanki her biri dikenliydi, söylenirse can yakacaktı. Yine de Kaya, içinde tutamadığı o sıkışmış duygularla konuşmakta ısrarcıydı. “Neden geç kaldınız?” dedi Kaya, sesi titriyordu ama öfkesinden değil. Korku, kaygı ve çaresizlik birbirine karışmıştı. “Biraz daha geç kalsaydınız Arif’i kaybedebilirdik!” Derya bir an duraksadı. Soluğunu tuttu, başını hafifçe öne eğdi. “Sınırı geçmeye çalışan bir düşman askeri vurulmuştu, ağır yaralıydı. Önceliğimiz o oldu. Hayati risk taşıyordu.” Kaya’nın gözleri irileşti. Adımlarını bir adım daha Derya’ya yaklaştırdı. “Ne? Düşman askerini kurtarmak için mi biz, kendi insanımızı ölüme terk ediyoruz?” Sesi yükselmişti artık. Elini havaya kaldırıp yere indirdi, sanki tüm sinirini toprağa akıtmak istercesine. Derya geri çekilmedi. Ne gözlerini kaçırdı ne de sesini kesti. “Ben hemşireyim,” dedi, kelimeler boğazından dimdik çıktı. “Görevim can vermek… Can almak değil.” “Can vereceksen, o canı hak edene ver!” diye bağırdı Kaya. Nefesi düzensizdi, yüzü kıpkırmızı. “Benim insanımı, arkadaşımı katleden birine değil!” “Sen hâlâ anlamıyorsun, değil mi?” dedi Derya, elleri titriyordu ama sesindeki ton dimdik ayaktaydı. “Ben insan seçmem Kaya. İnsan ayırmam. Yaralıysa yardım ederim. Ölmeyecekse yaşatırım. O kadar.” Kaya’nın yumrukları sımsıkı oldu. Birkaç adım geri atıp gözlerini kaçırdı. Ama öfkesi dinmiyordu. “Gerçekten mi? Otuz yıl öncesini, bir yıl öncesini unuttun mu sen?” diye sordu, sesi çatlamıştı. “Kaç şehit verdik? Kaç tabut omuzladık? Kaç evin ışığı bir daha yanmadı? Kaç ocak evlatsız kaldı? Ben onların gözlerine baktım Derya. Kafasında kurşunla ölen kardeşimin ellerini ben tuttum, gözlerini ben kapattım. Sen bunu anlayamazsın.” Derya’nın gözleri buğulandı. Ama geri adım atmadı. “Seninle aynı acıyı yaşamadım, evet,” dedi, dudakları titreyerek. “Ama ben o tabutlar için ağlayan annelere yardım ettim. O haberleri duyduğumda ellerimle duvara tutundum. Belki ön cephede değildim… ama ruhumla, canımla, kalbimle oradaydım. Yine de… bir insanı göz göre göre ölüme terk edemem!” O an ikisi de sustu. Konuşmak faydasızdı artık. Ne Derya geri adım atmaya niyetliydi, ne de Kaya onu anlamaya hazırdı. Aralarındaki fark, mesleklerinin farklı olmasından ötedeydi. Biri yaşatmak için savaşırken, diğeri yaşatmak için öldürüyordu. Derya önde, Kaya ise dikkatli adımlarla onun peşinden yürümekteydi. Sessizlik içinde ilerliyorlardı. Deminki kavgaları yüzünden ikisi de konuşmuyordu. Ayaklarının altında ezilen kuru dalların sesi bile çıkmıyor, sadece nefesleri duyuluyordu. Ama beklenmedik bir şey oldu. Derya'nın ayağının altından bir anda “tık” diye keskin ve metalik bir ses geldi. Zeminden gelen o ses, Kaya'nın içinde soğuk bir ürperti gibi yükseldi. Anında gözleri büyüdü. “Dur!” diye sertçe seslendi, neredeyse bağıracak gibiydi. Derya, ne olduğunu anlayamadan başını çevirip Kayaya bakmak üzereyken, Kaya iki adımda yanına gelerek onu omzundan tuttu. “Hareket etme,” dedi, sesi bu kez daha yumuşaktı. “Ne... Neden? Ne sesiydi o?” Derya'nın sesi titriyordu, gözleri korkuyla dolmuştu. Kaya yutkundu. Bakışlarını yere indirdi. Derya'nın ayağının tam altına odaklandı. Derin bir nefes aldı. “Korkma, tamam mı? Ben halledeceğim. Sana bir şey olmayacak.” Derya’nın dudakları aralandı. “Neyi hallediyorsun Kaya? Ne var ayağımın altında?” dedi ama cevabı duymaktan da korkuyordu. Tahmin etmişti ayağının altındakini. Kaya dizlerinin üzerine çöktü. Cebinden çıkardığı bıçakla Derya’nın ayakkabısının hemen yanındaki toprağı dikkatlice kazımaya başladı. Parmak uçlarıyla, sanki en ufak bir yanlış dokunuşun ikisini birden havaya uçuracağını bilerek, ağır ağır ilerliyordu. Ve sonunda... metal bir yüzey ortaya çıktı. Kaya'nın yüzü düştü. Göz kapakları kısıldı. Nefesi sıklaştı. “Mayın var...” dedi Kaya, boğuk bir sesle. Dudakları kıpırdasa da sesi neredeyse fısıltı gibiydi. Gözlerini kaldırıp Derya’nın gözlerine baktı. “Ayağının tam altında, Derya.” Derya birkaç saniye ne söylediğini anlayamadı. Sonra gözleri irileşti. Dudakları seyirdi, sesi çatladı: “Şaka değil mi? Bu... bu senin klasik, saçma sapan şakalarından biri. Değil mi?” “Şaka değil,” dedi Kaya. Sesi bu kez daha tok, daha netti. “Mayınlardan biri kalmış. O da... senin kısmetine çıkmış işte.” “Böyle kısmet mi olur, Kaya?" Gözleri yaşla dolmaya başlamıştı. “Allah aşkına yardım et bana. Ben... ben ölecek miyim şimdi?” Kaya bir an durdu. İçinden yükselen korkuyu bastırdı. Disiplinli bir askerdi. Duyguya kapılıp hata yapma lüksü yoktu. Ama kelimeleri ağzından dökülürken acımasızca geldi Derya'ya: “Düşman askerlerini yaşatmak için direnirsen, olacağı budur.” “Ne?” Derya'nın yüzü allak bullak oldu. “Sırası mı şimdi bunun? Sırası mı? Yardım et bana! Bomba İmha Uzmanı değil misin sen? Ne halt ediyorsan et, yardım et!” Kaya hiçbir şey demedi. Gözlerini Derya’dan ayırmadan bir adım attı ve onun tam karşısında durdu. Yüzü mermer gibi ifadesizdi. “Ne yapıyorsun sen?” dedi Derya, korkuyla. Derya'nın ayağının yanına kendi ayağını koydu. “Şimdi,” dedi kararlı bir tonla, “ben ayağımı senin yerinle değiştireceğim. Sen yavaşça çıkacaksın. Git, yardım getir. Ama sen buradan çıkacaksın.” Derya’nın gözleri büyüdü. Göz bebekleri titredi. “Hayır. Hayır, olmaz. Ne yapıyorsun sen, deli misin? Benim için... bu yapılmaz. Senin yerine ben ölemem. Sen ölürsen ben yaşayamam, anlıyor musun? Başka bir yol bul! Git sen yardım iste. Ben beklerim burada. Ama sen- sen kalamazsın burada!” Tam bu sırada Derya ayağını kaydırmak istemediği halde istemsizce hareket etti. Kaya hamle yaptı. Onun ayağını nazikçe itti, yerine kendi ayağını koydu. “Gideceksin,” dedi alçak sesle. “Bitti bu konu.” Ama Derya kendini ileri attı. Kaya’nın kolunu tuttu, onu geri çekmek isterken dengesini kaybetti. Birlikte yere yuvarlandılar. Zemin kuru toprak ve taşlarla kaplıydı, gövdeleri yere çarparken havaya toz kalktı. Ve mayın...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD