Narin Kaya
Korkudan ayaklarım bir birine dolanırken, kardeşimin peşinden sürüklenmekten kendimi alı koyamıyordum.
Benim daha yeni reşit olmuş, okul ve ev arasında mekik dokuyan kardeşimin böyle karanlık tipli adamlarla ne işi olurdu ki?
Gözlerimden sicim gibi yaşlar süzülmeye devam ederken, ellerimle ağzımdan kaçacak hıçkırıkları engellemeye çalışarak peşlerinden sessizce yürümeye devam ettim.
Sokağın birinden girip birinden çıkıyorduk, geçtiğimiz dar sokaklar yabancı sessiz tanımadığım bilmediğim yerlerdi.
"Yekta... Yekta nelere bulaştın sen Yekta" diyerek ağlarken, şuracıkta bayılıp kalmamak için kendimle savaşıyordum adeta.
İçimde fırtınalar kopuyordu ama benim elimden tek birşey gelmiyordu.
Ne kadar yürüdük bilmiyorum belki yarım saat belki bir saat.
Tabanlarımın acıdığını hissediyordum artık, kardeşimi gözümün önünden kaçırmamak için bir saniye olsun durmamıştım peşlerinden koşarken.
İleride görünen siyah bir aracın yanına vardıklarında durdular. Mahalleden çıktığımızı anladığım da gözlerimdeki korkuyla etrafıma baktım, izbe sessiz bir yere gelmişlerdi.
Beni görmemeleri için çalılık gibi görünen ağaçların arkasına saklandım. Gözlerim bir an olsun kardeşim ve adamların üzerinden ayrılmıyordu.
Adamlar ve kardeşim aracın yanında öylece beklemeye başladıklarında, içimde her saniye artan korku beni çıldırtıyordu.
Sert rüzgar, ağaç dallarını hışırdatırken, çıtırtılar içinde nefesimi tutarak çalılıkların arasına daha da gömüldüm. Ay ışığı toprağı solgun bir renkle boyuyor, önümdeki boş arazide duran adamların siluetini iyice belirginleştiriyordu. Orada… tam önümdeydi. Kardeşim.
Soğuktan bedenim iyice üşümeye başladığında ellerimi ovuşturup montumun ceplerine soktum. Parmaklarıma dokunan telefonumu hissettiğimde aptallığıma içimden küfürler ederek telefonumu avucuma alıp sıktım.
Hissediyordum, kötü şeyler olacaktı.
Kardeşimi koruma iç güdüsü ile davranıyordum şuan da, sonuçta bu adamlar tehlikeli tiplere benziyorlardı.
Telefonumdan Polisi arayıp yardım istedim, kardeşimi bazı adamların kaçırıp alıkoyduklarını söyledim.
Karşıdaki kadın tarif ettiğim adrese hemen bir ekip göndereceklerini söyleyerek telefonu kapattı.
Aradan geçen kısa bir zamandan sonra lüks bir araç gelip durdu kardeşim ve adamların yanına. Pür dikkat olacakları izlerken, yeni gelmiş olan aracın arka kapısını adamlar açtı ve aracın içinden uzun boylu iri yarı bir adam indi.
Sırtı bana doğru dönük olan adamın yüzünü göremiyordum.
Uzun boylu adam belinden bir silah çıkardı ve kardeşime doğrulttu. Aklım yerinden çıkacakmış gibi hissettim korkudan. Yanına gitmeye çalışsam kurtaramazdım biliyordum.
Ne yapacaktım ben? Kendimi kapana kısılmış gibi hissediyordum.
Tanrım nasıl bir belayı bulaştırmıştı Yekta kendine böyle.
Uzun boylu adam silahı Yekta'nın üzerinden çektiği anda derin bir nefes aldım, sonra ona bir şeyler söylemeye başladı. Yekta ağlayarak cevap vermeye çalışıyor hatta bazı saniyelerde konuşamıyordu ağlamaktan.
Ne konuştuklarını duyamıyordum, meraktan ölmek üzereyken son anda karar verip, aptal cesaretiyle çalıların arasından biraz daha yaklaştım.
Şimdi sesler daha net duyuluyordu. Polis gelene kadar umarım beni görmezler kardeşime zarar vermezlerdi.
"Getir diğer orospu çocuğunu" diye konuşan adamın sert sesi ile tüylerim diken diken oldu.
Bu ses... Bu ses çok tanıdıktı. Sanki aşina olduğum bir sesti ama çıkartamıyordum.
Soğuk ruhsuz bir ses...
Diğer adamlardan ikisi yaka paça sürükleyerek getirdikleri, Yekta'nın yaşlarında genç bir çocuğu sırtı bana doğru dönük adamın ayaklarının dibine attılar.
Elimi ağzıma kapattım, gözlerim şok olmuş ifadeyle olanları izlemeye devam ederken adamın ayaklarının dibine atılan çocuk adamın bacaklarına sarıldı.
"Abi yalvarırım affet, kulun köpeğin olayım affet" diyerek yalvarmaya başladı.
"Affetmek benim kitabımda yazmaz piç, seni tutan şerefsiz sana bunu söylemedi mi?" diye bağırdı yüzünü göremediğim o adam.
"Abi yemin ediyorum kandırdılar beni"
"Kes lan sesini köpek!" diye bağırdı yine o adam.
Bilekleri arkadan kelepçelenmişti Yekta'nın ve diğer genç çocuğun. Dizlerinin üzerine çökmüş halde soluk soluğaydı ikiside. Ama gözlerim onlara değil, önlerinde duran adama takılıp kalmıştı.
Kimdi bu adam?
Simsiyah takım elbisesinin içinde, gölge gibi kasvetli ve tehlikeliydi. Duruşu bile ölüm getiriyordu sanki. Ellerini arkasında birleştirti, hareketsizce durmaya başladı.
"Son kez soruyorum," dedi, buz gibi sesiyle sesi o kadar sakindi ki tüylerimi ürpertti. "Şirketimin verilerini kime sattınız? Paralarım hangi şerefsizin elinde?"
Kardeşim konuşmadı, diğer adam titredi. O an o adamın hiçbir merhameti olmadığını anladım.
Genç çocuk başını kaldırdı, titrek bir sesle, "Biz… biz sadece…" diye kekelerken, elindeki silahı çocuğa doğrulttu ve alnının orta yerine bir kurşun sıktı.
BANG!
Kulağımın dibinde bir bomba patlamış gibi irkildim. Önümdeki adam cansız bir şekilde yere yığıldı. Sıcak kanın toprağa düştüğünü görebiliyordum. Gözlerim hissettiğim korkudan irice açılırken midem bulandı.
Kardeşim Yekta çığlık atarak uzaklaşmaya çalıştı.
Bense… Sesim çıkmadı. Olanları çalıların arkasından titreyerek film izlermiş gibi izliyordum.
Katildi o adam! Gözünü kırpmadan bir insanın canını acımadan alan bir katil!
Dizlerim titredi, boğazımdaki düğüm nefes almamı zorlaştırdı.
Adamlar Yekta'yı tekrar sürükleyerek getirdi, Yekta "Savaş abi ne olur affet abi" diyerek yalvarmaya başladığı anda, Savaş abi dediği adam Yekta'nın etrafında dönmeye başladı.
Zar zor almaya çalıştığım nefeslerim gördüğüm adamın sert yüzü ile daha da zorlaşırken, bu defa gerçekten bittiğimi hissediyordum.
Savaş Karabey...
Hayatımızın celladı olan adam...
Savaş Karabey’in elinde hâlâ dumanı tüten silahı gördüğümde anladım: O, insanları öldürmek için düşünmeye bile ihtiyaç duymayan bir adamdı.
"Beni iyi dinle." Sesi, karanlığa karışan bir fısıltı gibiydi. Sanki ölüm, kendi sesiyle konuşuyordu. Kardeşimin saçlarından tutup başını geriye acımasızca çekti, onu zorla yüzüne bakmaya zorladı. "Şimdi ya doğruyu söylersin ya da—"
Tetikteki parmağına baktım.
"Yeter" diye fısıldadım.
Durmalıydı. Benim kardeşimi öldüremezdi, öldürmemeliydi.
Durmalıydı!
Bedenim iradem dışında hareket etti, nefes bile almadan çalıların arasından çığlık atarak fırladım.
"Dur!"
"Yalvarırım yapma!"
Tüm gözler üzerime çevrildi.
Ölümle burun buruna geldiğimi hissettim.