"Hadi ulan koşun be. Adi şerefsizlere bak. Hakem gözlük tak gözlük." Adam bu sözleri duyduğunda kulaklarına inanamadı. Bir futbol karşılaşmasında bu gibi bağırışlar tuhaf kaçmıyordu. Ama duyduğu ses bir kadın sesiydi. Çok tanıdık bir ses.
Şaşkınlıkla döndü. Lise aşkı Müge hemen iki sıra arkasındaydı. Tahminen yüz kilo ağırlığında, dip boyası gelmiş sarı saçları olan, en az kırkında gösteren bu kadınla o dal gibi narin güzel kızın ne alakası vardı ki?
'Harika doğrusu' diye düşündü Zeynep Müge. Lisedeyken peşinden ayrılmayan o kara böcek şimdi kendisine aptal aptal bakıyor, muhtemelen gerçekten o olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. İstanbul'a döndüğünden beri bir çok tanıdığın suratında bu bakışı görmüştü.
"Ne olmuş yani?" diye düşündü. "Evet ben oyum. Evet seksendokuzbuçuk kiloyum. Evet evde de kaldım ama mutluyum."
'Görürsünüz siz' dedi içinden. Dönüp babasına baktı. Elli bir elli iki yaşlarındaki Celal Vezir çok yakışıklı görünüyordu. Her gün yüzen, sağlıklı beslenen, güzel giyinen bir erkekti. Mavi gözleri, "evet anne yaramazlık yaptım ama çok şirin olduğum için beni affedeceksin değil mi? " der gibi bakardı.
"Baba"
Adam gözü oyunda bağırarak cevapladı kızını. "Efendim Zeynep?" Hep bu adı kullanırdı.
"Bana borç verir misin?"
"Zeynep şimdi sırası mı? Yani biz burda farka gidiyoruz. 5-0 öndeyiz. Senin sorduğun soru.... ALTIIII"""
Malta'n sonra doğru eve gittiler. Sarıyerdeki iki katlı müzelik evlerine girince; "Biz geldiiikk."
"Hoş geldiniz."
Baba kız hep böylelerdi işte. Celal "biz geldik" der, Zeynep de ona cevap verirdi. Annesini ve kız kardeşini kaybettiklerinden beri baba-kız bu yalnızlık duygusuyla baş edebilmek için böyle bir yol bulmuşlardı.
Neden sonra Celal "Sen benden para istemiştin. Hayırdır ne parasıymış bu?" diye sordu.
Zeynep "Benim para yatırdığım banka battı biliyorsun. Ama acilen bana para lazım."
Celal şaşırmıştı. "Niye ne yapacaksın?"
"Kendime bakacağım. Bu da parasız olmuyor."
Celal kızının yüzündeki kararlı bakışı görünce, bir şey söylemek için açılan ağzı kapandı.
.....
"Mideniz küçüldü sanırım. Bu da son derece doğal. Aralıklı oruç ve ketojenik beslenme ile hem artık daha sağlıklı ve zindesiniz hem de daha az miktarda yiyerek doyabiliyorsunuz. En başta bu sonuçları hedefliyorduk zaten Zeynep Hanım."
"Hayır efendim. Ben hiç de bunu hedeflemiyordum bir kere. Lahmacun yemek istiyorum. İçine soğanı basıp, limonu sıkıp yanında da şalgamla 3-4 tane gömmek istiyorum doktor. Ama olmuyor. Bir taneyi zor bitiriyorum."
Doktor karşısındaki kadına baktı. Gerçekten bu duruma içerlemiş görünmesi komik gelmişti ona. "Bakın Zeynep Hanım. Siz benim en iradeli hastamsınız. Şimdi oyunbozanlığın sırası mı?"
Zeynep yine aynı küskün tavırla; "rahat rahat yiyemeyeceksem elli altı kilo olmanın bana ne faydası var?" diye sordu.
Doktor cevap vermeden kızı süzdü. Bir buçuk yıl önce muayenehaneye giren kadından öyle farklıydı ki. Hayran hayran bakmaktan kendini alamadı.
Kadın konuşmaya devam etti. "Otuz yaşımdayım doktor. Zaten bir süre sonra hastalıktan falan bir şey yiyemeyeceğim." Gülüyordu bunu söylerken. Çok güzel bir gülüşü vardı.
Siyah saçlarını sıkıca toplamış, gözlerini çekik kaşlarını kalkık gösteren bu en rahat ettiği modelin kendisine çok yakıştığından bihaberdi. Artık boyamıyordu saçlarını. Düzgün kalkık bir burnu, biçimli dudakları, oval yüz hatları vardı. Ama yine de en sevdiği yeri elleriydi. Çünkü elleri her zaman ince ve zarif kalabilmişti.
Muayenehaneden çıkınca iş yerine giden yola saptı. Zeynep bir sanatçıydı. Eski ve yıpranmış tablolar, sırı kalkmış duvar çinileri, vitraylar, ikonlar onun elinde değerinden bir şey kaybetmeden yeniden eski günlerine kavuşurdu.
Yeni işi de daha sonra galeri olarak kullanılmak istenen büyük tarihi bir binanın sanat eserlerini restore etmekti.
Babasıyla sabah yaptığı konuşmayı düşündü. "Nişantaşı'nda oturan bir arkadaşına gidecekmiş. Kadın neredeyse on yıldır dul. Ne düşünmeliydim acaba? Tabii ki aralarında bir şey olduğunu düşünürüm."
Yürürken kendi kendine söylenme adeti vardı. Çalıştığı binaya girerken devamlı söyleniyordu. Kapıdan içeri girer girmez buz gibi bir elin kalbini sıktığını ve donduğunu hissetti. Aman ne soğuk bir yerdi burası. İki aydır her geldiğinde bunu hissediyordu. Neyse ki çok az iş kalmıştı tamamlayacak. Bu koşullarda çalışmak gerçekten zordu ve kendi işi bitse de kalan işçiler için bu durumu bina sorumlusu Suat Beye bildirmeye karar verdi. Kendisi de başlı başına bir antika olan ama mekanizması yenilendiği için güvenli olduğunu bildiği asansörün pirinç kapılarını açtı.
Ama gideceği katın düğmesine basmayı unutmuştu. Çünkü karşıdan gelen olağanüstü çift bakışlarını esir almıştı. Kadını hemen tanıdı. Soprano sesiyle herkesi büyüleyen babasının da sık sık dinlediği operet Billur Yazgan dı kadın. Çok güzeldi. Platin sarısı saçları ışıl ışıl gri gözleri... Hafif kendini beğenmiş, biraz da alaycı bir havası vardı. Ama yüzünde en çok ağzı dikkat çekiyordu. Güldüğünde sanki görünmez dudakları öpüyormuş gibi bükülen ağzı. Siyah beline oturup dizlerinin hemen altında biten elbisesi çok şıktı. Dekoltesi tam göğüslerinin ortasında sona eriyor, açık yakası neredeyse omuz başlarına kadar genişliyordu. Yüksek topuklu ayakkabılarıyla uzak doğulu kadınlar gibi kısa adımlar atarak yürüyordu.
Adam da tanıdık gelmişti ama nereden? Esmer uzun boylu bir erkekti. Gür siyah kaşlar, sanki daha da siyahmış gibi görünen ve kendisine küçümsermiş gibi bakan gözler. Allah allah. Nesi vardı bu adamın? Şimdi de adeta tiksinmiş gibi bakıyordu. Yok hayır bariz bir nefret vardı bu gözlerde.
Zeynep hafifçe silkinip kendine geldi. Bir taraftan da bu tuhaf adamla konuşmamaya karar vermişti. "Günaydın" bile demeyecekti. Evet.
Etkileyici çift asansöre girdi ve adam en üst katın düğmesine bastı. Bir taraftan da Zeynep'e bakıyorlardı. Genç kız onlarla birlikte en üst kata çıkınca bu bakışların nedenini anladı. Burası bina sahiplerinin geçici bir süre ofis olarak kullandıkları bir yerdi ve Zeynep'in burada işi yoktu. Ama hiç istifini bozmadan inip yürümeye devam etti. Şans eseri bina sorumlusunu buldu.
"Merhaba Suat Bey nasılsınız?"
"İyiyim Zeynep Hanım. Ya siz?"
"Teşekkürler" Duraksadı. Suatın arkasındaki adam yine nefret ve tiksintiyle bakıyordu.
Zeynep şaşkınlık ve soğuktan titreyip kekeleyerek; "Bu .. yer... niniye... bu kadar ... soğuk?" diye sordu.
Suat arkasındaki adamı işaret edip, "Çünkü Kadir Bey öyle istiyor." dedi.
Zeynel esmer adamı nereden tanıdığını hatırladı. Kadir Melik Ayazoğlu. Kırk yaşında falan olmalıydı ama gösterdiği söylenemezdi. Çok varlıklı bir adamdı. Üstelik hala Zeynep'e öldürmek ister gibi bakıyordu.
Zeynep korkmuştu. "Haaa tamam o zaman." deyip yine asansöre döndü. Ama çalıştığı kata indiğinde kendisini daha da büyük bir sürprizin beklediğini anladı. Üzerinde kısa bir tişörtten başka bir şey olmayan iki yaşlarında bir bebek paytak paytak koşarken bastığı boyalar etrafta mavi yeşil kırmızı minik ayak izleri bırakıyordu. Bu arada altı yedi yaşlarında bir kız çocuğu, elinde bir bebek beziyle bebeğin arkasından koşuyor, ondan bir yaş kadar büyük görünen bir erkek çocuğu ise Zeynep'in iş tulumuyla yere nasıl bulaştığı belli olmayan kakayı silmeye çalışıyordu.
Zeynep ister istemez bağırarak "Siz de nereden çıktınız?" diye sorduğunda üçü de ağlamaya başladı. Yaklaşık yarım saat sonra hepsi susmuş, şaşkın şaşkın genç kadına bakıyordu. Hiç bir şey söylemeden bebeğin bezini bağlayıp, giysilerini giydirmiş, yerleri temizlemişti.
"Bana öyle bakmayın bücürler. İsminiz ne sizin?"
Önce kız konuştu. "Benim adım Aymelek."
Büyük oğlan;"Benim adım Mete. Bebeğin adı da Kanat" dedi.
"İyi benim adım da Zeynep. Şimdi tanıştık. Burada ne arıyorsunuz?"
Kız utanarak "Dadımız kaçtı da."dedi. "Bizi kapıya bırakıp tüydü."
"Anneniz babanız nerede?"
Büyüklerin ikisi parmaklarını yukarı kaldırınca bebek de onları taklit etti. Mete "Cennetteler" dedi.
Zeynep aynı ana hem ağlayıp hem gülüyordu. Aymelek yanına gelip yanağına dokundu. "Niye ağlıyorsun?"
"Benim annemle kardeşim de orada. Sanırım onları özledim." Burnunu sildi. Sonra toparlandı.
"Haydi bakalım söyleyin size kim bakıyor şimdi?"
"Kadir Melik bakıyor."
Zeynep çocuklarda adamdan izler aradı. Üçü de benziyordu. Ne bağları vardı acaba
"Tamam ben ona burada olduğunuzu haber vereyim." diyerek ayağa kalktı. Kanat paytak paytak yürüyüp, "Ben de gelsin." dedi ve elini Zeynep'e uzattı.Zeynep bebeğin konuşmasına şaşırmıştı.Mete çok doğal bir şey gibi, "Çok erken konuşur, okumayı yazmayı da erken öğreniriz. Biraz kafalıyız yani. Ben üç yaşımda okuyordum. Aymelek de. Kadir Melik ilk okulu iki senede bitirmiş. Annem ölmeden önce bizi "zeka küplerim" diye severdi.
Zeynep bebeği kucağına alıp, "İyi bakalım siz de gelin." dedi. Otuz saniye sonra çok komik bir görüntüleri vardı. Kucağına bir bebek, biri elinden diğeri eteğinden tutan iki çocukla çok çaresiz görünüyor olmalıydı. Karşısına çıkan Suat'a gülümseyerek baktı.
Adamsa şok geçiriyor gibiydi. "Aman Allahım. Sakın bana bu canavarların sizin olduğunu söylemeyin."
Bu arada Mete koşup iyice cilalanmış zeminde kayıyor, Aymelek Zeynep'in kucağından inen Kanat'ı küçük ve çok pahalı olduğu belli olan kilime oturtmuş, köşesinden tutup sürükleyerek eğlendiriyordu.
Suat Bey "Çocuklarınıza sessiz olmalarını söyler misiniz?Bana bak serseri o heykelin tepesinden in yoksa seni heykel yaparım, anladın mı?" diye bağırıyordu.
Zeynep sinirlerine çok zor hakim oluyordu. "Bağırmasanıza Suat Bey." diyerek uyardı adamı. Bu kadarı da fazlaydı ama. Önce canavar sonra serseri. Küçücük meleklere böyle davranılır mıydı ama canım.
Adam bu uyarıdan etkilenmemiş, "Çocuklarınızı dizginleyin yoksa ben yapacağım. Patron duyarsa mahvoluruz." dedi.
Bu sırada Mete üzerine tırmandığı heykelle birlikte yere düşünce inanılmaz bir gürültü kopmuştu. Ağaç heykeliydi ve paramparça olmuştu.
Zeynep hemen koşup, "İyi misin tatlım? Bir yerine bir şey oldu mu?" diyerek çocuğun kafasına gözüne boynuna bakıyor, bir kesik var mı diye telaşla yokluyordu.
Suat ise "Allahım yandım ben." diyerek sinirle çocuğun üzerine yürüyüp, kulağına yapıştı.
Zeynep korku ve öfkeden kendini kaybetti. Suat'ın kafasının arkasına öyle sert vurdu ki adam yere yapıştı. Sonra tepesine dikilip nefretle; "Sakın ayağa kalkma yoksa seni eşek sudan gelinceye kadar döverim. Küçücük çocuğun kulağını koparacaktın."
"Kovuldun duyuyor musun, kovuldun. Hemen piçlerini de alıp git." diye bağırdı adam.
Zeynep derin bir nefes alıp, "Zaten senin emrinde çalışmak isteyeceğimi hiç sanmıyorum."deyip başını dikleştirerek "Çocuklar gidiyoruz." dedi.
Üç çocuk hiç itiraz etmeden kızın ellerini tutup, aynı mağrur tavırla başlarını yukarı kaldırarak yürümeye başladı.
Derken kalın bir ses "Gitmek istiyorsanız size engel olmam ama sakıncası yoksa kardeşlerimi bırakın." dedi. Sonra öfkeden kararan yüzünü 'eski' bina sorumlusuna dönüp, "Sana gelince, asıl sen kovuldun." dedi.
Aradan geçen sürede Zeynep büyük bir ofisin kahverengi deriden kanepesinde oturmuş Kanat'a masal anlatıyordu. Kendisi de neredeyse uyuyacaktı. Çocukların üçünün de uyuya kaldığını fark edince kıkırdadı. Kucağındaki bebeği usulca koltuğa yatırıp, yanı başındaki kaşe erkek kabanını büyüklerin, ceketi ise bebeğin üzerine örttü. Çok güzellerdi. Usulca Mete'nin saçını, Aymelek'in elini okşamış, Kanat'ı dayanamamış öpmüştü.
Başını kaldırdığında siyah gözlerin karanlık bakışlarıyla karşılaştı. Adam kapıya yaslanmış kızı derin bir ifadeyle izliyordu yine. Ama minnet ya da sempatiden uzaktı bu bakışlar. Zeynep ürperdi. Nedense bu adam onu rahatsız etmişti. Yanından geçerken istemeden ona dokunmak zorunda kalacaktı. Bu yüzden "İzninizle" dedi ama adam hiç istifini bozmayınca kalan boşluktan usulca süzüldü.
Eve dönerken ofisi arayıp rapor verdi. Kalan ufak tefek işleri çömezler tamamlayabilirdi. Tekrar oraya gitmek istemiyordu. Burnuna ellerinden gelen parfüm kokusunu içine çekti. Şüphesiz ceketten bulaşmıştı. Zenginlerin nasıl kokmaları gerektiğine dair çok doğru bir kararlılıkları vardı. Tuhaf adam onun kardeşlerine zarar vereceğini düşünmüş olabilirdi. Zeynep istemeden hak verdi. O da olsa temkinli davranırdı. Kadir Melik Ayvazoğulu'nu sonsuza kadar zihninden çıkarmadan önce ellerini tekrar kokladı. Cennet gibi kokan ve cehennem gibi bakan adamı üçüncü adımında aklından çıkarmış, "Akşama ne pişirsem?" diye düşünmeye başlamıştı bile.
@@@@@
Eve vardığında güneş batmak üzereydi. Babasını çalışma odasında buldu. Zavallı adam faturalar ve vadesi gelen kredilerle meşguldü anlaşılan.
"Selam babacım."
"Hoşgeldin canımıniçi. Günün nasıldı?"
"Neresinden başlayacağımı bilmiyorum baba. Çok karışıktı. Bir sürü bebek boku temizledim. Kovuldum, sonra kovulmadım. Yani umarım. Falan filan işte..." Zeynep babasının tuhaf bakışlarıyla karşılaşmayı bekleyerek arkasını döndüğünde adamın halen önündeki kağıtlara görmeyen gözlerle baktığını ve kendisini dinlemediğini fark etti.
"Baba neyin var?"
Orta yaşına rağmen yakışıklılığın ama bir şey kaybetmemiş babası adeta azgın bir nehrin önündeki baraj yıkılmış gibi ağlamaya başladı. "Bugün Nişantaşı'ndaki arkadaşıma uğramıştım ya hani?"
"Eeee?" Zeynep meraklanmıştı.
"Konuştuk biraz. Ona anneni anlattım. Biliyorsun bugün evlilik yıldönümümüz. Arkadaşım Nilgün hanımın da eşini kaybetmesinin üzerinden yedi yıl geçmiş. Ama anlaşılan o da kocasını benim anneni sevdiğim gibi seviyormuş. O ağlarken kendimi öyle çok tuttum ki anlatamam. Bir saattir konuştuklarımızı düşünüyorum. Aman kötü oldum işte."
Zeynep sabah düşündükleri için kendinden utandı. Babası hayat dolu bir insandı. Yaşamdan alabileceği yığınla şey vardı. Ama Zeynep adeta babasını iki kişilik bir yasa ve bu türbe gibi Eve mahkum etmişti. Adama sarılıp, "Anneme duyduğun bu özlemin senin hayatını çekilmez bir çileye dönüştürmesinden korkuyorum." dedi.
Adamcağız "Ona bile katlanılıyor ama evlat acısı çok fena be yavrum." deyince Zeynep de ağlamaya başladı.
Bir süre sonra geçmişteki güzel günleri andılar.
Zeynep; "Babacım hani annemle her yıldönümünüzde gittiğiniz pahalı bir yer vardı. Acaba yer bulabilir miyiz?" diye sordu.
Şanslarına son anda iptal edilen bir rezervasyon olunca yer bulmuşlardı. Sahnede ünlü bir grup caz ve eski hafif batı müziği şarkıları çalıp söylüyor, müşteriler sessizce yemeklerini yerken bazıları da dans ediyordu.
Kendi masaları biraz köşede ve nispeten daha sessizdi.
Celal "Zeynep hiç evlenmeyi düşündün mü?" diye sordu.
"Pek fazla değil."
"Neden benim yüzümden mi?"
Zeynep düşündü. Müşfik anlayışlı bir adamla tanışmayı hayal ediyordu bazen. Seveceği biri olurdu. Ama evliliği hele aşkı hiç düşlemiyordu. Kimseyi sevmek istemiyordu ki. En azından yitirdiğinde kalbinde koca bir boşluk bırakacak kadar. Ama çocuklara da tapıyordu.
"Yok baba ya seninle ilgili değil. Şimdiye kadar özel biriyle tanışmadım. Neslim tükendi benim. Benim yaşıma gelip bir flört dahi edinemeyen kaç kişi vardır ki." Düşünceli bir biçimde kaşlarını çattı. "Sanırım bu aşk romantizm kadın erkek şeyleri de bir çeşit yetenek istiyor ve maalesef bende ondan yok."
Celal Bey "Bir dönem görüntünle ilgili sıkıntılar yaşadın bu da özgüvenini yitirmene sebep oldu sanırım. Erkeklerden ilgi görmeyince kendini kabuğuna çektin. Şimdi de bir adam sana olan ilgisini gözüne soksa anlamıyorsun."
"Kim mesela baba? Ben öyle birini göremiyorum. Zaten karşı cinsten akrabam olmayan kaç kişi var ki?"
"Muhasebecim Egemen var mesela. Çocuk ilgisini benimle bile paylaştı. Ama sen nedense ciddiye almadın."
Zeynep Egemeni düşündü. Kumral saçları kısacık kesilmiş, yeşil gözlü yakışıklı çocuğu. İyi bir işi, düzenli geliri arabası parlak bir geleceği vardı. Ama aynı zamanda tahakküm etmeyi seven başkalarının yerine de karar veren bir adamdı. Adeta adını ne kadar hakettiğini kanıtlamaya çalışıyordu. Bunun nedeni erkek egosu ya da maçoluk olsaydı onu bile hoş görebilirdi. Zeynep neticede rekabeti seven bir insandı ve her dediğine -He diyen biriyle anlaşamazdı. Ama Egemen herkese karşı böyleydi. Gittiği restorandaki şefe yemeğin nasıl yapılacağını, doktoruna hangi ilacın iyi olduğunu söylerdi. Zeynep teklifini kabul etse ileride bir gün "Zeynep böyle çocuk mu doğurulur diye çemkirip, o konuda da akıl vermeye çalışacağından emindi. Babasına genç adamın ciddi teklifinden hiç söz etmemişti. Bu teklifi ve reddedilişi babası bilse iş ilişkilerine yansıyacağını düşünüyordu. Bu yüzden Egemene de bunun aralarında kalmasını tembih etmişti.
Babasına bakıp;"Bana göre çok toydu. Ben olgun aklı başında yaşı Kemal'e ermiş birini istiyorum. Her konuda konuşabileceğim beni anlayacak zeki bir adam. Senin gibi biriyle tanışma olasılığım var mı acaba?"
Babası keyifle kahkaha attı. Zeynep de ona katıldı. Aslında ortada gülünecek bir şey yoktu ama adeta sinirleri boşanmış gibiydi.
Kahkahaları tok bir erkek sesiyle kesildiğinde hala keyifle gülüyorlar ve Celal Vezir kızının elini şefkatle okşuyordu. "İyi akşamlar ZeynepHanım." Zeynep sesi hemen tanıdı. Adama dönüp "İyi akşamlar" dedi buz gibi. Ne babasını tanıttı ne de masaya davet etti. Ama Kadir Melik ısrarla ayakta dikilmeyi sürdürüyordu. En sonunda babası inisiyatifi ele alıp kendini tanıttı. "Merhaba, Celal ben."
Babası elini uzatmamış, adam da daha sinirli bakmak dışında bir şey yapmamıştı. Kısaca "Ben de Kadir Ayvazoğlu" deyip izin istedi.
Celal merakla kızına baktı. "Bu adamı tanıyor musun?"
"Çok az. Onun binasını yeniliyoruz. Tuhaf bir adam aslında. Bugün yanında Billur Yazganla binaya geldi. Adımı hatırlamasına şaşırdım, yanımıza gelip, selam vermesine de. Halbuki ilk gördüğü andan beri sümüklüböceğe bakar gibi bakıyor bana." Aldırmaz bir ses tonuyla söylemişti.
Celal Kadir Melik in oturduğu yerden kendi masalarına baktığını görebiliyordu. Adamın yanındaki kızıl saçlı kadın yine kırmızıya boyanmış tırnaklarını Kadir'in kolunda gezdiriyordu. Her erkeğin anlayabileceği bir davetti. Ama Celal'e öyle geldi ki adam durumun farkında değil. Gözü sürekli Zeynep'in üzerindeydi ve kızına öldürücü gelen bakışlarda başka bir anlam yüklüydü. Bir müddet düşündükten sonra şiirsel bir tasvir geçti aklından. "Berberi çölün ortasında vaha bulsa tıpkı böyle bakardı."
Karşısında oturan Zeynep bu olanların farkında değildi. Nasıl olsundu? Çocukluğunu dünya güzeli annesinin ve tıpkı annesine benzeyen kardeşinin gölgesinde, gençliğini ise tüm güzelliğini gölgeleyen kilolar ve ona bağlı sorunlarla geçirmişti. Her zaman sivilceli ve yağlı bir cilt, her genç erkeği kıskandıracak favoriler... Karşı cins için asla cazip olamamıştı. Şimdi de birinin hele de böyle bir adamın ona bakışındaki anlamı çözemiyordu işte. Beğenildiğine ihtimal vermiyordu.
"Ah babacım bir görsen o nasıl güzel bir gelinliktir öyle. Ayşe çok mutlu. Ne yalan söyleyeyim şu Niyazi ye kanım başta ısınmamıştı. Arkadaşımın kalbini kıracağına emindim. Pilot olduğu için hep ön yargılıydım ona. Ama Ayşe'yi çok mutlu gördüm. İçim rahatladı." Başını yana eğip, "Dinlemiyorsun baba" dedi.
"Özür dilerim hayatım. Aklımda başka şeyler var da.." O sırada orkestra Celal ve eşinin şarkısını çalıyordu. Adam kızını dansa kaldırdı. İçleri acıyordu ama bir taraftan hem birbirleri için hem de birbirlerinden güç alarak hayatta kalmaya çalışıyorlardı.
Pistte dans eden çiftin baba-kız olduğuna kimse inanmazdı. Celal Vezirin hala yakışıklı yüzü ve sırım gibi vücuduyla böyle genç ve güzel bir kızı etkilemesi olanaksız değildi. Zeynep sevgili ya da abi kardeş zannedilmelerine alışıktı. Tam müzik bitip oturmaya karar verdiklerinde Zeynep'in her duyduğunda içini titreten bir parça çalmaya başladı ve nasıl olduğunu anlamadan kendini Kadir in kollarında buldu.
"Çocukları çok etkilemişsin. Sürekli senden söz ediyorlar."
"Çok tatlılar. Onlara sahip olduğunuz için çok şanslısınız."
Adam şaşırmış gibi baktı bir süre. Sonra dudağının kenarında alaycı bir gülümsemeyle "Seninle böyle saçmalamak pek kolay değil." dedi. "Hadi şu adamı ek ve birbirimizi yakından tanıyalım."
Zeynep afallamıştı. "Ne demek istediğinizi anlayamadım. Özür dilerim ama izin verirseniz "şu adam" ın yanına dönemliyim."
Kadir ellerinin baskısını arttırıp, "Benden etkilendiğinin farkındayım. Allah biliyor ya ben de senden etkilendim. Neden bilmiyorum, tanıdığım bir çok kadından daha güzel ya da bakımlı değilsin. Ama tuhaf bir biçimde çekicisin." dedi.
Zeynep'in bel kemiğinden başlayan bir ürperti ensesinde son buldu. Bir erkek, üstelik normal şartlarda aynı kaldırımı paylaşması bile mümkün olmayan bir erkek ona çekicisin falan diyordu. Üstelik ismini söyleyişi bile garipti. Ama babasının bakışları ürkütücüydü.
"Haklısınız Kadir Bey. Ben de sizden ne kadar etkilendiğimi gizleme gereği görmüyorum zaten. Ancak bu sizden hoşlandığım anlamına gelmiyor. Siz kibirli kendini beğenmiş ve küstah bir erkeksiniz. Masaya dönmeliyim."
"Ama neden?"
Ay çıldıracaktı. Adam bir de neden diye soruyordu. Şaka gibi. Reddedilmesi imkansız bir teklif sunmuş gibi.
"Şu anda sizinle buradan ayrılırsam beni eve almayabilir." diye cevap verdi.
Kadir şok geçiriyordu. Dans edişlerinden birbirlerine bakışlarından yakın oldukları anlaşılıyordu ama birlikte yaşadıklarını hiç düşünmemişti. Zeynep'in gözlerinde binlerce yıldızla kendisine baktığını görüyordu. Şu anda bu restorandan beraber ayrılırlarsa tekrar eve gidemezdi zaten. Kadının bir anda kızaran yanakları sesli
düşündüğünü anlamasına neden olunca kendine kızdı.
Zeynep üzgün gözlerle bakarak; "Çok üzgünüm ama onun güvenine bu şekilde ihanet edemem. Kişiliğinizin az önce bahsettiğim yönlerine rağmen bu baştan çıkarıcı davetinizi hoş bir anı olarak hatırlayacağım. Ama bilin ki farklı koşullarda bile kabul etmezdim." dedi.
Kadir Melik in kollarından sıyrıldı. Sanki bir kış günü sıcacık yorgandan ayrılmak gibiydi.
Genç kadın masaya oturmadan "Kalkalım mı baba?" diye sordu. Yol boyunca hiç konuşmadan eve vardılar ve iyi geceler dileyip odalarına çekildiler.
Zeynep bir türlü uyuyamıyordu. Ya gitseydi? Hayatı boyunca gördüğü en etkileyici adamdı. Kadir Melik le gitseydi belki de ilk cinsel deneyimini yaşayacaktı. Ama bunun için feda etmesi gereken şeyleri düşünüp doğru bir karar verdiğine kanaat getirdi. Onun gibi biriyle olmak istemiyordu ki. Şefkatli beklentisi az daha az tutkulu biriydi onun ihtiyacı olan adam. Bunları düşünürken uykuya daldı.
Kadir Melik kendine inanamıyordu. İlk kez bir kadın tarafından reddedilmişti ve şu anda boğazında bir yumrukla kendisini reddeden kadının kapısında duruyordu. Arabasının içinde sıkıntı ve öfkeden patlamak üzereydi. Bu kadın onundu. Yanındaki adamla birbirlerine nasıl öyle sevgiyle bakabiliyorlardı. Kadının bedeninin onun kolları için yaratıldığını görmüyorlar mıydı? Dans ederken hareketleri ne kadar uyumluydu. Gözlerine açık bir merak ve şaşkınlıkla bakmıştı. Adam öfkeden dudaklarını kemiriyordu. Camdaki tıkırtı sesiyle kendine geldi. Dışarıda biri cama vuruyordu.
Kadir Zeynep'in adamını alaycı ve küçümseyen gözlerle kendisini süzerken buldu. Adam çok yaşlı sayılmazdı, formda ve güçlü görünüyordu. Kendisi de oldukça alkol almıştı. Şartlar eşit sayılırdı. Şu adama bir iki yumruk indirse kendisini gerçekten çok iyi hissedecekti. Camı açtı. Konuşma ve vurma sırasını adama bıraktı. Bu daha adil görünüyordu.
Celal arabada dertli dertli oturan adama sempati beslese de kızı için biraz tehlikeli bulmuştu. Bir buçuk saat tir arabasında oturup, gözünü direksiyon dan ayırmıyordu. Manyak takıntılı biri de olabilirdi. Niyetini öğrenmek lazımdı.
"Oğlum yaşını başını almış kocaman adamsın. Utanmıyor musun Allah aşkına? Yakışıyor mu gecenin bu vakti genç bir hanımın evinin önünde böyle kamp yapmak?" diye çıkıştı.
Kadir Melik şaşırmıştı. Adamın ses tonu kavgaya davetiye çıkarır gibi değil, küçük bir çocuğu yola getirmeye çalışır gibiydi. Utancından yerin dibine girmek üzereydi. Ama bu adam birazdan onun koyuna dönecek belki Kadirin haline beraber güleceklerdi. O sinirle; "Bana hesap mı soruyorsunuz?" diye diklendi.
"E müsadenle soruyorum evladım." Artık Celal de sinirini zaptetmekte güçlük çekiyordu. "Bana bak ya adam gibi çekip gidersin ya da seni bir temiz döverim." dedi.
Kadir Melik de gitmeyi düşünürdu artık. Kendisinden yaşça büyük ve üstelik de haklı olan bu adama vurmak doğru gelmiyordu. Arabayı çalıştırdı. Tam hareket edecekken, gri saçlı mavi gözlü adam, kaşlarını çatıp tehditkar bir sesle; "Bir daha da seni kızımın yanında görmeyeyim." dedi. Evine doğru ilerlerken "Manyak mıdır sapık mıdır nedir?" diye söyleniyordu. Ardında şok geçiren bir Kadir Melik Ayvazoğlu bıraktığının farkında değildi.