Evin kapısına geldiğimizde Buğra, kapıyı açmak için beni yere bıraktı. İncinmiş ayağım havada, kolunun altında ona sıkıca sarılmış haldeydim. Bu kadar yakın olmak nefesimi kesiyordu. Kalbim hızlı hızlı atıyordu.
Kapı açıldığında Ebru’yla göz göze geldik. Şaşkın ve telaşlıydı:
— “Sahra, neredesiniz? Ne oldu sana? Ben de yeni geldim, evde olmadığını görünce tam seni arayacaktım.”
Buğra sakin sesiyle araya girdi:
— “Merak etme, iyiyiz. Ayağını burktu, incindi. Hastaneden geliyoruz.”
Ebru şaşkın ve üzgün bir ifadeyle bana baktı:
— “Ah canım, iyi misin?”
— “İyiyim canım, merak etme,” dedim.
Buğra bir hamlede tekrar beni kucağına aldı.
— “Odan nerede? Yatağına yatırayım seni,” dedi.
Ebru önden yürüyüp odamı açtı. Buğra beni yavaşça yatağıma bıraktı. Ebru bizi yalnız bırakmak istercesine hemen odasına geçti ve kapısını kapattı.
Yatağa bırakıldığımda içimi tarifi zor bir hüzün kapladı. Hep yanımda olsun istiyordum. Ondan uzak durmam gerektiğini her an hatırlasam da kalbim bambaşka bir yöne çekiliyordu. Buğra’nın da gitmek istemediği belliydi.
— “Yardım etmemi istediğin bir şey var mı? Pijamaların nerede, vereyim sana,” dedi.
— “Buğra, çok teşekkür ederim. Bu gece seni bayağı yordum,” dedim, yüzüm hafifçe kızararak.
— “Pijamalarım dolapta, açınca görürsün,” diye ekledim.
Buğra çekinerek dolabımı açtı, pijamalarımı aldı. Etrafı, kaybolan bir şey arar gibi inceliyordu.
— “Ebru’yu çağırayım, sana yardım etsin,” diyerek odadan çıktı.
Ebru’nun kapısını tıklatıp seslendi:
— “Ebruuu! Sahra’ya giyinmesinde yardım eder misin?”
— “Tamam, geliyorum!” diye cevap geldi içeriden.
Yanıma döndü, alnıma küçük bir öpücük kondurdu. Gülümseyerek:
— “Bir şeye ihtiyacın olursa hemen ara. Hemen gelirim. Uyu, dinlen. Uzun bir gündü. Yarın görüşürüz,” dedi ve gitti.
— “Yarın görüşürüz…” diyebildim sadece, yanaklarım kızararak.
Buğra evden çıkar çıkmaz Ebru yanımda belirdi:
— “Sahra, neler oldu? Anlatsana,” derken bir yandan pijamalarımı giyinmeme yardım ediyordu.
Mekândan ayrılırken ayağımı burktuğumu ve hastaneye gittiğimizi kısaca anlattım. Esneyip duruyordum.
— “Ebru, yarın devam etsek olur mu? Hazır ağrım yokken uyumak istiyorum,” dedim.
Ebru biraz mahcup şekilde:
— “Haklısın canım, düşünemedim. Hemen uyu. Odamın kapısı açık, bir şeye ihtiyacın olursa mutlaka seslen,” dedi ve ışığı kapatıp odasına geçti.
Hiçbir şey düşünmeden hemen uyuyakalmıştım.
Sabah uyandığımda mutfaktan tabak, kaşık sesleri geliyordu. Hummalı bir çalışma vardı sanki. Saat 10:00’a geliyordu. “Ebru işe gitmedi mi?” diye içimden geçirdim.
— “Ebruuuu! İşe gitmedin mi?” diye seslendim.
Yatakta doğrulup tekrar bağırdım:
— “Ebru?”
Mutfaktan gelen ayak seslerine yönelmiştim ki…
— “Buğraaa! Senin ne işin var burada? Ne zaman geldin?” diye sordum şaşkınlıkla.
— “Sakin ol Sahra. Ebru’dan rica ettim, işe giderken bana anahtarı bıraktı. Geldiğimde uyuyordun, sana güzel bir kahvaltı hazırlamak istedim. Ve bak ne aldım,” dedi, elindeki koltuk değneğini göstererek.
— “Sana ilk hediyem koltuk altı değneği! Nasıl ama?” dedi kahkaha atarak.
Cevap vermeme fırsat bırakmadan:
— “Kahvaltı neredeyse hazır. Birazdan gelip seni alırım.”
Dün makyajımı bile silmeden uyuyakalmıştım. Uykudan yeni uyanmış hâlimle neye benzediğimi düşünmeden değneğimi alıp banyoya yöneldim. Aynadaki yansımama bakınca:
— “Çocuk beni bu halde mi gördü?” dedim kendi kendime.
Önce yüzümü yıkadım, makyajımı temizledim. Hafif bir makyaj yapıp saçımı düzelttim. Sonra tek ayağımın üstünde sekerek mutfağa yöneldim.
Buğra beni böyle görünce şaşkınlıkla:
— “Neden beni beklemedin? Hazır olunca gelip alacaktım seni,” diyerek hemen koluma girdi.
Ona dokunmak bile içimde daha önce keşfetmediğim duyguları uyandırıyordu. Onun yanında, kendimi bile tanıyamıyordum. Beynimle kalbim arasındaki tezat aklımı karıştırıyordu. Kalbim her defasında kazanıyordu bu savaşı.
Ona güvenmek… Hep yanımda olmasını istemek…
Ama ya babam? Buğra’yla tekrar birlikte olmam demek, babamla yüzleşmem demekti.
Hazır mıydım?
Küçüklüğümden beri babamla karşılaştığımda neler söyleyeceğimi planlardım. Hep “neden?”le başlayan sorular… Ama karşılarında büyük bir boşluk vardı. Hiçbirinin cevabı bende yoktu.
O anda Buğra’nın sesiyle irkildim:
— “Sahra, iyi misin? Solgun görünüyorsun.”
Beni sandalyeye oturturken hâlâ gözlerim dalgındı.
— “İyiyim… Bir şeyim yok,” dedim sesi titreyerek.
Masa harika görünüyordu. Omlet yapmıştı, ekmekleri bile kızartmıştı. Elinde iki kupa çayla masaya geldi.
— “Senin hastanede olman gerekmiyor muydu?”
— “Acil bir hastam yoktu. Yarım gün izin aldım,” dedi. Gözleriyle iyi olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu.
— “Sesinde fena değilmiş bu arada,” deyip kahkaha attı.
Yanaklarım kızardı. Dün gece gerçekten saçmalamıştım.
— “Dünü silemez miyiz?” dedim gülerek.
— “Mümkün değil! Hayatımın en güzel anları var o gecede. Silmem,” dedi.
Cevabı hoşuma gitmişti. Utansam da ben de o anları unutmak istemiyordum.
— “O zaman ben şarkı söylemeye devam edeyim,” dedim muzipçe.
— “Dur, dur! Sabah sabah kulaklarım hazır değil,” deyince kahkahamı tutamadım. Karşılıklı gülüşüyorduk.
Aklımdaki tüm soru işaretleri, yerini sımsıcak bir huzura bırakmıştı. Anda kalmaya karar vermiştim.
Buğra, gözlerimin içine bakarak gülümsedi. Bakışlarında hem şefkat hem hayranlık vardı.
— “Sesim o kadar mı kötü?” dedim.
— “Yok canım! Benim müzik kulağım yok. Yoksa müthiş sesin,” dedi hınzırca gülerek.
Kahvaltımızın bu kadar keyifli geçeceğini tahmin etmemiştim.
Kahvaltı bitince Buğra saate baktı:
— “Hastaneye gitmem lazım. Seni tek başına bırakmak istemiyorum ama mecburum.”
Onu uğurlamak için değneğimle ayağa kalktım. Ne kadar itiraz etse de dinlemedim. Kapıya geldiğimizde vedalaşmak için yanağına doğru yaklaştım ama o belimden dikkatlice kendine çekerek yüzüme baktı. Saçlarımdan bir tutamı nazikçe düzeltti ve dudaklarıma bir öpücük kondurdu.
Şaşkınlıkla donakaldım.
— “Akşam erken çıkabilirsem tekrar gelirim. Kendine dikkat et, ayağının üstüne basma sakın,” dedi gülümseyerek ve gitti.
Ben hâlâ kalbim ağzımda, kapıda öylece kalakalmıştım…