Günümüz
Genç adam, evinin bahçesinde yorgun gözlerle yanıp sönen ateş böceklerini izliyordu. Elindeki içki bardağından bir yudum aldı. Aylardır aynı yerde, aynı hayalin hasretiyle kavruluyor; içindeki bu aşkı ancak aldığı alkolle dizginleyebiliyordu. Gelecekten yana hiçbir umudu kalmamıştı; acı-tatlı hatıraları tüm benliğini sarmış, onu içten içe çürütüyordu sanki. Bardağından büyük bir yudum daha aldı. Artık zihni alkolün de etkisiyle bulanmaya başlamıştı. Bu sarhoş hâliyle özlemini çektiği o çakır gözlere, şimdi bir nebze de olsa yakındı; yoksa yalnızlıklarla kaplı bu boş dünyaya nasıl katlanırdı ki?
Evinin gösterişli bahçesinde kendi ruhunun ıstıraplarını dinlerken, karısı da cam kapının ardında sarhoşluğun son demlerine demir atmış kocasını gözlüyordu. Onun bu dokunaklı hâline daha fazla dayanamadı ve ürkek adımlarla yanına gitti. Eskiden de kendisine karşı ilgisizdi Mervan. Bu alışık olmadığı bir durum değildi. Umursamazlık had safhaya ulaşmışken, tüm dünyayı boş vermiş bir halde günlerini tüketip duruyordu.
Genç adam, gecenin bu saatinde karşısında karısını Azrail gibi dikilmiş görünce bıkkın bir şekilde iç çekti. Bu saatte burada olması hiç hayra alamet değildi. Çoktan yatmış olması gerekiyordu. Belli ki bu gece âdeti olmayarak gardiyanlığa heves etmişti Gülnaz Hanım. Bardağını tekrar ağzına götürdü; fakat içinde bir damla bile içki kalmamıştı.
Genç kadın, ona acıyarak baktı. Bu sarhoş ve zavallı hâliyle âşık olduğu o güçlü adamdan o kadar uzaktı ki! Mervan, sallanarak önündeki sehpaya eğildi ve kesme, kare detayları olan cam şişeden bir bardak viski daha koydu. Doğrulup tam ağzına götürecekti ki karısı hızla elini tutup içmesine engel oldu.
“Bu gecelik bu kadar yetmez mi?” Ona karşılık vermeden bardağı sert bir şekilde çekip ağzına götürdü ve bir dikişte hepsini bitirdi. Boş bardağı avcunun içinde sıkıp tepkili bir şekilde sırtını o büyük, gösterişli, tekli koltuğa yasladı. Başını geriye bırakıp tüm ciğerlerini derin bir nefesle doldurdu ve kaygısız tavırlarını gizlemeye gerek duymaksızın eski bir türküyü mırıldanmaya başladı. Karısı hâlâ karşısına dikilmiş, ısrarla bir açıklama bekliyordu. “Niye yatmadın hâlâ?”
“Seni merak ediyorum!” Bıkkın bir şekilde parmaklarını uzamış, kirli sakallarında gezdirdi. “Merak! İyi ya gördün. Şimdi doğruca yatağına git ve beni yalnız bırak.” Gülnaz, onu bu şekilde kendi hâline bırakmaya hiç niyetli değildi. Gözlerini, mahzunca genç adamın yüzüne kilitledi. “Mervan! Senin için endişeleniyorum anlamıyor musun?”
“Ne için endişeleniyorsun? Ha! Sana söylüyorum Gülnaz, endişelenecek ne hâlim var benim? Git yat dedim.” Genç kadın, incinmişliklerini saklamaktan çok yorulmuştu. Birinin bu sarhoş, acılı adama dur demesi gerekiyordu. Bu sefer olan biteni sinip, görmezden gelmemeye kararlıydı. Kırgın, dolu dolu gözlerle eşine baktı.
“Bir buçuk senedir her gün burada sabahlara kadar oturup içki içiyorsun. Doğru düzgün yemek bile yemiyorsun, uyumuyorsun. Hiçbir şeye tahammülün yok! Her şeye kızıp bağırmaya başladın. Seni kızdırmamak için çocuklar bile evin içinde parmak uçlarıyla yürür oldular. Bizimle hiç ilgilenmiyorsun; yanımıza gelip bir ihtiyacımız olup olmadığını bile sormuyorsun. Ne olur topla kendini artık Mervan! Sana ihtiyacımız var.”
Mervan, sert bir şekilde ayağa kalktı. Bu kalkış Gülnaz’ı oldukça ürkütmüştü. Kendisine bağırıp çağırmasından ve hatta şiddet uygulamasından korkuyordu. Elini havaya kaldırıp delici bakışlarını Gülnaz’a dikti. Gülnaz, bu hareketten çekinerek istem dışı yüzünü kapattı. Mervan, havadaki eliyle evi işaret ederek, “Şu eve bir bak! Koskoca bir hanedanlık gibi. Mutfak hınca hınç yiyeceklerle dolu, cüzdanında istemediğin kadar para var. Mücevherlerini hiç söylemiyorum bile. Ama sen tüm bu varlıkları unutmuş; benim yokluğumun ve ilgisizliğimin derdine düşmüşsün.”
Gülnaz, kendisini anlamayacağını bile bile son kez umut dilenmekten kurtulamadı. “Anlamıyor musun? Hastalanmandan korkuyorum ve kendine…” Mervan, sözlerini bitirmesine müsaade etmedi ve sadist bir tavırla sus işareti yaptı. “Ben iyiyim. İlle de bir iyilik yapmak istiyorsan beni yalnız bırak!”
Genç kadın, tüm sözlerin faydasız olduğunu anlamıştı. Sessiz sedasız uzaklaşmaya karar verdi. Paramparça olmuş eşine son bir bakış attı. Bu sarhoş hâliyle ayakta duracak kadar bile mecali kalmamıştı. Mervan, artık onun varlığını zerre kadar önemsemiyordu. Genç adam, yemyeşil bahçeye esefle göz gezdirdi ve içinden derin of çekti. Sırtını tekli koltuğuna yaslayıp biraz olsun sakinleşmeyi başarmıştı ki içerden gelen sesler tüm sükûnetini yeniden bozdu. Tanıdık bir ses, “Bey bahçede mi?” diye sordu.
“Evet.”
“Ona söyleyeceklerim var.”
“Bekle biraz.”
Takım elbiseli genç delikanlı, hemen hürmetkâr bir tavırla yanına geldi. “Battal geldi efendim, sizinle konuşmak istediği bir mesele varmış.” Mervan kinayeli bir ses tonuyla, “Bu saatte mi?” diye sordu. “Evet efendim, dilerseniz yarın gelmesini söyleyeyim.”
“Hayır, bırak gelsin!”
“Peki efendim.”
Mervan, ayağa kalktı. Havuza yönelip bakışlarını sudaki aksinde gezdirdi. Dağılmış saçları ve uzamış sakallarıyla bu harap görüntüsünden kurtulamıyordu. Delikanlı çıkınca birkaç saniye sonra Battal, kış bahçesine girdi. Mervan, gecenin bu saatine rağmen onu gördüğüne sevinmişti. Rahatlamak için koltuğuna yeniden yerleşti. “Gel bakalım Battal, gel!” Battal ona doğru bir adım attı. Yüzü endişeden bembeyaz olmuş, elleriyse gerginlikten titremeye başlamıştı. “İyi geceler efendim.”
“Benimle konuşmak istediğin önemli bir mesele varmış.” Battal, başını onaylar gibi sallayıp Mervan’a endişeli bir bakış attı. “Evet efendim; fakat burası bu konuşma için hiç de uygun bir yer değil.”
“Sorun o kadar büyük mü?”
“Evet efendim! Emrederseniz, sizinle çiftliğe gidelim. Orası bu konuşma için çok daha müsait.”
Mervan, iyiden iyiye endişelenmeye başlamıştı. “Demek o kadar önemli! Gidelim!” Bardağını bırakıp, doğrulmaya çalıştı. Battal, Mervan’ın sarhoş tavırlarına üzülerek baktı. Anlatacağı mühim konuları idrak edebilmesi ve doğru kararlar alabilmesi için zihninin ayık olması şarttı.
“Öncesinde bir kahve içseniz!” Mervan, ses tonundaki endişeyi fark etmişti. “Ben iyiyim Battal! Aklım gayet başımda. Merak etme, artık istesem de zil zurna sarhoş olamıyorum. Sanki içkiler bile yüz çevirdi bana.”
“Siz bilirsiniz efendim.”
Birlikte evden çıkıp hızla arabaya yöneldiler. Battal, direksiyona geçip yola koyuldu. Mervan ise yan koltukta baş ağrılarıyla cebelleşiyordu. Karanlığın içinden süzülüp, ahşap çiftlik evine girdiler. Battal, kapıyı hızla kilitleyip lambaları yaktı. Artık evdeki zifiri karanlığın yerini loş bir ışık almıştı. O ortamı hazırlamaya çalışırken, Mervan sonunda dayanamadı. “Söyle bakalım, seni böyle telaşlandıran bu önemli haber de neyin nesi?”
Battal, derin bir nefes çekip bakışlarını yere indirdi. Konuya nasıl gireceğini bir türlü kestiremiyordu. “Efendim!” Mervan’ın sabrı artık taşma noktasına gelmişti. “Delirtme beni Battal! Söyle ne diyeceksen!”
“Nazar Hanım efendim…” Bu ismi duymak Mervan’da soğuk bir duş etkisi yaratmıştı. Hınçla Battal’ın yakasına yapıştı ve “Ne olmuş Nazar’a? Söyle!” diye bağırdı. Battal, efendisinin bıraktığı sarsıntıya aldırmadan, “Ağır yaralı bir şekilde hastanedeymiş. Bir inşaattan atlayıp intihar etmiş.” diyerek içindeki tüm zehri akıttı.
Elleri, adamının yakasından gayriihtiyari düşmüştü. Artık nefes almakta bile zorlanıyor, bakışlarıyla ölümü ıslıklıyordu. Dizlerinin bağı çözüldü. Yüzünde biriken ecel terleri, usulca şakaklarından damladı. Dolu dolu olmuş gözleriyle, “Sen neler söylüyorsun böyle?” diye sayıklamaktan kurtulamadı. Duydukları karşısında adeta beyninden vurulmuşa dönmüştü. Diz çöküp biraz sakinleşmeye çalıştı. Dudakları sıtmaya tutulmuş gibi titrerken güçlükle konuştu.
“Bana bunun bir yalan olduğunu söyle. Ölmedi de! Konuş!” Battal, biraz daha sakin olmaya çalışarak, “Yaşıyor efendim; ama hayatî tehlikesi devam ediyormuş.”
Mervan efkârla soluyup, acının kıvrımlarıyla bezenmiş alnını sıvazladı. Ne kadar gizlemeye çalışsa da Battal, gözlerindeki tükenmişliği görebiliyordu. Nasıl görmesin? Çocuklukları birlikte geçmişti. Dostunun yüzündeki her ifadeyi çözüp, kalbinden geçenleri okuyabilecek kadar iyi tanıyordu onu. Birbirlerine hep sadakatle bağlı olmuş; asla ihanet etmemişlerdi. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir patron-eleman ilişkisine benziyordu yakınlıkları; fakat görünenin aksine dostluklarının taşıyamayacağı hiçbir sır yoktu.
Aralarındaki bağın farkında olan Battal, yanına yaklaşıp eliyle Mervan’ın omzuna dostça dokundu. Arkadaşının yüreğinin alevler içinde yandığını, ruhunun karanlık dehlizlerde kaybolduğunu biliyordu. “Ne yapacağız şimdi?” Cevap çok basitti aslında; fakat Battal bunu söylemeye bir türlü cesaret edemiyordu. Mervan, gözlerinden boşalan yaşlara inat, genzini dağlayan hasreti bir solukta yutkundu. Adamının yanında güçsüz görünmek istemiyordu. “Efendim! Yarım bıraktığımız işi tamamlamalıyız. Onu öldürmeliyiz.”
“Ne diyorsun sen?”
“Öldürün onu efendim! O sizin sahip olduğunuz her şeyi yakıp yıkmadan öldürün!” Mervan, karanlık gözlerini nefretle üzerinde gezdirdi. Elleri düşmanca Battal’a sabitlendi. “Ne saçmalıyorsun sen? Bunu benden nasıl istersin?” Battal, kararlılığından ödün vermeden, “Mecburuz. Anlamıyorsunuz! Kız inşaatta birini öldürmüş; polisler odasına sinek girmesine bile izin vermiyor. Kapımıza dayanmaları an meselesi!” Mervan, yalanlarcasına başını salladı. Tüm bu olanlar yeterince acıtırken, bir de onu öldürme düşüncesine dayanamıyordu.
“Sen ne dediğini bilmiyorsun? Nazar, bir karıncayı bile incitmez. Ne kadar merhametli olduğunu sen de biliyorsun. Onun merhametsiz olduğu tek bir kişi var; o da benim.” Battal usulca yanına diz çöktü ve kırgın kırgın genç adamın yüzüne baktı. “Sözlerime güvendiğinizi sanıyordum. İnanın bana! Kızı oraya gönderirken başımıza bela olmaması için çevresini onu takip eden gölgelerle doldurdum. Kapısından kuş uçsa biliriz.”
“Haberin kaynağı kim? Bir aldatmaca olmasın!”
“Hayır, İstanbul polis teşkilatında görevli bir memurdan aldım haberleri. Kız, dün gece koşarak bir inşaata girmiş. Kendisini dışarı atmaya çalışan yaşlı bir bekçiyi, elektrikli kablolara itmiş. Adam ne yazık ki feci şekilde can vermiş.” Mervan, öfkeyle ayağa kalkıp oda içerisinde hırsla dolanmaya başladı.
“Ne işi varmış o inşaatta; hem de gecenin o saatinde? Neden evinde değil?”
“Sebebi bilinmiyor efendim!”
Mervan, Battal’ın kararsızlığını hemen fark etmişti. “Benden sakladığın bir şey mi var?” Battal, yaptığı işi eline yüzüne bulaştırmış olmanın verdiği mahcubiyetle başını eğdi. “Nazar Hanım, evinde olamaz Beyim; çünkü ev çoktan yanmış. Kundaklama olduğu düşünülüyor.” Mervan, bir adım daha attığında sendeleyerek duvara yaslandı. Artık adım atacak takati bile kalmamıştı. “Sen ne yangınından bahsediyorsun? Bu nasıl olabilir? Yalnız bir kadının evini kim, niye kundaklar?”
“Bunu kimse bilmiyor efendim. Adamlarımız itfaiyenin sesini duyunca yangını fark edebilmişler. Dikkat çekmemek için evin çok yakınında duramıyorlardı.” Mervan, kan soluyarak delicesi haykırdı. “Aptallar! Becerip bir kadına sahip çıkamadılar!”
“Haklısınız Beyim; ama şimdi daha büyük bir sorunumuz var. Kız şu an hastanede ağır yaralı bir şekilde yatıyor; fakat yaşama şansı oldukça yüksek. Polisler bu işin peşine düşerse belanın ucu bize kadar gelebilir. Kızın gerçek kimliği, ailesi, İstanbul’a nasıl geldiği, yaşadığı bu hayatı kime borçlu olduğu… Bunların hiçbiri ortaya çıkmamalı.”
“Onu öldürmemi istiyorsun!”
“Ne olur anlayın beni! Sizin için endişe ediyorum. Çok tehlikeli bir oyun oynadık; bu oyunun ortaya çıkması hâlinde hayatınız altüst olur. Ailenizi, itibarınızı, tüm mal varlığınızı kaybedebilirsiniz. Babanızın hiçbir şeyden haberi yok; eğer Büyük Bey yaptıklarınızı öğrenirse sizi reddeder.”
Mervan, alaylı bir bakış attı; aslında o da en az Battal kadar endişeliydi olanlardan. “Sadece evlatlıktan reddedeceğimi mi sanıyorsun?” Battal, ona sadakatle bakıp, “Diğer ihtimalleri düşünmek dahi istemiyorum efendim.” diye sayıkladı. Mervan, imalı bir şekilde gülümsedi. Acıklı hâlini ne yapsa inkâr edemiyordu. “Bir kadın için hapislere düşen, kaçak hayatı yaşamayı göze alan bir oğul sahibi olmaktansa o oğlun ipini çekip evlat katili olmayı tercih edecek. Babam asla itibarına gölge düşmesine izin vermez.”
“Hayır efendim, buna müsaade etmeyeceğiz. Bana biraz zaman verin; hemen birini tutup o kızı ortadan kaldırayım. O zaman korkulacak bir şey kalmaz. Zaten kimlik sahte! Esas kimliğine asla ulaşamazlar. Evde kızın yaşayışına dair hiçbir delil kalmadı; hepsi yangınla birlikte yanıp kül oldu. Kızdan başka kimse sizi tanımıyor. Adamları konuştursalar bile bize ulaşamazlar.”
Mervan, içindeki yangına engel olamıyordu. Medet umar gibi gözlerine baktı. Kendisine başka bir çıkış yolu sunmasını istiyordu; bu fazla ağırdı deli sevdalı yüreği için.
“Ona kıyamayacağımı biliyorsun!” Battal, ikna etmenin kolay olmayacağını daha en başından beri biliyordu zaten; ama tek bir hatayı daha kaldırabilecek durumda değillerdi. “Kendinizi, ailenizi düşünün. Çocuklarınızın, eşinizin size ihtiyacı var.”
Mervan, içinde bulunduğu çaresiz duruma dayanamıyor; sevdiği kadını öldürme fikri ona ölümden beter geliyordu. Alnını duvara yasladı, ellerini bir yelpaze gibi açmış sanki o beton yığının sinesine sığınmıştı. Gözyaşlarını Battal’a göstermeden ruhundaki ıstırapları dindirmeye çalışıyor, o loş ışıkta bile mahvoluşunu gizleyemiyordu.
Battal, onun bu çırpınışlarının uzun zamandır farkındaydı zaten. Günahında da sevabında da dostuna ortak olmuş, en tehlikeli işlerde bile ona göğsünü siper etmişti. Ama hayır! Bu sefer durum farklıydı; artık duygusallığı bir kenara bırakmalı ve gereken neyse onu yapmalıydı.
“Beni dinleyin efendim! Bırakın artık bu sevdayı. Ondan size hayır yok, ne zaman anlayacaksınız?” Mervan, onu duyamayacak kadar öfkeliydi. Ne yaparsa yapsın bu öldürme fikrini bir türlü kabullenemiyordu. Dişlerini sıkarak tüm öfkesini kusar gibi bağırdı.
“Hayır! Hayır… Yapamam anlamıyor musun? Yapamam… Onu seviyorum, deli gibi anladın mı? Deli gibi… Onsuz yaşayamam; onun olmadığı bir hayata tahammül edemem.”
Mervan, iyice kontrolden çıkmıştı; duvarları yumrukluyor, eline ne geçerse paramparça ediyordu. Battal ise dostunun bu hâlini kederle seyretmekten başka bir şey yapamıyordu. Bu sevmek olamazdı; bu olsa olsa ölmekti. Göz göre göre yavaş yavaş ölmek…
Oysa eskiden her şey ne kadar da farklıydı. Diyarbakır’ın en gözde delikanlılarından biriydi Mervan. Tüm aileler kızlarını ona vermek ve böyle bir delikanlıyla akraba olmak için divane olurdu. Uzun kirpikleri, simsiyah gözleri, boyu posu tüm kızların yüreğine bir hançer gibi saplanır; geçtiği yollar ümit bezirganları tarafından tutulurdu. İyi bir tahsil görmüş ve attığı yerinde adımlarla ailenin servetine servet katmıştı. Sahip olduğu tüm nimetler sayısız kadını kendine köle yapmaya yeter de artardı bile. Ama o tüm bunları unutarak, bir sevdanın peşine düşmüş; bu imparatorluğu elinin tersiyle itiyordu. Tüm düşüncelerden sıyrılıp, Mervan’ı gerekeni yapmak konusunda ikna etmeliydi.
Beyinin üzerine yürüdü; onu omuzlarından sarsıp duvara yapıştırdı. Aralarındaki bu efendi-köle ilişkisinden bir çırpıda kurtulmuştu. Mervan, nemli ve şaşkın gözlerle ona baktı. Vücudu kaskatı kesilmişti sanki. Şu an ki hâllerinden duyduğu rahatsızlığı yutup, sakinleşmeye çalıştı. Nazar’ı düşünüyordu. Şimdi kim bilir ne hâldeydi? Kendisine ihtiyacı olduğu hâlde yanında olamayışı yüreğini en derinden kahrediyordu. Onu kendine getiren yine Battal olmuştu. “Toparlanın artık, yeter!”
“?!!”
“Kendini mahvedeceksin diyorum; anlamıyor musun? Mahvedeceksin! Felaketin olan bu aşktan kurtul artık! Hayatını karartmana müsaade edeceğimi mi sanıyorsun?”
“Onun ölmesine dayanamam!” Mervan, bir inilti gibi çıkan sesine aldırmadan başını dizlerinin arasına gömdü. Ayakta duracak mecali, Battal’ın yüzüne bakacak cesareti kalmamıştı. Utanıyordu. Böylesine deli sevdiği için hiç olmadığı kadar utanıyordu.
“Vazgeç artık! Yanında değil, sana kadınlık yapmıyor, seni sevmiyor; hâlâ başkasına âşık! Yanındayken bile seni sevmedi; bir kez bile gözlerine aşkla bakmadı. Bir kez olsun samimiyetle yüzüne gülmedi. Değer mi ha, değer mi onun için?”
Mervan, onu duymak istemiyordu bir türlü ve ne kadar uğraşsa da anlamayı reddediyordu tüm bu sözleri. “Beni hiçbir zaman anlamadın; birini gerçekten sevmedin çünkü. Bu aşkın yüreğimi nasıl dağladığını görmüyor musun? Yapamıyorum… Yokluğu ölmekten beter! Her an onun kokusunu, tenini arıyorum. Sahip olduğum hiçbir şey beni tatmin etmiyor.”
“Onu görmüyorsunuz bile. Dokunamıyorsunuz… O evde adını anmanıza bile izin yok!”
“Evet, göremiyorum, dokunamıyorum. Sesine, kokusuna, ona ait olan her şeye hasretim. Ama biliyorum yaşıyor; onunla aynı gökyüzüne bakıyorum, aynı havayı soluyorum. Bir yerlerde yaşadığını, bensiz de olsa hayatına devam ettiğini biliyorum. Anlamıyor musun? O taze, genç bedenin mezar olmasına; toprak altında etlerinin parazitlerce yenilmesi ihtimaline dayanamıyorum.’’
Battal, öfkesini dizginlemeye çalışarak, kısık bir sesle sözlerine devam etti. “Yaşlı bekçiyi ittiğini gören bir görgü tanığı var. İyileşse bile kurtuluşu yok; hapse girecek! Girdiği gibi sizi de o mahzene sürükleyecek.” Mervan, acıklı ve alay dolu bir bakış attı. Kendisini ikna etmek için yaptığı hiçbir şeyi umursamıyordu. “O adamı satın almak senin için zor olmasa gerek!” Battal, iğreti bir gülümseyişle devam etti.
“Elbette, neden olmasın(!) Verdiğimiz sahte kimliğin ortaya çıkması an meselesi. Gerçek kimliği anlaşılınca da her şey çorap söküğü gibi gelecek. Kız, her şeyden haberdar. Bunları polise anlatırsa işte o zaman kaçacak delik arayacağız. Siz ve aileniz darmadağın bir hâlde kaçak göçek yaşarken; belki de o çoktan yeni bir adamla mutlu bir hayata başlamış olur.”
Bu sözler, Mervan’ın sabrını taşıran son damla olmuştu. Öfke içinde Battal’ın yüzüne okkalı bir yumruk savurdu. Onun sadece kendisinin iyiliğini istediğini biliyordu; ama bu yürek yakıcı sözlerine tahammül edemiyordu. Yüzü al kanlara bulanmış dostuna, kinle baktı. Battal’ın yüzünde en ufak bir nefret ve öfke kırıntısı görünmüyordu. Mervan’a dönüp aynı kararlı tavrıyla devam etti. Artık Battal da hıncını ortaya koymaktan çekinmiyordu.
“Bir daha vur, hiç durma! Ama şunu bil ki beni anlayıp, doğru olanı yapana kadar gerçekleri söylemekten asla vazgeçmeyeceğim.” Mervan, duvara yaslanarak usul usul yere oturdu. Başını bir süre dizlerine gömüp, bir çıkış yolu bulmak için kara kara düşünmeye başladı. Bu sessizlik Battal’ı umutlandırmaya yetmişti. Yanına gelip aynı pozisyonda oturdu ve sabırla Mervan’ın cevap vermesini bekledi. Battal’a hak veriyordu; ama yüreğine bir türlü söz geçiremiyordu. Olanları düşündü ve ne kadar çıkışsız olduğunu bir kez daha hatırladı. Yapmak zorundaydı. Yüreği yana yana da olsa bu işi bitirmek zorundaydı genç adam. Dakikalar sonra başını tekrar kaldırdı ve gözlerini duvara dikerek ıssız bir şekilde cevap verdi.
“Tamam!”
“?!!”
“Gerçeklerle güreşmekten yoruldum. Bu dünyada aşkı olamadığım kadını, Azraili olup ölüme ben göndereceğim. Onu herkese ve her şeye rağmen yüreğine kazıyan benim; hem yüreğimden hem de bu hayattan silmek de bana düşer.”
Battal, duyduklarına inanamıyordu. Şaşkınlığından kurtulup ona yöneldi. “Ama bu çok tehlikeli. Hastane polis kaynıyor. Yakalanmamanız içten bile değil.”
“Ölümü elimden olacak; ona bir başkasının kıymasına dayanamam!” Battal, Mervan’ın aldığı karardan vazgeçmesini istemiyordu.
“Peki efendim! Gerekirse sizi korumak için o hastaneyi bütün teşkilatın başına yıkarım.”
Ayağa kalktıklarında çevreyi kolaçan edip evden çıktılar. Arabalarına doğru giderken Gülnaz’ın tüm olan biteni dinlediğinin farkında bile değillerdi. Genç kadın, duydukları karşısında adeta şoka girmişti. Meğer kendinden habersiz ne çok oyun dönmüştü o evde. Düşünceli düşünceli ormanın içine doğru süzüldü. Arabasına binip şoföre, “Sür!” emrini verdi.
***