SUİKAST

2034 Words
Boğazın serin rüzgarları tüm İstanbul’a bir yelpaze gibi esiyordu. İhtişamlı boğazdan vapurlar, gemiler geçiyor; genç adamsa aldığı bu zor kararın sorumluluğu altında eziliyordu. Martıların bile suskunluk orucu tuttuğu bu gece, birkaç dakika sonra hastaneye gidip en sevdiği varlığı bu dünyadan silip atacaktı. Dokunup incitmeksizin saatlerce izlediği o masum yüzü unutamıyordu. Ne kadar da güzel ışıltılı gözleri vardı. Gülünce derinlikli gözleri, âşıkları çürüten karanlık birer mavi dehlize dönüşürdü. Hüzünlüyken yukarı bakar; sanki gökyüzündeki her bir yıldıza türlü müjdeler fısıldardı. Ağlamak… Ne kadar da anlamlı bir hale gelmişti onunla. Manalı gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülürken dudakları fısıltı hâlinde mırıl mırıl hüzünlü türküler söylerdi. Tüm bunların boş bir inat uğruna bu dünyadan silinip gitmesi ne kadar da acıydı oysa. Saat tam 12’yi vurduğunda hastaneye gidip yarım bıraktığı bu işi tamamlayacaktı. Derin bir iç çekti. İçindeki keder yüreğine sığmıyor, tüm tenini tutuşturup yakıyordu. Battal, Mervan’ın gözlerindeki telaşı ve kararsızlığı fark etmiş, üstü kapalı onu yüreklendirmeye karar vermişti. “Efendim, bir şeyler içmek ister misiniz?” Mervan, oldukça dalgın bir hâldeydi. Efkârlı yüzünü dostunun endişeli gözlerinde gezdirdi. “Evet!” “Su, meşrubat, çay…” Genç adam dudaklarını alayla kıvırdı. “Ne içmek istediğini biliyorsun.” “Şu an bu hiç iyi olmaz. Zihniniz olabildiğince berrak olmalı.” Mervan, alaylı bir bakış attı. “Bazen dostum ya da adamım değil de bakıcım olduğunu düşünüyorum.” dediğinde Battal, samimiyetle gülümsemekten kendini alamadı. “Size olan görevimi yerine getirmekten memnunum efendim.” Mervan, konuyu dağıtmak istemiyordu, bu yüzden ciddi bir tavır takınarak esas meseleye döndü. “Oraya nasıl gireceğiz?” “Hastane de bir adamımız var. İşaret verdiğimizde yangın alarmını çalıştıracak. Ortalık karışınca sizle birlikte kızın kaldığı yoğun bakım ünitesine gideceğiz. Maskelerle kimse bizi tanımayacak. İşi halledince de arka kapıdan kimseye görünmeden çıkacağız.” Plan oldukça güvenilir görünüyordu; ama Mervan hâlâ yeteri kadar tatmin olmamıştı. Kaygısını belli etmemeye çalışarak, “Peki ya güvenlik kameraları… Onlar bizim için tehlike teşkil etmez mi?” diye sordu. Battal, iddialı bir edayla sözlerine devam etti. “Onu da düşündüm. Yangın alarmı ötmeye başladıktan sonra adamımız sisteme girip o günkü tüm kayıtları silecek. O bu işlerle uğraşırken biz çoktan kendimizi dışarı atmış olacağız. Her şey hazır, yapmanız gereken tek şey kızın fişini çekmek. Ben yanınızda olacağım.” Mervan, rüzgârda savrulan kuru yapraklar gibi bir köşeye sinmiş; duygusuz ve yorgun bir şekilde zamanın dolmasını bekliyordu. Vakit dolunca Battal ile birlikte arabalarına binip hastanenin önüne gittiler. Hastane bu gece oldukça tenhaydı. Genç kadın, başarılı bir ameliyat geçirdiği halde doktorlar ağız birliği yapmış gibi ameliyattan sonra ilk 24 saatin dolması kuralını hatırlattı. Oktay ve polis arkadaşı yoğun bakım ünitesinin önünde yorgun bir şekilde nöbet tutuyordu. Oda sürekli hemşireler ve doktorlar tarafından ziyaret edilirken; Nazar, kendisi için planlanan tüm kötü emellerden habersiz ölümle cebelleşiyordu. Saatlerce oturmak Oktay’ı hem yormuş hem de sıkmıştı. Yanındaki çaylak polis arkadaşına burada beklemesini söyleyip, ihtiyaç için mola verdi. Yalnız kalan genç memur, bir terslik olacağını sezmiş gibi önünden her geçeni şüpheli gözlerle süzüyor; sıkılganlıkla elini kolunu koyacak yer bulamıyordu. Mervan ise zaman geçtikçe daha çok gerilmeye başlamıştı. Her şeyin bir an önce olup bitmesini istiyordu artık. Geçen her dakika kararına balyoz olup iniyor, vazgeçmek ve saldırmak arasında gidip gelmekten kurtulamıyordu. “Daha ne kadar bekleyeceğiz?” Battal, sakin ve soğukkanlı bir şekilde onu yanıtlamakta gecikmedi. “Merak etmeyin, birazdan gireriz! Sakin olmaya çalışın lütfen!” Birkaç saniye sonra telefon çaldı. Battal, şaşılacak derecede sabırlı bir üslupla konuşuyordu. Lafı çok uzatmadan, “Tamam, geliyoruz.” diyerek telefonu kapattı. Mervan’ın kalbi deli gibi çarpıyordu. Hayatının en büyük pişmanlığını yaşamaya gittiğinin o da farkındaydı ve ne yazık ki geri adım atmayı şu aşamadayken kendine asla yediremiyordu. Onu bir ömür bitirmek zorundaydı; başka türlü bu aşka direnemezdi. İçin için yanarak çift kişilik ecellerini adımlıyordu ve bunun farkında olmak içindeki fırtınanın daha artmasına sebep olmuştu. Ruhundaki basiretsiz tüm duyguları öldürmek, belki de onun yitikliğiyle mümkün olacaktı. Battal, “Vakit geldi! Çok dikkatli olmalıyız. Arkada görgü tanığı bırakmamamız gerekiyor!” diyerek onu hareketlendirmeye çalıştı. Mervan, yıkılmaya yüz tutmuş koca bir dağ gibiydi. Ömrünün son soluğunu, kalbinin dermansız ritmini duymamaya çalışıyordu. Ön camdan kendine baktı. Yıllar sonra giydiği bu doktor giysileri, şimdi hayat kurtarmak için değil; hayat söndürmek için bedeniyle buluşmuştu. Bu durum, ona kaderin tokatlamaktaki mahirliğini bir kez daha hatırlattı. Ettiği Hipokrat yemini, şimdi zehir olmuş; beynini ezip paralıyordu. Hayat kurtarmak… Artık ne de zavallı bir söylem olmuştu onun dilinde. O içinde koca bir muharebeyi yaşarken, köstebek ortalığı karıştıracak son hamleyi yapmak için hazırlanmaya girişmişti bile. İnsanlar arasında dikkat çekmemeye çalışarak usul adımlarla odaya girdi. Başını kaldırır kaldırmaz alıcıyı gördü. Elini çabuk tutmak zorundaydı. Hemen sandalyeyi altına çekti ve masanın üzerindeki belgelerden birkaçını alıp çakmakla yaktı. Tutuşmuş kâğıtlarla sandalyenin üzerine çıktığında artık hengâme için her şey hazırdı. Çıkan dumanın alıcıya ulaşmasıyla tüm hastaneden gürültülü bir alarm sesi yükselmeye başladı. Sesi duyan sağlık görevlileri, panik olmamaya çalışarak durumu olabildiğince idare etmenin yollarını aradı. Ne yazık ki bu boş bir çabadan öteye gidemeyecekti. Zira sesi duyan insanlar, çoktan koridorlarda koşuşturmaya başlamış, etrafı velveleye esir bırakmakta gecikmemişti. Koridorlar, hastaların yardım çığlıklarıyla adeta inliyordu. Personel de dahil olmak üzere hastanedeki birçok insan, can havliyle merdivenlerden iniyor; kaygan fayans zeminde düşe kalka çıkışı bulmaya çalışıyordu. Güvenlik görevlileri de bu beklenmedik durum karşısında bir hayli şaşkındı. Sürekli komutlar vererek insanları sakinleştirmeye çalışıyorlardı; fakat kimsenin korkudan onları görecek hâli kalmamıştı. Mervan ve Battal, bu karmaşadan yararlanıp hastaneye girmeyi başardılar. Görevlilerin bu girişimi ruhu bile duymamıştı. Mervan büyük gözlükleriyle, beyaz saçlı peruğuyla ve yüzündeki ameliyat maskesiyle kendini mükemmel bir şekilde kamufle etmişti. Battal ise, sarışın bir peruk takmış; o da tıpkı Mervan gibi kalın camlı, büyük gözlüklerle ve maskeyle yüzünü gizlemişti. Giydikleri doktor giysileri amaçladıkları kötülüklere rağmen onları oldukça karizmatik bir havaya büründürüyordu. Attıkları her adım ölümü hissettiriyor, geçtikleri kapılar onları çirkin amaçlarına bir arşın daha yaklaştırıyordu. Çevrelerindeki kalabalık, karmaşadan kendilerinin farkına varamamıştı. Yanlarından geçen insanların sabırsız omuz darbeleri, bu iki adamı sendeletmeye bile yetmeyecekti. Onlar merdivenlerden hızla yoğun bakım ünitesine doğru yönelirken, odanın kapısında bekleyen polis memuru da kararsız bir şekilde koridorda dolanıp duruyordu. Etrafında insan kalmayınca o da olan biteni gözlemlemek amacıyla yerinden ayrıldı. Meslekî ve vicdanî açıdan ne kadar büyük bir hata yaptığının farkında bile değildi. O kadar genç ve çaylaktı ki, sorumsuzluğunun nelere mal olabileceğini bir türlü kestiremiyordu. Elbette bu hata en çok Mervan ve Battal’ın işine gelmişti. Onun acemiliği sayesinde arkalarında bir ceset daha bırakmaktan kurtulmuş, karanlık emellerine attıkları her adımla biraz daha yaklaşıyorlardı. Hızla yoğun bakım ünitesine girdiler. Mervan, heyecanını kontrol etmekte zorlanıyordu. Battal’ın hâli ise ondan pek de farklı değildi. Genç adam, odaya girer girmez nefes alıp vermesini zorlaştıran maskeyi hızla indirdi; boynundaki stetoskopu yere fırlattı. O kapıyı kitlerken Battal’da kapının hemen yanındaki cam pencerenin şeritli açılır kapanır perdesini indirdi. Artık yalnızdılar. Battal, gözleriyle her şeyden habersiz bir şekilde yatan Nazar’ı işaret etti. Mervan, heyecan içinde sevdiği kadına doğru, usul usul yaklaşmaya başladı. Heyecanına hâkim olamıyordu bir türlü. Mahcup bir çocuk edasıyla suçlu suçlu yatağın yanına ilişti. Şakaklarından damlayan terlere inat, gözlerini ondan alamıyordu. Biraz önce kendisini cesaretlendirmek için söylediği tüm sözler anlamını yitirmişti sanki. O güzel yüze son kez doya doya baktı. Bütün gücü ellerinden alınmış gibiydi. Parmak uçlarını genç kadının morluklar ve çürükler içindeki yüzünde gezdirdi. Bu halde bile ne kadar güzel göründüğünü düşünmekten kendini alamıyordu. Yüreğinde biriktirdiği tüm gözyaşları artık gözpınarlarında zapt edilemez olmuş, yanaklarına doğru hücum ediyordu. Sessiz iç çekişlerle yüzünü sevdiğinin yüzüne yaklaştırdı. Derin bir nefes çekip tek aşkının gül kokusunu ciğerlerine doldurdu. Alnına, yanaklarına, o zarif küçük burnuna küçük buseler kondurdu. Bu dokunuşların bir veda tesellisi olduğunu düşündükçe beynine ve kalbine cam kırıkları saplanıyordu sanki. Battal, dışarıyı perde aralığından gözetlemeye çalışırken, Mervan’ın kızın büyüsüne kapılıp kendini kaybettiğini üzülerek görebiliyordu. Onu kendine getirmek için, “Acele edin efendim!” diye seslendi. Sesinin duyulmasından endişe duysa da ona amacını hatırlatmaktan vazgeçmeyecekti. Mervan, tüm gücünü yitirmişçesine kaskatı kesilmiş, onu duyamayacak kadar da kendinden geçmişti. Battal, sesini biraz daha yükselterek, “Efendim!” diye bağırdı. Mervan, terleyen şakaklarına ve titreyen dudaklarına aldırmadan çantasından keskin, sivri bir bıçak çıkardı. Ellerini bıçağın sapında buluşturup havaya kaldırdı ve genç kadının kalbini hedef aldı. Gözlerini kapatıp bıçağı saplamak için bir hamle yaptı. Hayır! Yapamıyordu. Tüm yaşanılanlara rağmen onu ölüme göndermeyi kaldıramıyordu. Bıçağı hınçla yere fırlattı. Ayağa kalktı ve ona sırtını dönüp sakinleşmeye çalıştı. Gözlerinin önüne gelen onlarca kareyi ve hatıralar zincirini unutmak zorundaydı. Battal, onun bu işi yapacağına olan inancını çoktan kaybetmişti. Mervan’a dönüp, “Efendim, vaktimiz daralıyor!” diyerek serzenişte bulundu. Mervan, kesik solumalarını zapt etmeye çalışarak yeniden ayağa kalktı ve kara bir tülü andıran mühürlü gözlerini o masum, yaralı yüzde gezdirdi. Genç kadının ağzındaki oksijen maskesini çıkardığında hırıltılı bir nefes sesi, tüm odayı doldurmuştu. Nazar, dudaklarını aralayıp kesik kesik solumaya çalıştı. Ünitede bu yitik nefes sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu. Mervan, onun bu hâline kederle baktı. Kıyamıyordu… Bu işe bir kere girişmişti artık ve başladığı işi bitirmek zorundaydı. Yanındaki yastığı alıp avuçları arasında sıkmaya başladı. Bu zalim işi yaparken onun yüzüne bakmaya dayanamayacağını biliyordu. Yüzünü ondan çevirip, tekrar gözlerini kapadı. Yastığı burnuna değdirecek kadar yaklaştırdığı halde bir türlü yüzüne bastırıp onu boğamıyordu. Dişlerini sıkıyor; bir an bile olsa onu bir yabancı kabul edip gönlünden atmak istiyordu; fakat ne yazık ki içinde bulunduğu duygusal çöküntü buna asla müsaade etmeyecekti. Hırsla yastığı duvara fırlattı. Bacaklarını karnına yaslayıp kendini yere bıraktı. Başını gözyaşları içinde dizlerine gömdü. Battal, onun bu işten vazgeçtiğini anlamıştı; ama bu kararı sineye çekmeye hiç niyeti yoktu. Yatağa doğru usulca yürüdü. Yerdeki yastığı alıp, kızın başucuna geldi. Artık bu görevi üstlenmiş, gerekeni yapmaya hesapsızca talip olmuştu. Nazar’ın yüzüne yastığı sert bir şekilde bastırmaya başladı. Odayı saran ölüm çığlığı şimdi daha da artmıştı. Mervan, bu sesleri duymamak için kulaklarını çaresizce kapattı. Onu kaybetmeye dayanamıyordu. Göz göre göre yitip gitmesine nasıl müsaade edebilmişti? Kısa bir süre sonra, hırıltılı seslerin yerini monitörden gelen zayıf ritim sesleri aldı. Mervan, başını hemen solundaki monitöre çevirdiğinde nabzın git gide düştüğünü ekrandan net bir şekilde görebiliyordu. Birkaç saniye sonra ritim sesleri tamamen durmuş; uzun ve tiz bir ses odanın her yanında yankılanır olmuştu. Çaresizliğe bulanmış yüreğini daha fazla zapt edemeyerek ayağa kalktı. Battal’ın kolunu hızla çekip yastığı Nazar’ın yüzünden kaldırdı. Tenine düşen ölüm soğukluğunu hissedebiliyordu. O hassas, masum yüz bembeyaz olmuş; cansızlığın ve yitikliğin sisinde boğulmuştu. Mervan, yüzündeki öfkeyi gizlemeden hiddetle elini Battal’ın boğazına kenetledi. Şimdi nemli gözleri, aşkını kendisinden acımasızca çalan ruha kitlenmişti. Var gücüyle dostunun boğazını sıkıyor; tüm hırsını Battal’dan çıkarmak için çırpınıyordu. Onlar cebelleşirken kapı hızla açıldı. Siyah takım elbiseli bir adam, endişeyle başını içeri uzattı. “Gitmemiz lazım efendim, yangının olmadığını anladılar. Buraya geliyorlar.” Battal, boğazını sıkan eli aceleyle indirdi. Bu hesaplaşmanın ne yeriydi ne de zamanı. Kaçmak zorundaydılar. Arkalarındaki günahı geride bırakmak, bu şartlar altında yapılabilecek en doğru şeydi belki de. Mahvoluşun son demlerini yaşayan Mervan’ı sürüklercesine odadan çıkardılar. Üçü birlikte hızla merdivenleri inip arka taraftaki çıkış kapısına doğru koşmaya başladı. Bahçe kapısından süzülüp arabaya ulaştıklarında vicdanındaki ağırlıkla sarsılan tek kişi Mervan’dı. Siyah, büyük araç, dakikalar içinde gözden kayboldu. Bilgisayar başındaki köstebek ise onları ekrandan büyük bir dikkatle takip etmekten geri durmuyordu. Uzaklaştıklarından emin olunca bilgisayara şifreyi girip kayıtları incelemeye koyuldu. Bir tıkla tüm kayıtları sildi ve bilgisayarı açık bırakıp hızla odadan uzaklaştı. Hiçbir delil bırakmadığından emindi; fakat içi hiç de umduğu kadar rahat değildi. Hayatı boyunca taşıyacağını bildiği vicdanî bir yükle yeniden işinin başına geçti. Kendisini kötü bir şey yapmadığına ikna etmeye çalışıyordu; fakat dilinden çıkana kalbi bir türlü inanmak istemiyordu. *** Niyazi, telefonun çalmasıyla daldığı uykudan uyandı. Başını kaldırıp, odasını boş gözlerle süzdü. Tüm gece uykusuz kalmıştı ve yorgunluk okuduğu satırların da etkisiyle bedenini uykuya teslim etmişti. Ellerini yüzünde gezdirdi. Derin bir “of!” çekip yığıldığı yerden toparlanmaya çalıştı. Koltukta geçirdiği saatler, korkunç bel ve sırt ağrılarına sebep olmuştu. Deftere, mahmur gözlerle baktı. O kadının beyaz yüzü, sırma saçları geldi gözlerinin önüne. İzni olmaksızın ona ait olan bu defteri gizli gizli okuyor olması, kendisini içten içe mahcup ediyordu. Onun gizemli hayatını çözebilmek için defterini okumaya mecburdu. Başka türlü sırlarına ulaşamazdı ve o zaman bu kördüğümü çözmek de ancak bir hayal olurdu. Kendini toparlayıp, defteri çantasına koydu. Yüzünü lavaboda yıkayıp, kimseye gözükmeksizin merdivenleri hızla indi. Yaklaşık 10 dakika sonra evine ulaşmıştı. Ayaküstü bir şeyler atıştırıp yeniden defterin başına geçti. Bu hikâyenin nereye gideceğini çok merak ediyordu. İçgüdüleri onu yanıltmamıştı. Nazlı Kaya adıyla bildiği genç kadının, aslında bir başkası olduğunu meslekî öngörüleriyle hissetmiş ve bu defterle belgelemişti. Şimdi iş, hikâyedeki ipuçlarını takip edip gerçek kimliğine ve hayatına erişmeye gelmişti. Yeniden bakışları deftere odaklandı. Parmak uçlarını sayfalarda gezdirip, kaldığı yerden okumaya devam etti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD