Aslında insanı en çok acıtan hayal kırıklıkları değil;
Yaşanması mümkünken yaşayamadığı mutluluklardır.
DOSTOYEVSKİ
Bugünlerde kendimi pek iyi hissetmiyorum. Artık ablam yanımda yok. Onu çok özlüyorum; fakat gittiği yerde iyi olduğunu bilmek bana tarifsiz bir mutluluk veriyor. Beni bu kadar yıpratan Mehmet’ten ayrılma vaktinin yaklaşması sanırım. Askere gitme zamanı git gide yaklaşıyor ve ben bu hasretin beni yiyip bitireceğini bile bile her gün biraz daha ölüyorum. İçimdeki bu kötü hislerle baş edemiyorum. Keşke zaman dursa! Zaman dursa ve biz o birlikte olduğumuz güzel anlara mıhlanıp kalsak. Yüreğim onunla o kadar doluydu ki; sanki hayat elimden akıp giderken sadece onu ve onlu günleri yaşayabiliyordum. Rüyalarımda bile hep Mehmet’i görüyorum. Benden uzaklara hem de çok uzaklara gidiyor ve ben çaresizce ondan ayrılışımın hasretiyle haykırarak ağlıyorum.
Kolyemi hâlâ bulamamıştım; bu bizim aşkımızın simgesiydi. Şimdi kim bilir nerelerdeydi? Elimi boynuma her attığımda onun yerinde olmadığını bilmek beni çok huzursuz ediyordu. O kolye bizim birbirimize yakın olmamızı sağlayan en değerli şeydi. Mehmet yokken belki de tek tesellim, o zarif kolye olacaktı. Şimdiyse aramızdaki bağın koptuğunu, uzaklığın ve ayrılığın alevlerinde savrulduğumuzu içimde, en derinlerde hissedebiliyorum.
Geçen hafta beni annesi Sıdıka Hanım’la tanıştırdı. İyi şeyler olacağını düşünüyordum; ama beklentilerim yarım kalmıştı ne yazık ki. Hayal kırıklığına uğramıştım. Sanki sevmemişti beni. Neden? Ona karşı en ufak bir saygısızlık yapmamıştım. O donuk bakışlar… Elini öptüğümde beni bir böcek gibi süzmesi… Niye sevmemişti ki? Tek oğlu olduğu için onu benden kıskanmış olabilir miydi? Bu hislerimi Mehmet’le paylaşamadım. Annesini de beni de çok seviyordu ve aramızın iyi olması onun için çok önemliydi. Böylesi bir hayal kırıklığını öğrenip asker ocağında üzülsün istemiyordum.
Beni annesine tanıtırken, “O benim hayatımın anlamı!” demişti. Sonra da annesinin elini öpüp alnına koymuş ve “Nazar’ı sana emanet ediyorum, gelinine sahip çık!” diyerek evlilik hayalini soğuk bakışlarla bizi süzen annesine bir çırpıda açmıştı. Annesi ise uğradığı hayal kırıklığını belli etmemeye çalışarak, “Güle güle git gel oğlum!” deyip, tatlı bir tebessümle yüzüne dokundu.
Sıdıka Hanım’a kendimi sevdirmek için ne gerekiyorsa yapacaktım. Mehmet, kendisi için yapacağım tüm fedakârlıkları hak edecek kadar yürekli, merhametli bir insandı. Onun bu gerilimden etkilenmesini ve annesinden uzaklaşmasını asla istemiyordum. Aralarında köprü olmak varken uçurum olmayı asla arzu etmezdim. Onun sevgisi ikimize de yeterdi.
Askere gitmesine bir hafta kalmıştı. Annesi bir asker yemeği verip son kez Mehmet’i uğurlamak istiyordu. Aramızdaki soğuk rüzgarları eritebilmek için Sıdıka Hanım’ın evine gittim. Ona yardım etmek ve kendimi sevdirmek en ulvî amacım oluvermişti bir anda. Ayaklarımın geri geri gitmesine aldırmadan kapısına geldim. Ahşap kapıyı zarifçe iki kez tıklatıp, kapının açılacağı o endişe verici anı kollamaya başladım.
Beni kapıda görünce yüzü asıldı. Bu durumu görmezden gelmek benim için gerçekten çok zor olmuştu. Gururlu bir kızdım. Herkesi kolay kolay sevmez, kimseye yaranmak için uğraşmazdım. Mehmet… Oydu benim elimi kolumu bağlayan ve farklı davranmaya iten asıl sebep. Olabildiğince samimi bir tebessümle selam verdim. Yapmacık bir karşılık vermiş ve beni baştan aşağı süzmeye başlamıştı. Utanıyordum. Bakışları sanki, “Nerden çıktı bu kız!” der gibiydi. Onun bu ilgisiz hâlini görmezden gelmeye çalışıyordum sürekli. Gözlerine uzun süre bakmaya güç yetiremedim. En azından bıkkın yüz ifadesini görmemek için bakışlarımı cılız, küçük gözlerinden kaçırdım.
Kararsız bir şekilde içeri aldı. Ben de eve girip girmemek konusunda oldukça çelişkide kalmıştım. Zamanın aramızdaki bu aşılmaz duvarı yıkacağına olan inancım, gururumla çetrefilli bir şekilde kavga ediyordu. Bense en azından iyi olabilmeyi denemiş olmak için, adetim olmayan ne varsa yapmaya çalışıyordum.
“Buyur geç!” dediğinde dudaklarımı mahcubiyetle kıvırıp, yavaş yavaş eşikten eve süzüldüm. İçeri girdiğimde Sıdıka Hanım’ın kardeşi olduğunu öğrendiğim kısa boylu, hafif tombul bir bayanla tanıştım. Beni görünce birbirlerine işmar edip gözümün görmediği yerlerde fısıldaşmaya başladılar. Teyze Hanım, Sıdıka Hanım’ın aksine güler yüzlü, oldukça sevecen bir kadındı. Yemenisi mor renkte, entarisi ise çiçekli koyu tonlardaydı. Onu bu hâliyle anneme benzetmekten kurtulamadım. Sıcakkanlılığı daha ilk bakışta göze çarpıyordu. Sohbeti ve şakacılığı ise insanın içine işleyen sevimli bir dokunuş gibiydi.
Yanında yemeğe yardım etsin diye gelinlik çağındaki kızını da getirmişti. Aramızdaki gelin-kaynana ilişkisine vurgu yapıyor, sempatik şakalarıyla ortamı şenlendiriyordu. İki tarafı bağlayıcı tarzdaki bu imaları kızının da gözünden kaçmamıştı elbette. Onun çabalarıyla ortamdaki soğuk rüzgarlar biraz olsun dindi. Sarmaları sarıp, mantıları işlemeye giriştim. Vaktimin çoğunu okulda geçirdiğim için bu işlerde biraz amatördüm; fakat yine de elimi attığım işi kıvırmakta zorlanmıyordum.
İşler bitince çay demlemek için mutfağa gittim. Suyu ocağa koyduğumda meraklı gözlerle etrafı kolaçan ettim. Çay kutusunu tüm aramalarıma rağmen bulamamıştım. Sormak için içeri yöneldiğimde odadan mırıl mırıl sesler geldiğini duydum. Adımın anılması merakımı daha da çekmişti. Doğru olmadığını bildiğim halde kulağımı kapıya yaklaştırıp konuşulanları duymaya çalıştım. Besbelli Sıdıka Hanım bezgin bir edayla bizden bahsediyordu kardeşine.
“Bu kızla evlenmek istiyor, ne yapsam bilmiyorum!” Sesindeki telaş tonu beni daha ilk anda hayal kırıklığına itmişti. Kardeşi olgun bir tavırla, “Oğlun istedikten sonra alacaksın bacım, ne yapacağın belli.” diyerek onu teskin etmeye çalıştı. Sıdıka Hanım, onun bu rahat sözlerinden oldukça sıkılmıştı. Derin bir of çekti. “Bu işin olur bir tarafı yok be kardeşim!” dediğinde sözleri boğazımda bir kördüğüm hâline gelmişti. İçimdeki soluğu bile vermeksizin söyleyeceklerine kulak kesilip dinlemeye koyuldum.
Kardeşi, beni daha ilk görüşte sevmişti ve Sıdıka Hanım’ı aramızdaki ilişkiye saygı göstermesi konusunda ikna etmeye çalışıyordu. Onun saf niyeti beni biraz olsun teselli etse de burkulan yüreğimin yangınına mani olamıyordum. “Niyeymiş o?” dedi kaşının birini kaldırıp manidar manidar kardeşini süzerken. “Kız çok güzel, sevecen, saygılı… Üstelik mektepli! Daha ne olsun?” Sıdıka Hanım’ın yersiz düşüncelerine karşı çıkması onu daha da sevmeme neden olmuştu.
“Kız okuyor, Mehmet askerden dönünce onunla evlenip İstanbul’a yerleşmeyi düşünüyor. Bana seni bırakmam dedi ama…” Sözünü tamamlayamamıştı. Demek o da biliyordu Mehmet’in bu evlilik planlarını. Kafam karıştı. Buralarda; yani küçük yerlerde aramızdaki bu ilişki toplumca kabul gören bir durum değildi. Bunu anlayabiliyordum. Esasen görücü usulünü benimseyen ve bizi yoz olmakla itham eden bu düşüncelerin Sıdıka Hanım’ı etkilediğini sanıyordum. Oysa durum biraz daha farklıydı anlaşılan. O bizi tenkit ettiği için değil; beni istemediği için ilişkimizi kabullenemiyordu. Bunun başka bir izahının olmasını da beklemiyordum. Zira Mehmet de ben de evlilik amacıyla bir yola çıkmıştık ve kınanacak davranışlarda bulunmamak için de elimizden gelen her şeyi yapmıştık.
Elini bile tutmazken Sıdıka Hanım’ın gözünde hafif bir kız olarak kabul edildiğimi düşünmüş ve bu durumdan sessiz sedasız büyük bir ıstırap duymaktan kendimi alamamıştım. Evlilik, bizim için bu kadar yakın ve arzulanan bir durumken Sıdıka Hanım neden beni istemiyor olabilirdi?
Safinaz Hanım’ın yüz hatlarına bakacak olursak oldukça gerilmişti. O da benim gibi Sıdıka Hanım’ın bizi ayırmak istemesinin altınında yatan sebepleri merak ediyor olmalıydı. Sonunda beklediğim dürtme geldi. Safinaz Hanım, kaşlarını çatarak, “Aması da neymiş?” diye onu sıkıştırmaya çalıştı. Sıdıka Hanım, köftenin harcına bulanmış ellerini suya batırıp, yavaş ama tedirgin bir şekilde konuşmaya başladı.
“Ben bu ilçede doğdum. Kardeşlerim, yeğenlerim, komşularım hep burada…” Mutsuz bakışlarını gizlemiyordu ve sesini duymamdan da zerre kadar endişe duyduğunu sanmıyordum. Yoksa bu kadar sesli neden konuşurdu ki insan? Üstelik hemen yanı başında olduğumu bile bile… Yuvarlak bir köfteyi parmak ucuyla inceltip kıymalı harcı içine koydu. O köfteyi yuvarlarken, nefesimi tutmuş sözlerinin değeceği yeri bekliyordum.
“Şu saatten sonra İstanbul’da ne yapayım? Gitmem desem; tek oğlum, onu yaban ellere nasıl göndereyim? Ömrümün nihayetine yaklaştığım şu yıllarda İstanbul’a nasıl alışayım? Oooof off!” diyerek mutfaktan duyulabilecek kadar sesli bir şekilde iç çekti.
“Ne vardı be gülüm!” Yuvarladığı köfteyi tepsiye yerleştirirken, “Ne vardı Fatma’yı sevseydi?” diyerek yeniden yüreğime hırçın dikenlerini sapladı. “Allah biliyor ya senin kızın diye söylemiyorum kendi kızımdan farklı değil Fatma. Bak nasıl gelip hemen koştu yardımıma! Yanı başında gül gibi kız dururken; o gaddar, zalim adamın kızını almasının ne gereği vardı şimdi?”
Ellerimi hırsla ağzıma kapattım. Hıçkırıklarıma mâni olmakta hiç bu kadar zorlanmamıştım. Gözyaşları pınarlarımdan isyanla dökülürken; içimdeki küskün güvercin, çırpınışlarıyla beni küllerime boğuyordu sanki. Artık ne yürüyecek mecalim ne de yanlarına gidip hiçbir şey olmamış gibi rol kesecek hâlim vardı. Bu sözler adeta kalbime bir hançer gibi saplanıp kalmıştı. Nefes almıyordum.
Sıdıka Hanım, beni Mehmet’e layık bulmuyor; aramızdaki aşkı kıymetsiz bir zibil gibi paspas altına süpürüyordu. Biz birbirimizi böyle severken; nasıl olurdu da kendi yeğenini onunla evlendirip bu ilçede yaşamayı düşünürdü. Canım yanıyordu. Tüm bedenim çivilerle dolu kocaman bir tabutun içinde çırpınıyormuşçasına büyük bir acı içime hapsolup kalmıştı. Ne büyük bir hüsrandı yaşadığım.
Babamın karanlık yüzü burada da çıkmıştı karşıma işte! Ben Hurşit’in kızıydım ve bu gerçek yaşadığım müddetçe her yere benimle gelecekti. Sıdıka Hanım’a söyleyecek tek bir sözüm dahi yoktu. Haklıydı… Kim benim babam gibi gaddar biriyle hısım olmak isterdi ki?
Safinaz Hanım, onun bu sözlerinden hoşlanmamıştı. Elbette kızına yönelip gurur okşayıcı iltifatlarda bulunması onu da en az Fatma kadar memnun etmişti; fakat olgun olduğunu fark ettiğim karakteri, bu arzuları karşılamayacak kadar insaflıydı.
“Bu işler kader kısmet bacım. İnsan gönlüne söz geçiremiyor işte. Sen de düşünüp durma bunları.”
Acaba ister miydi Mehmet’in Fatma’yla evlenmesini. Hayır, istemezdi. Akıllı bir kadındı Safinaz Hanım. Yüreği bir başkasına delicesine tutulmuş bir adamın, kızına kocalık edemeyeceğini bilir; evladının sevdasız bir hayatla sararıp solmasını istemezdi. Hem öyle bir arzusu olsaydı; bana böyle samimi davranmaz, Gelin Hanım diyerek yüreğimin bahçesine taze fidanlar ekmezdi.
Sevememişti beni Sıdıka Hanım… Sevmeyecekti de… Daha ilk tanıştığımızda vermişti notumu. Ben ve ailem onun kumsalında dolaşmaması gereken zararlı insanlardık. Biricik oğlunu, bizimle paylaşamayacak kadar çok seviyordu ve bizi ıssız sandallar gibi başka nehirlere savurmaktan geri durmayacaktı.
Gözyaşlarıma hâkim olmaya çalışarak usulca dışarı çıkıp, ardımdan kapıyı yavaşça kapattım. Yüreğimdeki bu derin yarayı Mehmet’e nasıl açacağımı düşünerek oradan öylece uzaklaşıp ayrıldım. Bacaklarım hissizlikten bitap düşmüştü sanki. Yürümeye güç yetiremiyor, kiremitlerle kaplanmış yıkık duvara tutunarak ayakta durmaya çalışıyordum. Evime doğru sürüklenirken, rüzgâra direnen zayıf bir alevden farksızdım. Saçlarım ağlamaktan sırılsıklam olup yüzüme yapışmıştı. Akan göz kalemim ise gözaltlarımda koyu halkalar oluşturarak yorgun görünümümü daha da zavallı bir hâle sokmuştu.
Belki de hatayı en başında yapmıştım. Bu yolun sonunun, çıkmaz bir sokağa çıkacağı en başından beri belliydi. Biz sadece umut etmiştik. Hayallerimize tutunup; o güzel küçük cennetimizde biraz olsun mutlu olmaya çalışmıştık. Galiba en büyük hatamız da buydu.
Ah Mehmet! Ben seni kendi gözümden bile kıskanırken bir başkasına ait olma ihtimaline nasıl dayanacağım? Karanlık dünyamda açtırdığın o gülleri içimden kanatırcasına nasıl söküp atacağım?
Duygusal olarak çökmüş bir halde eve döndüm. Akşam yemeğinde kimseden en ufak bir ses çıkmıyordu. Abim, ağlamaklı duruşuyla önündeki tabağa bakıyor, ama tek bir lokmasını dahi ağzına koyamıyordu. Onun bu hâlinin sebebini anlamak hiç de zor değildi. Zeynep… Onun da kalp ağrısı vardı besbelli. Tutuşuyordu yüreği benim gibi. Konuşmuyorduk. Küskündüm ona. Çocukken olduğu gibi aymazca küsmüştüm. Gel diyemez miydi? Gel yanıma… Sana ihtiyacım var Nazar, deyip sarılamaz mıydı bana? Birbirimize hiç olmadığı kadar muhtaçtık. Tutunsaydık kardeşçe ne olurdu?
Bakışlarımın üzerinde duraksadığını hissetmişti. Mahcup mahcup başını eğdi ve hiçbir şey olmamış gibi tabağıyla ilgilendi. Evde kimsenin onunla olan bu tutuk kavgamızdan haberi yoktu. Ve tabi Zeynep’ten de… En çok da annemin tepkisini merak ediyordum. Ne diyecekti abime? Normal karşılayabilir miydi bu durumu?
Zeynep’i söyleyip söylememe konusunda hâlâ kararsızdım. Gizlemeyi sevmiyordum böyle şeyleri. O Zeynep’i bizden saklamıştı. Bu durum çok zoruma gitse de ben de çok haklı sayılmazdım. Mehmet’i ailemden, ablam dışında hiç kimseye anlatmamıştım. Ona avare gibi aşıktım ve herkesten gizli evlilik planları yapacak kadar da başına buyruk. Ama seviyordum işte! Deli gibi seviyordum. Onların tepki göstermesi ihtimalinin gerçeğiyle yüzleşemiyordum bir türlü.
Babam istemeyecekti bu ilişkiyi biliyordum. Beni ona lâyık bulmayacaktı. Bu zamana kadar duymaması bile bir mucizeydi aslında. Gizli saklı buluşmalarımız, beni takipten ayrılmayan pek çok kişinin mutlaka dikkatini çekmiş olmalıydı. Bu gizli ilişkiyi neden kimse dışa vurmuyordu ben de akıl sır erdiremedim bir türlü. Gerçeğimizden utanmıyordum; ama ortaya çıktığında maruz kalacağımız tepkiler ve bu tepkilerin sebep olacağı olumsuz durumlar beni endişelendirmeye yetiyor da artıyordu bile.
Korkmuyordum aslında… Hem de hiç korkmuyordum! Herkes bize ayaz olsa da ben ona bahar olacaktım. Herkes aramıza duvar örse de benim kollarım bir köprü gibi onun yakalarına uzanmaktan asla geri durmayacaktı. Onun Nazar’ıydım ben! Ve er ya da geç herkes bu sevdayı kabullenip, anlayacaktı.
Ben bu evde her sebepten dayak yemiştim de Mehmet’e duyduğum aşk, ne yaralarımın ne de duygusal acılarımın sebebi olamamıştı. En azından ilçedeki o zorlu ama güzel hayatım boyunca… Oysa yiyeceğim hiçbir dayak, alacağım hiçbir yara beni onun aşkından yana pişmanlığa sürükleyemezdi. Mehmet benim hem en büyük cesaretim hem de en büyük korkumdu. Onu her şeyi göze alabilecek kadar seviyor; ayrılığından ise ölümü arzulayacak kadar çok korkuyordum.
Deliydim işte… Delilerin sevdası da deli oluyordu. Mehmet’in o sözleri geldi kulaklarıma yine. Sahi ne demişti bana? Ezberlerdim bana söylediği her güzel sözü. Zihnimi yırtarcasına tekrar ederdim unutmamak için. “Sen…” demişti. “Sen başkasın! Herkes gibi… Ama herkesten farklı. Öyle özel ki varlığın hem düğünüm hem ölümüm oluyor. O gün… Seninle konuşmaya cesaret edebildiğim ilk gündü. Aylarca sessiz sedasız sende boğulmuş ve sadece o gün ciğerlerimi senin kokunla doldurmuştum. Yağmur gözlüm… Ne de güzel ağlıyordun sen öyle. Bir kadın acı çekerken bile nasıl böyle güzel olabilirdi? Acıların bile öyle masum ki… Senin neşende ayrı kederinde ayrı kayboldum ben! Yollarına götüren tüm dikenleri kılavuz sayıp, gönüllü sapladım kalbime! İster gül, ister ağla şimdi. Bu omuzlar bir sana dağ, bir sana liman bundan sonra!”
Kulağıma fısıldadığı bu güzel sözler öyle güzel anlatıyordu ki sevdasını; etkilenmemek, tutuşmamak imkânsızdı. Bu benim ilk kayboluşumdu. İlk çığlığım… Annemin şüpheli bakışları ikimizde dolaşırken içimin duygularımın hezeyanında ürperdiğini hissettim. Tabağımı karıştıra karıştıra enkaza çevirmiştim ve artık iştahsızlığım herkesin gözüne batar olmuştu.
“Neden yemiyorsun Nazar?’’ Annemin sesi çatalımı düşürmeme sebep oldu. Anlamıştı bendeki bu kırık hâlleri. Cam gibiydim annemin gözünde. Ne neşem kaçardı gözünden ne de kederim. “Aç değilim!” dedim.
Gözlerime bakmasını istemiyordum. Olanları anlayacak diye aklım çıkıyordu. Bilmemeliydi kederimi. Nasıl anlatacaktım ona olanları? Duyduklarım bir kabusken, ben o kabusa annemi onca derdinin içinde nasıl sürüklerdim? Susuşumu görünce daha fazla üstelemedi ve yeniden tabağına odaklandı. Abimin iç çekişleri masada fark edilmeyecek gibi değildi. Babam, onu iri gözleriyle göz hapsine almış, hâllerinden şüphelenmişti.
Abim de bu durumun farkındaydı ve odaklanan bakışlara daha fazla dayanamayıp soluğu odasında aldı. Ona karşı çıktığı günden beri babam bizi dövmüyor, basit şeyler için bağırıp çağırarak hırpalamıyordu. Bunun için ona teşekkür borçluyduk. Bu küskünlüğü daha fazla uzatmanın bir alemi yoktu. Düşüncelerim beni ona karşı harekete geçirmeye yetmişti. Bir bardak çay alıp odasına gittim. Geldiğime şaşırmıştı; çünkü odunlukta olanlardan sonra bir daha onunla hiç konuşmamıştım.
Usulca yanına oturdum. Bir süre sessiz kaldık. Bugün hiç olmadığımız kadar üzgündük. Derin bir iç çekip, “Neyin var abi?” diye sordum. Dokunsam ağlayacakmış gibi bir hâli vardı. “Çok mutsuzum Nazar!” diye sayıkladı. Ona, “Zeynep mi?” diye imalı imalı çıkıştım. Evet manasında başını salladı. Çok sessizdi. Gözlerindeki yaşları benden gizlemeye çalışıyordu. Sanırım o da diğer erkekler gibi ağladığının görülmesinden utanıyordu. Dudaklarının titremesine engel olmaya çalışarak cebinden çıkardığı sigaradan efkârlı bir nefes çekti.
“Onu başka biriyle evlendirmek istiyorlar. Bana mesaj atmış, yardım istiyor!” diye kederli kederli konuştu. Korktuğum başıma gelmişti. Abimin yüreğindeki fırtınalar dur durak bilmiyor ve o aileyi yeniden cellat gibi karşımıza dikiyordu. Onu anlıyordum. Seviyordu ve sevdiğini bir başkasıyla düşünmeye dayanamıyordu. Tıpkı benim gibi… İkimiz de aşıktık; ama ne yazık ki aşkımızın önündeki derin çukurlardan kurtulamıyorduk.
Endişeyle, “Ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordum. Yüzüme kırgın kırgın baktı. “Ondan vazgeçemem Nazar! Bana başkasıyla evlendirirlerse kendini öldüreceğini söyledi.” Elimi yüzüne uzatıp usulca yanağına dokundum. Gözlerimdeki korkuyu görmesini istiyordum. Yüzü avuçlarımın içinde alev alev yanıyordu. Küskün bakışları çocuksu bir masumiyete bürünmüş; sanki hıçkırıklar içinde bana yalvarıyordu.
“Ya seni öldürürlerse abi!” Sustu. Zaten konuşacak bir mecali de kalmamıştı besbelli. Dolu dolu olmuş gözlerimi gözlerine diktim. Artık bakışlarını benden kaçırmasına izin vermeyecektim. “Ne olur iyi düşün! Bu insanları benim gözüm hiç tutmadı. Ailemiz için korkuyorum.” Haklıydım ve bunu bilmek onu daha da çaresiz kılıyordu. Dökülen bir damla yaşını elimin tersiyle sildim.
“Onun başkasına ait olduğu bir hayatı nasıl yaşarım? Ondan başkasını nasıl severim?” Çok bitkin bir hâli vardı. Onu hiç böyle görmemiştim. Ellerini kalbinin üzerinde birleştirip, dizlerime uzandı. Sessiz sedasız içli içli ağlamaya başladı. Ona söyleyecek tek bir sözüm dahi yoktu. “Vazgeç!” diyemiyordum; çünkü bu derdin insanı nasıl yaktığını çok derin bir şekilde hissedebiliyordum. “Git kavuş!” diyemiyordum; çünkü hem onun hem de ailemizin büyük bedeller ödemesinden delicesine korkuyordum. Sustum… O an susarak sadece kendi içimde, kendi acılarımı yaşamak istiyordum. Kalbim bir yükü daha kaldıracak durumda değildi. Ellerim bir anne şefkatiyle saçlarında gezinirken kısık bir şekilde hüzünlü bir türkü dolandı dilime. Söyleyemediğim onca söze bir türkü derman olabilir miydi?
Aradan günler geçti. Artık ayrılık saati yaklaşmıştı. Son kez vedalaşmak için Mehmet’e gittim. Kendisini yolcu etmek için gelen arkadaşlarıyla kucaklaşıyor; onların şakalarına sevinçle tebessüm ediyordu. Sıdıka Hanım, hüznünü gizlemeye gerek duymadan oğlunu kucaklayıp şefkatle alnından öptü. Ona olan bağlılığını her fırsatta ortaya koymaktan geri durmuyordu. O kalabalığın arasında iç içe fakat herkesten uzak bir yerdeydim. Etrafına telaşla bakmasından beni aradığını sezebiliyordum. Sonunda onca insanın arasında beni fark edebilmişti.
Yüz yüze geldiğimizde gözlerinin nasıl ışıltıyla parladığına bir kez daha şahit oldum. Yüzüm, hüzün kırıntılarıyla bezenmiş; gözlerim her an yaşlara boğulacakmış gibi nemliydi. Yanıma geldi. Kalabalıktan biraz uzaklaşıp sakin bir yere geçtik. Gözlerimin içine bakıp öyle samimi gülüyordu ki ona söylemek istediğim binlerce sözü, bir anda zihnimin karanlık labirentlerinde kaybettim. O güzel anda bile tek bir sözcük çıkabildi dudaklarımdan. “Gideceksin!’’
Gözleri dolu dolu oldu yeniden. Gideceğine pişman değildi; hatta yanaklarındaki gamzeler mutluluğunun en bariz yansıması gibiydi. Onun ne kadar vatansever bir insan olduğunu biliyordum. O vatan için ölüme bile düğün gibi giderdi; ama bu ayrılığa ben dayanabilir miydim bilmiyorum. Ellerini hemen sol yanımdaki perçemime uzattı. Severdi o ince tellere dokunmayı. Gözlerini, uykusuzluktan yorgun düşmüş ürkek gözlerime kaydırdı.
“Seni çok seviyorum Nazar!” Buruk bir tebessüm dudaklarımda belli belirsiz gezindi. Duyduğum en güzel sözdü. Ve duymaya doyamayacağım tek sözdü. “Bende!” dedim tükenir gibi. “Bende!” Yeniden gülümsedi umutla. O bu ayrılığı vuslata götüren bir gemi gibi görüyordu. Dümenin başında yerini almış, döneceği güne demir atmak için içten içe tutuşuyordu. Karanlığın en koyu zamanı, aydınlığın yakın olduğunu fısıldar derdi annem. Haklı olabilir miydi? O evden kaçar gibi gittiğim gün karanlık beni yırtıcı bir canavar gibi pençelerine hapsetmiş, çırpındıkça ruhuma kanlı tırnaklarını geçiriyordu. Bense Mehmet’in aydınlığı müjdeleyen bakışlarında prangalı ayaklarıma rağmen dolanıp duruyordum.
“Bu gidişin bir dönüşü olacak aşkım.” Gözlerimi uzunca kapatıp bende kaybolmasına izin verdim. Ben zaten onda yok olmuş, tükenmiştim. “İlk iznimde seni isteyeceğim. Artık hep birlikte olacağız! Hasret bitecek!” İçimdeki çocuk, bu sözlerin büyüsüne kapılmak için çırpınırken; ruhumda sızlayan yaralar, ayrılık mızraklarını tenimden bir an olsun ayırmıyordu.
“Ya gelemezsen!” dedim içimdeki titremeye engel olamayarak. Yüzü solmuştu. “Bunun ihtimali bile beni param parça ediyor. Benim bütün hayallerim sana dair.” Dudakları hassas bir tebessümle aralandı. “Sen benim tüm umutlarım, tüm geleceğimsin. Güvendiğim tek sırdaşım, kalbimin karanlığında güçlükle yetiştirdiğim sevda çiçeğimsin. Tüm dünyam sanki bir savaş meydanı, geleceğimiz ise bir bilinmezin eşiğinde tutsak. Nasıl olacağım sensiz?” Sözlerim yüzünü bulut bulut hüzne boğmuştu sanki. Dudaklarının kıvrılışı, her an akacakmış gibi durun gözpınarları beni ıssız yitiklere sürüklüyor gibiydi.
“Kötü şeyler düşünme! Sadece beni düşün! Aşkımızı, hayallerimizi, kuracağımız mutlu yuvayı… Sakın benden vazgeçme. Bizi ancak ölüm ayırır. Özlediğinde yıldızlara bak; çünkü ben her gece onlara seni fısıldayacağım. Beni hissetmek istediğinde beyaz güllere dokun; çünkü ben gördüğüm her beyaz gülde seni düşlüyorum.”
Yine aşkımız çiçekler açtırmıştı gönlümde. Ne vardı bu oğlanın dilinde? Akan bal mıydı; şerbet miydi? Kana içtiğim bu menbağ, hayat suyu değil de neydi?
“Bana çok güzel hikâyeler anlatıyordun!”dedim çocuksu kırıklığımı saklamadan. “Sen yaşayamadığım o çocukluğu bana şimdi yaşattın. Yarım kaldım Mehmet!” Gözlerimden akan o birkaç damla yaşı silip, “Bu kalp dursa da ben hep seninle olacağım! Hayallerinde, rüyalarında, anılarında biz hep birlikte olacağız; söz mü?”
“Ebediyete kadar söz!”
Ona boynumdaki ipek fularımı çıkarıp uzattım. Hayatımda ilk ve son kez başımı göğsüne yasladım ve içimi geçirerek hisli hisli ağladım. Bana son kez bakıp, yeniden arkadaşlarının yanına döndü. Otobüsün kalkmasına son bir dakika kalmıştı. Onu omuzlarına alıp, tezahüratlar eşliğinde otobüse bindirdiler. Nemli gözlerle son kez el sallayarak, yavaş yavaş eve yürümeye başladım. Onca zamanın bir an önce geçmesi için dua etmekten başka elimden bir şey gelmiyordu. Ne yazık!
***