SİSLİ PERDE (2)

2380 Words
"Hanımım neredeydin, korkuttun bizi." Gözlerimi kaçırmaktan kurtulamadım. Ona işaret parmağımla bir sus işareti yaptım; fakat Mervan'ın olan biteni duymasını engellemekte geç kalmıştım. Bir çift adım sesi odaya hızla yaklaşırken yine saç tellerime sığınıp, yüzümü aralamaya uğraştım. Kolumu saklamaya çalışmıştım bir süre; fakat o hareli, siyah gözler zavallı hâlimi görmekte gecikmemişti. "Nazar!" Onu görmezden gelerek yerdeki fayansları izliyordum. İçeri öfkeyle karışık bir kisveye bürünerek girmişti ve her hâlinden onu kızdıracak bir şeyler yaptığımı ele veriyordum. Yaklaşıp beni sert sayılabilecek bir hamleyle bağrına bastı. Onun öfkesini harlamayı düşünemiyordum bile. Elleri yüzüme sabitlendiğinde gözlerine bakmakta hiç olmadığım kadar zorlandım. Çenemi kaldırıp yüzümü, tutsaklığın hüküm sürdüğü o donuk hatlarına çevirdi. "Neredeydin, seni çok merak ettim. Hem ne bu hâlin? Bu kanlar da neyin nesi? " Sorularının ardı arkası kesilmiyordu. Titreyen dudaklarımı birbirine bastırıp, olabildiğince normal görünmeye çalışarak, "Bahçedeydim!" dedim. Saçmaladığımın farkındaydım elbette. Bu söylediğime şeytan bile kahkahalarla gülerdi. Adamları çoktan bahçeyi ve alt katı didik didik etmiş olmalıydı ve tüm ev ismimin nidaları ile yankılanırken benim onları duymayıp bahçede aylak aylak gezinmem imkânsız gibiydi. 2 el yanaklarımda gezindiğinde kendimi ondan uzaklaştırarak, "İyiyim ben, sorun yok!" diye sayıkladım. Bakışlarımın kendinden uzaklaşmasına asla izin vermiyordu; çünkü o lanet gözlerim serkeşliğime meydan okuyarak tüm yalanımı bas bas bağırıyordu ve ben o tutuk çığlıkları ne yapsam engelleyemiyordum. Hâlim çok normalmiş gibi sırtımı döndüm. Kokusuna hapsolan zihnim biraz daha rahatlamıştı şimdi. "İyi görünmüyorsun, bana ne olduğunu söyle. " "İyiyim Mervan. Beni biraz rahat bırak; yalnız kalmak istiyorum." Tavırlarım onu gitgide daha da şüphelendiriyordu ve ben o bakışların hapsinde boğulmaktan kurtulamıyordum. Yanıma yaklaşıp yarama bakmak istedi. Onu itekleyip uzaklaştım. Yarama bakmasını istemiyordum. Bakması hâlinde cam kesiği olduğunu anlayacak ve beni bitmek bilmez sorularıyla iyice köşeye sıkıştıracaktı. Tavrımı umursamadan kolumu sertçe çekti. Yarayı incelediğinde yüzündeki tüm kasların gerildiğini fark ettim. "Cam kesiği bu; bahçede cam kırıklarını nereden buldun da üzerine düştün!" Yalanlarım birer birer çözülmeye başlamıştı. Olan bitenler gerçekten tuhaftı ve bu tuhaflıkları bir araya getirip gerçeklere ulaşmak Mervan gibi zeki bir adam için hiç de zor değildi. Sorusuna cevap vermek istemiyordum; çünkü söylemeye kalkıştığım her yalan onu gizli sırrıma biraz daha yaklaştıracaktı. "Düştüm işte, başka bir açıklamam yok." Odama usulca girip kendimi yatağa oturur vaziyette bıraktım. Ecza çantasını açıp şüpheli gözlerini üzerimden ayırmadan pansuman yaptı. Olan biteni düşündüğünü anlamak hiç de zor değildi. Yaralarımı sarıp, araçlarını çantaya yerleştirdi. Yüzümü ondan kaçırıp sırtımı cüssesine döndüm. Şimdi onun için hazırladığım idam fermanının üzerinde oturduğunu bilse kim bilir ne yapardı? Kapı tıklaması odadaki sessizliği böldü. Dilan, gir emrini duymasıyla birlikte sakin bir şekilde odaya süzüldü. "Beyim, odanızın yedek anahtarını bulamıyorum. Yerde kan ve kahve lekeleri vardı; izninizle orayı temizlemem gerekiyor." Son sözü Mervan'ın yüzünde şimşekler çaktırmıştı. Ben nefes bile alamazken gözleri önce bana sonra odamdaki zemine kaydı. Yerde gördüğüm manzara karşısında hayrete düşmüştüm. Geçtiğim tüm yerler kan damlalarının istilasına uğramış gibiydi ve bu damlaları takip eden herkes hangi odalara girip çıktığımı kolaylıkla bulabilirdi. Bakışlarımı yerde gezdirirken, bana ters bir bakış attı. "Yedek anahtarları sana vermiştim, nereye koyduğunu bilmiyor musun?" Dilan'ın Mervan korkusu, adeta gözlerinden okunuyordu. Yutkunup siyah, iri gözlerini endişeyle açtı. "Temizledikten sonra odanıza bırakmıştım; ama şimdi bıraktığım yerde yok. ‘’ Mervan, korkunç bakışlarını bir kez daha üzerime diktiğinde ne yapacağımı şaşırdım. Dilan'ın odaya olan ziyareti kördüğümü açmaya yetmişti ve ben sessiz sedasız kıvranmaktan başka bir şey yapamamıştım. Mervan, "Tamam, aşağıda bekle; çağırdığımda temizlersin!" dedi beni kindar kindar süzerken. Dilan'ın odadan çıkmasıyla koluma yapışıp beni sürükler gibi çalışma odasına götürdü. Cam kırıkları bıraktığı gibiydi; kahve kalıntıları ise kana bulanmış ve bu durum odada boğucu bir kokuya sebep olmuştu. O odadan çıktığımda belgelerle yakalanacağımı düşünüp öyle panik olmuştum ki damlayan kanları temizlemek aklıma bile gelmemişti. Hiçbir iş gizli saklı kalmıyordu ve hiçbir suç hakikatin keskin kılıcından kurtulamıyordu. Gözleri yerdeki kırıklarda ve lekelerde gezinirken, " Bu kanın kime ait olduğu konusunda bir fikrin var mı? "diye sordu. Dudaklarımın titremesine mani olamıyordum. "B-Ben... " diye kekeledim. Kızgın bakışları yeniden yüzüme çevrilmişti. "Sen!” Yutkunup sakin görünmeye çalışarak, “Bilmiyorum!" dedim ve ardından hızla kapıya yöneldim. Kolumdan tutup sırtımı göğsüne yasladı. Mahcubiyetle gözlerimi kapattım. Beni nasıl kapana kıstıracağını çok iyi biliyordu. En azından göz göze olmadığımız için şanslıydım. Bedenim zelzeleye yakalanmış gibi titriyor; zihnimse yalan rüzgarına bulanıyordu. "Odamda ne aradın?" Yüzümü kendine çevirip bir kez daha sorusunu yineledi. "Sana odamda ne aradın diye sordum." Suskunluk... Koca bir ağız dolusu suskunluk içime gömülüp kalmıştı. "Konuş Nazar, burada ne işin vardı?" Yutkunup, derin bir nefes aldım. "Ben bir şey yapmadım." Sesim inler gibi çıkmıştı. Eliyle yerdeki o çirkin manzarayı işaret etti ve "Bu kanlar senin; kırdığım bardağın üzerine düşmüşsün. Neden girdin çalışma odama? Gizli saklı ne arıyordun? " Yenilgiyi kabullenmekten başka çarem yoktu. Bu sabah yatak odasını merakla incelememden zaten bir tuhaflık olduğunu sezmişti. Son hatalarımla ona istemediği kadar prim vermiştim. Suçumu mahcubiyetle kabullenerek, "Merak ettim!" diyebildim. Şimdi yüzüm olabildiğince masum bir kisveye bürünmüştü. O beni masum ve ürkek görmeyi çok severdi. "Neyi?" diye sordu sıkılgan bir tavırla. "İçinde ne olduğunu..." Alaylı bir şekilde yerine oturdu. Elini alnına dayadı ve bir çocuk azarlar gibi beni süzdü. "İyice inceledin mi bari? Umduğunu bulabildin mi?" Umduğumu fazlasıyla bulmuştum; hatta biraz daha kalabilseydim bundan çok daha iyisini bile bulabilirdim. Elbette bunu ona asla söyleyemezdim; böylesi bir aptallık benim için müebbet esaret demekti. Çocuksu masumiyetimi kullanarak omuz silktim. Bu tavrından hoşlanmıştı. Dudaklarını kıvırıp bıyık altından gülerken, asık suratımla bu edalarını görmezden geldim. "Madem merak ediyorsun, incele odamı!" Mervan, odanın bu hâliyle bir tehlike teşkil etmediğini çok iyi biliyordu; günahlarını çekmecelere hapsetmiş olmanın verdiği bir rahatlığa sahipti. Odasını inceleyecektim ve böylece merakımdan kurtulup onu bir daha rahatsız etmeyecektim. Yani en azından o böyle olmasını umuyordu. Arkamı dönüp pencereye yanaştım ve “İstemiyorum artık, o kıymetli odanı al, tepe tepe kullan!" diye acemi bir trip attım. Sanırım şu an yapılabilecek en doğru iş, suçumu yaramazlığa vurmak olacaktı. En azından ilk kullandığım yoldaki kadar tehlikeli değildi. Hâlâ bana baktığını biliyordum ve elbette yüzü o sinsi tebessümden henüz kurtulamamıştı. Kendisini merak etmemden hoşlanmıştı ve belli ki bunu aramızdaki buzdan duvarları eritmeye yönelik bir hamle olarak algılamıştı. Ondan iyice uzaklaşıp misafirlerini ağırladığı üçlü koltuğa yerleştim. Siyah mobilyaların üzerinde emanet gibi duruyordum. Bu ortama ait olmadığım her hâlimden belliydi. 1 dakika sonra ayağa kalktı. Bana arkasını döndüğünü fark edince göz ucuyla ona baktım. Elinde büyük sayılabilecek bir kutu vardı. Getirip sehpanın üzerine yerleştirdiğinde içinde ne olduğunu merak etmekten kendimi alamadım. Cüssesi bana dönük bir şekilde yanıma oturdu. Ben küskün bakışlarla kutuyu süzerken, "Beni neden merak ettin?" diye sordu. Gözlerindeki umut kırıntılarını ve yüzündeki çocuksu masumiyeti göz ardı ederek cevap verdim. "Kocam olduğunu söylüyorsun; ama hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Sürpriz yumurtadan çıkar gibi hayatıma girdin. Seni merak etmem doğal değil mi? Aynı evin içinde iki yabancı gibiyiz." Sözlerim dudaklarında buruk bir tebessüm bıraktı. Elleri usulca saçlarımı uzandı. "Sevmek için tanımaya gerek var mı? " Elini saçlarımdan uzaklaştırıp, "Yok mu?" diye sordum. Asi tavırlarımdan olduğu gibi çocuksu şımarık tavırlarımdan da hoşlanıyordu. "Ben seni tanımadan sevdim!" Sesi zayıf ve tutkuluydu. "Bu tenlerin seçimi, kalplerin çığlığıydı. Aşka adanacak yarım bir adamın ömür borcu gibiydi sana düşüşüm." Sesi o gür ve gazap dolu tınısından kurtulmuş, yüreğimi okşayan, kadife bir hüviyete bürünmüştü. Böyle güzel sözler nerden geliyordu aklına? Yutkundum. Ona bir şey söylemek istemiyordum. Nefretiyle baş etmek kolaydı. O bağırdığında bağırıyor, bardak kırsa sürahiye dadanıyor; kendimi onla mücadeleye girişmekten alıkoyamıyordum. Peki ya aşkı? Onunla aynı parkurda yarışırken sendelemeden daha ne kadar sağlam durabilecektim? O beni böyle severken, intikam oklarım yüreğini bulabilecek miydi? Ben hiçbir zaman her şeye rağmen ille de aşk diye tutturanlardan olmamıştım. Aşk her şeyi affetmezdi, aşk her şeyi telafi edemezdi. Eskiden dünyamda doğrular vardı; bir de o duraksız yanlışlar. Mervan'ın ileriki zamanlarda bana katacağı en önemli şey, siyah ve beyazın dışında gri çizgilerin de olabileceği düşüncesiydi. O siyahtı; bense beyaz. Yaşadığımız şey ne beyaz kadar aktı ne de siyah kadar karanlık. Öylesine gri bir dünyaydı tutunduğum. Tertemiz olamadığı gibi kire pasa batmış da sayılmazdı hayatım. İçine yanlışlıkla pul biber eklenmiş tatlı gibiydim. Kolay kolay yenilip yutulamayacak kadar acı; dökülüp israf edilemeyecek kadar tatlı ve dolu doluydu benliğim. Elini kutuya attığında gözlerim yeniden sehpayı yokladı. Kutuyu ayaklarının dibine indirdi ve içinden bir albüm çıkardı. Albümü bana uzatmıştı. Onda ne bulacağımı merak etmekten kendimi alamıyordum. Sayfaları çevirirken küçük bir oğlan çocuğu çıktı karşıma. Çocuksu bir bakışın altında yaralı siyah gözleri vardı. Engelli abisine sarılmış, yaşından beklenemeyecek olgun duruşu daha ilk bakışta kendini ortaya koyuyordu. Yüzünü sarıp sarmalayan hüzün, en başından beri hep aynıydı. Aynı gözleri gördüm. Ruhumu sakat bırakan o yıkıcı gözleri... Bir insan nefret ederken bile nasıl böyle güzel bakabilirdi? “Bunlar çocukluk fotoğraflarım." Sayfayı çevirdi. "Bu da eski odam! " Odasına hiç şaşırmamıştım. Eskiden de mateme bürünmeyi severmiş belli ki. Odada yalnız oturan ve hiç gülmeyen bir çocuk... Oyuncaksız soğuk bir oda, koyu renk, yaşına uymayan siyah giysiler ... Yine aynı duyarsız, sert bakışlar ve ağır Beylik duruş... Sayfayı çevirdim. Abilerinin yanında kızgın bir çocuk gözlerimin maviliğine göz kırptı. Ortamdaydı; fakat herkesten uzak, farklı bir yerde kendi yalnızlığını yaşıyor gibiydi. Başka bir karede Raziye Hanım’dan ayrı, zoraki bir şekilde kareye dahil edilmiş gibi mutsuz bir bakış yüreğime esti. O benden hayatımı çalmıştı ve ne yazık ki birileri de ondan çocukluğunu. "Neden hiç gülmüyorsun?" Bir hata yapmış gibi, "Bilmem!" diye sayıkladı. "Neden hiç oyuncak yok?" İmalı buruk bir gülüş dudaklarını araladı. "Beyler oyuncakla oynamaz." Ne demek şimdi bu? Küçük bir çocuk ne bilirdi Beyliği? Rengarenk uçurtmaların uçması gereken renkli dünyası, nasıl Beylik kisvesiyle kapkara kömüre boyanırdı? Fotoğraflarda hep yalnızdı; diğer kardeşlerinden ayrı ve annesinden olabildiğince uzak. Oyuncuların yüzü değişmişti; fakat sahne yıllar önce de hep aynıydı. İçimden çocukluğuna sarılmak geldi. Ne yapmışlardı Mervan’a; nasıl böyle bir canavara dönüşebilmişti? Kimdi bu adam? Yüzüne tekrar baktığımda aynı kırgınlığı, aynı utancı gördüm manidar gözlerinde. Utandırılmıştı, ağlatılmıştı ve hiç olmadığı kadar hırpalanmıştı Mervan. Bir gün, ne yaşadığını öğrenebilecek miydim? Bana anlatır mıydı hikâyesini? Kutuya uzanıp el yordamı ile karıştırdım. Avcuma birkaç deniz kabuğu ilişti. "Bunlar ne?" Uzanıp birini aldı. "Denizin kalbi!" Manasız yüzüne baktığımda, anlamadığımı belli ederek başımı salladım. Avucundaki kabuğu sıktı ve gözlerini uzaklara diker gibi pencereye odakladı. "Çocukken çok merak ederdim denizi. O mavilikte kaybolurum diye bir o kadar da korkardım. Diyarbakır'da deniz yoktu ve ben maviyi çok severdim. O yıllarda bir kez gidebildim; bu kabukları da orada toplamışım belli ki!" Mervan’la ortak bir noktamız olduğuna inanamıyordum. Oysa biz çok farklıydık; aynı yastığa baş koyamayacak kadar ayrıydı dünyalarımız. Demek o da hem denizden korkuyor hem de denize hayran kalıyordu benim gibi. Çocukluğunu avuçlarıma dökerken, içimdeki nefretin geceye gizlendiğini hissettim. Karşımda o küstah, zorba adam görünmüyordu artık. Fotoğraflardaki küçük çocuk yamacıma ilişmiş, bana gecikmişliğimin hesabını soruyordu sanki. İçini kurcaladıkça onun için manalı pek çok şeye ulaşmıştım. Ayağa kalktı. Bana elini uzattı ve odasının saklı kalmış bir köşesine götürdü. Büyükçe bir bez altında ne olduğunu kestiremediğim bir nesnenin üzerine düzgün bir şekilde serilmişti. Mervan, bez parçasını tozu hava ile dövüştürür gibi hızla kaldırdı. Gördüğüm manzara beni hayrete düşürmüştü. Bir Barbie bebek evi, çitlerle çevrili bir bahçe... Beyazlar içinde bir yatak odası, pembe panjurlar, açık pembe duvarlar ve daha niceleri... Tıpkısının aynısıydı. Gösterdiği bu oyuncak benim odamla birebir örtüşüyordu. Gardırobundan biblosuna kadar bu oyuncak evin aslı gibiydi odam. Beyaz elbise giymiş bir oyuncak bebek, dikkatimi çekti. Saçları sarı, gözleri de tıpkı benimkiler gibi maviydi. Bu süslü, sevimli odanın içine yerleştirilmiş, bizden habersiz kendi hayatını yaşıyor gibi bir hâli vardı. "Bu benim sahip olduğum tek oyuncaktı. Bana alınan tek hediye!" Sözleri kafamı allak bullak etmişti. Erkek çocukları genellikle oyuncak bebekle oynamaz; bunun yerine su tabancası, bisiklet gibi oyuncakları tercih ederdi. Mervan'ın tek oyuncağının Barbie bebek evi olması gerçekten çok ilginçti. Aldığı tek hediye olmasına ve onu bunca zaman saklamasına da bir anlam verememiştim. Eli silah tutan, sert ve otoriter bir adamın bu oyuncak bebekle bu kadar alakadar olmasının altında nasıl bir sebep yatabilirdi? “Bu oyuncağın karşısına geçer, canlıymış gibi saatlerce onu izlerdim." Gözlerimi hayretle ona diktim. O çocuksu kırıklık hâlâ yerli yerinde duruyordu. Yıllar önce bu evin içindeki oyuncak bebeği saatlerce izlemişti; şimdi de hapsettiği odada beni saatlerce izlemekten vazgeçmiyordu. Odama geldiğinde hiç konuşmadan her tavrıma dikkat ettiğini hissederdim. Saçlarımı taramam, yaptığım hafif makyaj, içtiğin çay onu ilginç bir şekilde beni takip etmeye sevk ederdi. Uyurken de durum bundan farklı değildi. Çok sıra dışı bir şey yapıyormuşum gibi beni bıkmaksızın izlemesi buraya geldiğinden beri hep dikkatimi çekmişti. Bazen parmak uçlarının yüzümde, dudaklarımda gezindiğini fark eder; sıçrayarak uyanırdım. Gözlerimi açtığımda o hayran bakışların hedefi olduğumu görmek içimi ürpertirdi. Bana karşı olan tavrının sebebi yıllardır sakladığı bu oyuncak bebek olabilir miydi? Beni ona benzettiği için mi bu kadar tutkundu? Prenses... Oyuncak bebeğin başındaki taç dikkatimi çekti. Belki de bana prenses demesinin altında yatan sebep de aynı bebekten kaynaklanıyordu. "Sana bu hediyeyi kim aldı?" Buruk bir şekilde dudaklarını kıvırdı. Derin bir iç çekişten sonra dalgın hâlinden ödün vermeden, "Raziye Hanım!" diye cevap verdi. Raziye Hanım’ın onun gerçek annesi olmadığını biliyordum. Acaba erkek çocuğuna neden böyle bir hediye almaya ihtiyaç duymuştu? Asıl merakım Mervan’ın gerçek annesinin kim olduğuydu? Kadir Bey, kendi kanını taşımayan birine bu kadar güvenmezdi. Bu yüzden babası olduğundan neredeyse emindim. Mervan, onun gayrimeşru çocuğu olabilir miydi? Raziye Hanım, bu yüzden mi Mervan’dan nefret ediyordu? Kafam allak bullak olmuştu. Mervan’a tüm bu soruları soramazdım; zaten anlatacağını ummak da oldukça ütopik olurdu. Gözüme bir masal kitabı erişti. Onca bilimsel kitabın arasında daha ilk bakışta fark ediliyordu. Uzanıp kitabın sayfalarına göz gezdirdim. Uyuyan Güzel Masalı... Mervan, sadece bu kitabı mı okumuştu yani? Sahip olduğu tek masal kitabı bu muydu? Normalde insanlar hakkında bilgilere ulaşmak onları tanımamıza yardımcı olurdu; oysa burada tam tersine bir durum söz konusuydu. Mervan'ın hayatına ve zihin dünyasına dair aldığım her ipucu beni daha da allak bullak ediyordu. Çözülmesi zor bir bulmacanın ya da karışık bir pazılın karşısında terliyor gibiydim. "Bu kitabı sever miydin?" diye sordum. Yarım ağız, imalı bir tebessüm yüzüne yayıldı. "Komik gelecek belki ama; evet severdim. Her gece bakıcımdan okumasını isterdim; o da okurdu. Dinlemekten hiç bıkmazdım." Meraklı bir şekilde yüzüne bakıp, "Neden Uyuyan Güzel? Başka birini okuyamaz mıydın?" diye sordum. Kitabı usulca eline aldı ve çizgilerle yaratılmış harika prenses resimlerini yavaş yavaş incelemeye başladı. Son sayfalara geldiğinde prens ve prensesin kavuşma anının işlendiği resme uzun uzun baktı. "Bilmem!" Onun zihnindeki kara kutuya ulaşmam zor olacaktı; ama ne fark eder dedim kendi kendime. Yarın belgeleri de alıp buradan bir şekilde kaçacaktım ve hayatımdaki varlığı trajikomik bir şekilde son bulacaktı. "Sonsuza kadar mutlu yaşadılar. Güzel bir son değil mi? Prenses onca sıkıntı ve meşakkatten sonra sevdiği adama kavuştu ve birlikte hiç olmadığı kadar mutlu yaşadılar. " Kim bilir ne kadar mutsuz bir çocukluk geçirmişti; öyle ki basit bir masalın mutluluk vaatlerini bile teselli aracı olarak görebiliyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD