Ey yâr! Seninle ölmeye geldim.
Ateşsen yanmaya, yağmursan ıslanmaya,
Soğuksan donmaya geldim.
MEVLÂNA
Mehmet… İsmini duyduğumda bile yüreğimin deliler gibi çarptığını hissedebiliyorum. “Adı aşk!” diyorlar; ne zormuş bu duyguyla baş edebilmek. Bir insanın gözlerinde boğulmak… Yanındayken bile özlemek… Hercai sevdaların arasından sıyrılıp gönlüme düşen puslu Fatihim… Sahi sana varmak bir hicret miydi yoksa sürgün mü? Adın yüreğime nakış nakış işlenmişken; sana çıksın diye yalvardığım tüm yollar neden ayrılığa ıslık çalıyor? Ve neden tüm umutlarım sararıp solmuş sonbahar yaprakları gibi pare pare avcuma dökülüyor?
Askere gidecekmiş! Ben burada onsuzluğu kadeh kadeh içerken o başka bir şehirde yokluğumun karanlık ıssızlığı yaşayıp gün sayacak. Ablam, sayılı gün çabuk geçer diyor; nerden bilecek onun giderken tüm hayallerimi ve umutlarımı da alıp götüreceğini? Daha gitmeden ayrılığını kör kuyusu siyah bir yılan gibi boynuma dolanıp beni boğmaya başladı. Oysa her şey ne kadar da güzel yeşermişti bu kısacık zamanda.
Onu tanıdığımda henüz 16 yaşındaydım. Koşuşturmalar içinde sıradan bir hayatım vardı. O günlerde şiddet ve huzursuzluk yine evimizin vazgeçilmezlerinden olmuştu. Babam incir çekirdeğini bile doldurmayacak bir meseleden yine evde kavga çıkarmıştı. Bir canavar gibi annemi duvara sıkıştırmış, ağır darbelerle onu hırpalayıp duruyordu. Ben ve ablam, annemi onun pençelerinden kurtarmak için çok uğraşmıştık; ama ne yazık ki o koca cüsse karşısında savrulan sineklerden hiçbir farkımız yoktu. Onu kurtaramadığımız gibi şiddetinden bizler de nasibimizi almıştık elbette. Abim gelene kadar o korkunç kemer darbeleri sırtımıza yakıp yıkarak iniyor; ablamı haykırışlara beni suskunluğa boğmaktan kurtulamıyordu.
Ağzım, burnum kanlar içindeydi ve ben annemin üzerine kapanmış onu korumaya çalışıyordum. Sırtımda hissettiğim o dehşetli acı, zerre kadar umurumda değildi. Zulme bile alışıyordu zamanla insan. Belki de alışmaktan başka çaresi kalmıyordu.
Abim eve geldiğinde bu manzara karşısında hayretler içinde kalmıştı. O vicdansız teni, kolundan tutup hırsla bizden uzaklaştırdı. Babam, oğlundan gelen bu hareket karşısında adeta şoka uğramıştı. Kan ter içinde kalan kirli yüzü öfkeli bir hâle bürünmüş, gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi kocaman açılmıştı. Abim gür bir sesle, “Yeter baba! Bırak onları! Bu işkenceyi hak etmiyorlar!” diyerek bizden yana bir tepki koydu.
Babam, öfkeli bakışlarını onun üzerinde gezdirdi. Kindar bir sesle, “Sen ne zamandan beri babana karşı çıkar oldun böyle?” diye ateş püskürdü. “O benim annem! Artık ona bir fiske dahi vurmanı istemiyorum.” Babam delici bakışlarını abime kilitlediğinde ilk defa bu bakışlara muhatap olmasının şaşkınlığını iliklerime kadar hissediyordum. “Vurursam ne yapacaksın? Ha! Beni mi döveceksin?”
“Hayır! Annemi ve kardeşlerimi alıp buradan gideceğim. Bizsiz, yapayalnız kaldığında hatalarının farkına varacaksın!” Babamın gözlerinin seğirmesi, dudaklarının titremesi şimdi çok daha şiddetli bir hâl almıştı. “Bu günleri de mi görecektim? Oğlum bana kafa tutuyor; beni evi terk etmekle tehdit ediyor.” Abim, onun bu serkeş gururuna cevap vermekte gecikmedi. “Sen bunu çoktan hak ettin baba! Artık çocuk değilim; benden zulmün karşısında susmamı bekleme!”
Babamın yüzünde hiç görmediğim kadar büyük bir hayal kırıklığı görmüştüm. Demek o da üzülüp kırılabiliyordu. Sevdiği birini kaybetmekten korkabiliyordu. Ablam ve zavallı Ayşe ağlamaktan helak olmuştu. Annem ise artık bu dayaklara alışmış olmanın verdiği bir sakinlikle, en ağır darbelerde bile duyarsızlığını korumayı öğrenmişti. Şimdi hayatımda ilk defa gözlerinde büyük bir umut görüyordum. Abimi böylesine canavar bir babanın yanında bile merhametli, kadınlara saygılı bir erkek olarak yetiştirebilmenin verdiği kocaman bir zafer yüreğinden çığlık çığlık yükseliyordu. Demek her zaman oğullar babaların yolundan gitmiyordu. Hatta belki o yolu tersine çevirip bir ailenin makûs talihini bile değiştirebiliyorlardı.
Babam, tek kelime dahi etmeden şaşkınlık içinde usulca odasına geçti. Bense ailemin büründüğü bu karanlık manzaraya daha fazla dayanamıyordum. Arkamdan gelen seslere aldırmadan, evden hızla uzaklaşıp yakınlardaki koruluğa doğru koşmaya başladım. Sanki koştukça yüreğime ağır gelen o korkunç yükten kurtuluyor, içimdeki tükenmişliği aldığım her nefeste bedenimden uzaklaştırıyordum. Kendi acılarımla o kadar hemdem olmuştum ki, bir çift ela gözün beni takip ettiğini bile fark edememiştim. Nefesim kesilmişti. Sanki aldığım o derin nefesler ciğerlerimi şişirmiş, göğüs kafesimi bedenimi yıpratan bir mekanizmaya çevirmişti.
Gözlerimi kapatıp, korkuyla kulaklarımı tıkadım. Nereye gideceğimi kestiremez bir halde bir sağa bir sola savrulup duruyordum. Sanki tüm duyularımı dış dünyaya kapatsam hiçbir şey yaşanmamış olacaktı. Kulaklarım kapatılınca o küfürleri duymayacak, gözlerim o iri cüsseyi görmeyecek, burnum ekşimiş bir yoğurdu andıran o ter kokusunu almayacaktı. Ve ben kendi hayallerimdeki prenses masallarını, ilk çocukluğumun bahtiyar günlerinde yaşadığım gibi içimde tekrar tekrar yaşayabilecektim.
Bu şekilde ne kadar yürüdüm bilmiyorum! Kendi dünyama o kadar dalmıştım ki ansızın önüme çıkan o derin çukuru fark edemedim. Paldır küldür yuvarlanmaya başlamıştım. Durmak için en ufak bir harekette dahi bulunmuyor, sanki bu düşüşe gönüllü teslim oluyordum. İnsan darbelerin en şiddetlisini alınca basit birkaç sıyrık canını acıtmaz oluyormuş demek. Ben de içimdeki yaraların sızısına kapılıp dizlerimdeki ve kollarımdaki acıyı hissetmemiştim.
Gözlerimi tekrar açtığımda boyumu aşan bir çukurun dibini boyladığımı fark ettim. Dizlerimden ve kollarımdan oluk oluk kanlar akıyordu. Yuvarlanmanın bir sonucu olarak yaraların üzeri toprakla sıvanmış, sızım sızım sızlıyor; adeta acılarımı ikiye katlıyordu. Birkaç kez tırmanarak çukurdan çıkmaya çalıştım. Ne yazık ki tutunup yukarı çıkabileceğim en ufak bir cisim görünmüyordu etrafta. Yardım bulma umuduyla var gücümle bağırmaya başladım. Çığlıklarımın arasında bir ses dikkatimi çekti. Bu sesler ağaç yapraklarının hışırtısıyla karışık adım seslerinden başka bir şey değildi.
Başımı merakla çukurun tepesine doğru kaldırdım. Tam tepemde ayağa dikilmiş genç bir delikanlı duruyordu. Yüzü endişe kıvrımlarıyla bezenmiş, gözleriyse tutuk bir şekilde çukurdaki esefli bedenimi tarıyordu. Onu görünce tımarhane kaçkınını andıran bu dağınık hâlimden çok utandım. Üzerimdeki krem rengi, kısa kollu gömlek toza, toprağa bulanmış; eteğimse düşmenin etkisiyle yırtılıp kan revan içinde kalmıştı. Peki ya saçlarım? Karma karışık hâliyle bir örümcek ağı gibi yüzümü sardığını hissedebiliyordum. İçindeki toprak ve ağaç çöpleriyle adeta bir çim adamı andırıyordu.
Oğlan beni öyle savaştan çıkmış gibi görünce istem dışı hafif bir tebessüm etti. Onun bu yersiz gülüşü bir yandan içimi ısıtırken diğer yandan ego ve kin duygularımı tekrar harekete geçirmişti. Öfkeyle yüzüne bakıp, “Ortada gülünecek bir şey var da ben mi göremiyorum? Bu ne saçmalık böyle?” diye ateş püskürdüm. O ise benim aksime zarafetinden ödün vermedi. “Yardıma ihtiyacınız var galiba!” diyerek olması muhtemel bir münakaşanın önüne geçmeye çalıştı. Ama ben kızmıştım bir kere, sözlerimle onu haşlamadan bırakır mıydım hiç? “Yardıma ihtiyacınız var galiba da ne demek? Hiç ihtiyacım olur mu? Ben aslında ip atlayıp top oynuyordum. Oynamak için de bir aptal gibi bu çukuru seçtim!”
Bu sözlerim onu daha da güldürmüştü. Kollarını birbirine bağlayıp imalı bir bakış attı. Belli ki o da laf cambazlığıma karşılık vermeye hazırlanıyordu. “Yaa! Öyle mi? Demek oyun oynuyordunuz. O halde ben sizi rahatsız etmeyeyim. İyi günler!” Dudakları çocuksu bir masumiyetle açılmış, sevimli dişleriyse batmaya hazırlanan güneşin altında pırıl pırıl parlıyordu.
Beni endişelendirmek için arkasını dönüp niyetlenmiş gibi bir adım attı. Adım gibi biliyordum beni korkutmaya çalıştığını; ama yine de “Gitme!” demekten kendimi alamadım. Kararsız ve titrek sesimi duyar duymaz tekrar yüzünü bana döndü. Bıyık altından gülerken gözlerinde bana tüm acılarımı unutturan o güzel şefkat kırıntılarını görebiliyordum. Bu bakışlar içimde buz tutmuş tüm benliğimi harekete geçiriyor, adeta beni yeniden hayata döndürüyordu.
Çukura bir göz gezdirip koşar adım oradan uzaklaştı. Beni burada bıraktığını düşünme ihtimaline bile tahammül edemiyordum. Neyse ki çok bekletmeden kalınca bir halatla geri döndü. Halatı küçük kamyonetine bağladı ve bir ucunu da bana uzattı. Oldukça zayıf ve çevik olduğum için birkaç dakikada çukurun ağzına ulaşmıştım. Ben halata sımsıkı tutunurken kollarıyla belimi kavradı ve var gücüyle beni yukarı çekti. Sonunda çukurdan kurtulmuştum. Gözlerimi ondan kaçırıp, mahcup ve gururlu bir edayla teşekkür ettim. Dudaklarına yayılan o samimi tebessümü gizlemeye gerek duymadan, “Bir önemi yok!” diye karşılık verdi.
Gözlerini, kollarımda ve dizlerimde gezdirdiğini fark ettim. Rahatsız olduğumu hissettirerek saçlarımı sol omzumun üzerinde topladım. Perçemlerimin yüzümdeki morlukları ve yaraları örteceğini umuyordum. Burnumdan sızan kanları parmaklarımın üzeriyle kapatmaya çalıştım. Babamdan haksız yere yediğim o darbeleri böyle sefil bir şekilde gizlemeye çalışmak genç kızlık gururumu öyle çok incitiyordu ki. Bu kırgın hallerimi fark etmişti ve beni daha fazla rencide etmemek için en ufak bir soru dahi sormadı. Başımızı kaldırmaksızın bir süre sessiz kaldık. Sessizliği ilk bozan yine o oldu.
“Yaraları temizlememiz gerek; yoksa mikrop kapabilir!” Haklıydı da! Sabahtan beri yerlerde debelenip durmuştum. Enfeksiyon kapmam içten bile değildi. Bana şefkat göstermesini istemiyordum; özellikle de bu şefkat merhamet duygusundan kaynaklanacaksa acı içinde kıvranmayı tercih ederdim. Bu utandıran ilgiyi savmak ve zaten yeterince kırılmış olan onurumu daha fazla incitmemek için, “Ben eve gidince hallederim; zaten birazdan hava kararır!” diyerek teklifini reddettim.
Hilal kaşları öfkeyle gerildi. “Bu şekilde eve gitmen doğru olmaz!” Bana itiraz etmesi oldukça canımı sıkmıştı. Başımı kaldırıp, “Sen ne karışıyorsun?” der gibi hiddetle gözlerine baktım. O ise bu tavrımı görmezden gelerek sözlerine devam etti. “Kamyonette ecza kutusu var. Biraz beklersen hemen pansuman yaparım.” Cevap vermeme bile fırsat vermeden hurdadan hallice, küçük kamyonetine hızla yöneldi. 2 dakika sonra soluğu tekrar yanımda almıştı. Elindeki plastik, siyah kutuyu açıp içinden tentürdiyot ve pamuk çıkardı. Bana pansuman yapmasını istemiyordum; hatta doğruyu söylemek gerekirse hiçbir erkeğin ne maksatla olursa olsun bana dokunmasına tahammülüm yoktu.
Duraksamasını fırsat bilip hızlı bir hamleyle elindeki malzemelere uzandım; fakat niyetimi anlar anlamaz onları çekip aniden arkasına sakladı. Bu tavrımdan hoşlanmamıştı. Kaşını kaldırıp, bana azarlar gibi bir bakış attı. Böyle ergensi davrandığım için kendimi kötü hissediyordum; ama meczup gururum, oldu bitti erkeklerden gelecek yardım ve ilgilere direnir ve ilk fırsatta her yaklaşanı bir fırtına gibi savurup tüketirdi.
“Neden bu kadar sabırsızsın?” dedi kırgın gözlerini yüzümde gezdirirken. “Sadece sana yardım etmeye çalışıyorum. Bunda kötü olan ne?” Serzenişlerinde çok haklı olduğunu bildiğim halde öfkelenmiştim. “Ben yardım istemiyorum; kendi işimi kendim hallederim. Bu zamana kadar yanımda siz yoktunuz!” Yüzünde alaycı bir ifade dolaşmaya başlamıştı. “Ha öyle mi? Biraz önce gördük!” Üst dişlerimi dudaklarıma bastırıp, kırılgan gözlerine ters ters baktım.
“Sen ne demeye çalışıyorsun?” Eliyle işaret parmağını kaldırıp bir sus işareti yaptı. Benimle tartışmak gibi bir niyeti olduğunu düşünmüyordum. Hırçın mizacım, bu en basit iyiliği bile gözünde büyüttükçe büyütüyor; yersiz zamanlarda sert tepkiler göstererek başımı belaya sokuyordu.
Bana doğru uzanıp büyük bir dikkatle dudağımdaki yarayı temizlemeye başladı. Sıvının etkisiyle yüzüme köz yapışmış gibi bir acı hissettim. Yangıdan gözlerimden birkaç damla yaş süzülmüştü. Durumu fark edince işaret parmağının kemiksi dokusuyla zarif bir şekilde gözyaşlarımı sildi. Bu hareketi biraz önce yediğim onca dayaktan daha ağır gelmişti bana. Başımı omzuna yaslayıp doya doya ağlamak geldi içimden. Ne kadar tuhaftı değil mi? Bir erkeğin açtığı yaraları, başka bir erkek sarıp iyileştiriyordu. Hem de benim bitmek tükenmek bilmeyen öfkeme rağmen!
Yıllarca babamdan hiç şefkat görmemiştim. Saçlarımdan yerlerde sürümüş, balyoz gibi sert elleriyle bedenimde kırıp morartmadık yer koymamıştı. Bir insana dayanıp güvenmek… Acaba ruhumdaki onca yara bereye rağmen yapabilir miydim bunu? Tutabilir miydim beni sarıp sarmalayacak o güvenilir elleri?
Tüm erkekler aynı derdim onu tanıyana dek. Şimdiyse geç keşfettiğim bazı gerçekler kulaklarımda hafif meltemler bırakarak dolaşıyordu. Döven, kıran, yaralayanlar olduğu gibi; koruyan, iyileştiren, seven erkekler de vardı. Yaralarını sararken yağmur yağmur bakan da… Gözyaşlarını silerken zarif bir çiçeğe dokunur gibi hassas davranan da…
Kendi kendime kızmaya başladım o günlerde. Neler düşünüyordum ben böyle? Daha ne kadar tanıyordum ki onu? Hemen böyle peşin hükümlere nasıl varabilmiştim? Sadece bana yardım etmeye çalışmıştı oysa. Onun yerinde kim olsa bu kadarını yapardı herhalde. Sonuçta genç bir kızdım ve bu tekinsiz yerde sahipsiz bırakılmam kalbi olan herkesi vicdanî anlamda rahatsız ederdi.
Duygu karmaşası içindeydim. Bu kadar kısa zamanda kafamı allak bullak ettiği için istem dışı ona kızdım. Şimdiden tüm duygu dünyamı İstanbul’un köprü trafiğine çevirmişti. Bu koruluğa böyle genç bir delikanlı yerine yaşlı bir adam ya da olgun bir kadın gelemez miydi? Böylesi ikimiz için çok daha az tehlikeli olurdu herhalde.
Ben bu düşüncelere dalarken o çoktan yaralarımı temizlemiş; sargı ve bantlarla durumu kontrol altına almayı başarmıştı. “İşte bu kadar!” deyip sargı malzemelerini özenle yerine yerleştirdi. Tüm bu işlemleri yaparken o kadar düşünceli davranmıştı ki en ufak bir taciz hissini aklımdan dahi geçirmemiştim.
Ayağa kalktım. Yavaş yavaş yürümeye başladım. Sanki aklım başımdan gitmişti. Nemli gözlerimi bir noktaya dikmiş adeta bir ruh gibi dolaşıyordum ortalıkta. Kamyonetini orda bırakıp peşimden gelmeye başladı. Bense her adımını kuş cıvıltısı dinler gibi sükûnetle dinliyordum. Bu yabancı delikanlının ayak sesleri bile bana ayrı bir huzur ve güven veriyordu.
Hava çoktan kararmıştı. Bu saatte gelişimin açıklamasını nasıl yapacağımı hiç düşünmeden sakin adımlarla eve ulaştım. Zihnim allak bullak olmuştu. Nerden çıkmıştı karşıma? Hem de bu hâldeyken… Bu delikanlıyla biri beni görse olmadık laflar uydurmaz mıydı? Ne de olsa bekar bir kızdım; bu güzelliğimle çirkin bakışları ve kıskanç düşmanları mıknatıs gibi üzerime çekmekten kurtulamıyordum. Onlara bekledikleri fırsatı vermek en son isteyeceğim şeydi.
Kendime saçmalama dedim. Neler düşünüyordum böyle? El alem ne derse desin! Kimseyi memnun etmek gibi bir derdim yoktu. Hayatımın ipleri yalnız bendeydi ve hep de öyle kalacaktı. İnsanların sözlerinin ve davranışlarının bu hakimiyeti engellemesine izin veremezdim. Kimsenin beni sevmesine ya da takdir etmesine ihtiyacım yoktu. Kendimi seviyordum ve bu hâlimle de yeterince mutluydum. Belki de yalnızlığımın en bariz sebebi de buydu? Her an ihanet bekliyordum ve bu durum yapıcı ilişkiler kurmamı engelliyordu.
Acaba bu saatte, bu ıssız korulukta ne işi vardı? Bir kızla buluşmak için gelmiş olabilir miydi? Belki de onların görüşmelerini bölmüş, hızlı adımlarımla muhabbetlerine limon sıkmıştım. “Offf!!” Bana ne tüm bunlardan. Neyime gerekti? Tanımadığım bir kişinin burada ne işi olduğunu sorgulamak bana mı kalmıştı? Nerdeyse adını bile bilmediğim bir erkeği, olmayan birinden kıskandığımı düşünecektim. Zihnim sorulardan ve düşünceler bitap düşmüştü. İçten içe kendi kendimle kavga ederken, yol boyunca ikimiz de tek kelime bile etmemiştik.
Artık evime varmıştım. Bu tek katlı, fakir bina beni zerre kadar utandırmıyordu. Onun zengin ya da fakir olmasının ve beni aşağılamak amacıyla evimi süzmesinin zerre kadar önemi yoktu. Parayla pulla var olmaktansa, çarıklı bir kız olarak dolaşmayı tercih ederdim. Kimseye göstermeye yelteneceğim sahte bir yüzüm olmamıştı ve paranın etkileyemeyeceği nadir insanlardan biri olduğumun bilincindeydim. Bir marka değildim ve olmak gibi bir derdim de söz konusu olamazdı. Sonuçta parayı bastırdıktan sonra alınamayacak hiçbir marka yoktu. Ben satılık değildim; en büyük gücümü ve özgürlüğümü bu tamahsızlıktan alıyordum. Düzene ve para için birbirleri harcayan onca insana kafa tutabilecek o basireti, zerre şüphe olmaksızın içimde hissedebiliyordum. Benim için bundan daha önemli ne olabilirdi ki?
Merdivenleri usulca bir bir çıkmaya başladım. İçeri girmek üzereyken en azından ona bir teşekkür borçlu olduğumu hatırladım. Ellerimi mahcup bir şekilde iki yanıma bıraktım. Tedirgin ve utangaç bir halde, karanlığın gölgelediği yüzüne bakıp, “Sağ ol!” dedim. Hayal kırıklığına uğramıştı. Kırgın ve küskün bir çocuk edasıyla, “Önemli değil!” diye karşılık verdi. Hiçbir şey söylemeden arkamı dönüp duyarsızca içeri girdim.