Hayal kırıklığına uğramıştı. Kırgın ve küskün bir çocuk edasıyla, “Önemli değil!” diye karşılık verdi. Hiçbir şey söylemeden arkamı dönüp duyarsızca içeri girdim. İçeri girmemle tüm bakışlar bana çevrilmişti. Aynı duyarsız ve yorgun hâlimle tepki vermeksizin odama yöneldim. Bu tavrım babamı daha da öfkelendirmişti.
O gür sesiyle, “Neredesin sen?” diye haykırdı. Korkmuyordum! Dövecek miydi? Dövsün! Öldürecek miydi? Öldürsün! Yorulmuştum artık her şeyden. Ne olacaksa olsun! Olsun da her şey bitsin bir an önce. Sessizliğim onu sanki daha da kudurtuyordu.
Büyük bir hiddetle bana yöneldi. Kılımı dahi kıpırdatmamıştım. Nasıl olsa alışkındım bedenime inen sert ellerine ve korkunç nemrutsu ayaklarına. Duyarsızlaşmıştım artık! Ağlamak gelmiyordu içimden. Hayatımın vazgeçilmez prosedürleri hâline gelmişti bu küfür ve harcayışlar. Annemin durumu da benden daha hallice değildi ne yazık ki! Kendisine gelince susup ibretlik hâline duyarsız duyarsız katlanır; söz konusu biz olduğumuzda da aslan kesilirdi babamın karşısında. Yine aynı şey olmuştu. Dayak yemek pahasına öne atılmıştı işte.
“Yeterince dövmedin mi? Öldürecek misin onu?” Babam, bu sözler karşısında okkalı bir küfür savurdu ve onu eski bir eşya gibi kenara itekledi. “Çekil be kadın!” Annem yeniden, “Uzak dur!” diye haykırdı. Kapı açılmıştı. O kadar yorgun ve duyarsızdım ki dönüp arkama bakacak kadar bile hâlim kalmamıştı. Babamsa onca dayak ve hırpalamadan sonra bile enerjisini kaybetmemiş, ağza alınmayacak küfürlerle eve tiksindirici köpükler saçmaya devam ediyordu. “Karışma sen! Suçunla otur!”
Annem, hüzünlü gözlerle beni süzüyor; morluklar içindeki yüzüme, param parça olmuş eteğime dikkatle bakıyordu. Babam tekrar, “Bu saate kadar neredeydin kız; konuşsana!” diye kükredi. Ablam ve abim sesler dışarı çıkmasın diye hemen kapıyı kapattı. Beni aramak için dışarı çıktıklarını o an fark ettim.
Ablam yutkunarak, “Biz onu her yerde aradık ama…’’ diye soludu. Sözünün devamını getiremiyordu. Abim öne atılıp, “Evet, onu dışarda bulamadık! Yaralarına baktırmak için sağlık ocağına gitmişti. Sağ olsun arkadaşı bize haber verince yanına gittik. Yaralarını tedavi ettirip, hep birlikte geri döndük.”
Babam yüzümdeki bantlara ve kolumdaki sargılara bakıp söylenilenlere inanmış bir vaziyette biraz olsun sükûnete kavuşmuştu. Elini ters bir hareketle sinek kovar gibi omzunun üzerinden silkeledi. Ekşiyen, biçimsiz, geniş suratı nefret kıvrımlarıyla belirginleşmişti. “Ne hâliniz varsa görün! Onun gidişiyle herkes derin bir oh çekti. Abim, omzuma dokunup, “İyi misin?” diye sordu. Ona verecek bir cevabım yoktu. İyi miydim gerçekten? Bir şey demeden aynı yorgun tavırla odama döndüm. Ablam da peşimden gelip hemen yanıma oturdu. Onun da yüzü morluklar içindeydi.
Bana dönüp, “Nazar çok korkuttun bizi. Bu saate kadar nerelerdeydin? Aklım çıktı meraktan!” diye söylendi. “İyiyim abla, buradan biraz uzaklaşmaya ihtiyacım vardı. Yalnız kalmak istedim işte!” Gözleriyle kollarımdaki sargıları işaret ederek, imalı bir şekilde beni sıkıştırmaya devam etti. “Peki ya bu sargılar?”
Ona gördüğüm delikanlıyı anlatmak istiyordum; fakat sonra bunun yersiz bir davranış olacağını düşünüp vazgeçtim. Nasıl olsa onu bir daha göremeyecektim, bu yüzden anlatmanın da pek bir gereği yoktu. Ablam, uzun sessizliğimden işkillenmişti. “Sargılar diyorum!” diye sözünü yineledi. Bıkkınlığımı belli eden bir ifadeyle, “Sağlık ocağında temizleyip sardılar!” diyerek karşılık verdim. Ablam beni çok iyi tanıyordu. Kızdığımda gözüm bir şeyi görmez; değil sağlık ocağına gitmeyi, su içmeyi bile akıl edemezdim.
Konuyu kapatmak için inanmış gibi görünmeye çalıştığının farkındaydım. “İyi bari!” dedi tuhaf bakışlarını üzerimde gezdirirken. Artık sorgu sual işini bıraktığını düşündüğüm bir esnada sözleri beni kıymık gibi yeniden diken üstüne düşürdü. “Babam, evden öyle fırlayıp gidince çok sinirlendi.” Alaycı bir şekilde gülümsedim. “Tamam, bir daha ki sefere iyice hıncını alana kadar bekler, bir yere gitmem(!)” Aynı alaycı gülümseme ablamın yüzünde de belirdi. “Haklısın! Yaşadığımız hayat değil! Keşke şöyle hayırlı bir kısmetim çıksa da şu evden bir an önce defolup gitsem! Ardıma bile bakmam inan!”
Sözlerine inanamıyordum. Evet! Evimizde ciddi huzursuzluklar ve tantanalar olduğu bir gerçekti; fakat sırf bu yüzden evlenmek akıl kârı bir iş değildi elbette. Onu rahat bırakmak istemiyordum. Hatasını anlaması benim için önemliydi. O kadar farklıydık ki ne zaman konuşmaya kalksak aramızdaki bu düşünce uçurumu, ikimizi de esir alır; uyumlu bir muhabbetin önüne yorucu bir set çekerdi. Bense ablamın beni anlayacağını umarak düşüncemi olabilecek en beylik sözlerle taçlandırırdım. Ve maalesef birbirimizi anlamadan hararetli bir tartışmayı inşallahlarla maşallahlarla kapatır; anlaşılmaz ilişkimize bu farklıkları görmezden gelmeye çalışarak devam ederdik. İşte yine tartışmanın fitilini ateşleyen kıvılcımlı sözlerini ortaya atmıştı. “Hayırlı kısmet!”
“Kocaya varırken kısmetin hayırlı olup olmadığını nerden bileceksin? Bu karpuz mu ki eline alınca üçgen dilim kesip tadına bakasın?” diyerek ona vurucu darbeyi hesapsızca indirdim. Şaşırmıştı. Aslında beklediği bir karşılıktı sözlerim. “Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak var işin sonunda.” dediğimde yüzünün hafifçe gerildiğini, bakışlarının benden uzaklaştığını hissettim.
“İyi de iyi huylu adam anlaşılır be Nazar!” diyerek şahsına münhasır edasıyla karşılık vermekte gecikmedi. “Bu ilçe de şu babamın şirretliğini bilmeyen mi var?”
“Bilseler ne olacak? Babamın yüzüne konuşmayı bırak, korkudan arkasından bile laf edemiyorlar.” O da sözlerimde ne kadar haklı olduğumu biliyordu. Babam zalimliğiyle ün yapmış, birçok insanın çekindiği bir adamdı. Onla dalaşmak buranın insanını ürkütür, edepsizliklerine susmalarına sebep olurdu. Yapması muhtemel ayarsızlıkları düşündüklerinden midir bilinmez; babamın selamı bile alınlarını terletmeye yeterdi.
“Hem herkes gelen dünürcüye kötü deyip başına göz göre göre bela alır mı? Duyulmasından korkup susuyorlar, bunu sen de biliyorsun!” Sözlerim yüzünün kırmızısını ve teninin kırışıklığını daha da arttırmıştı. Ellerini kaygıyla açıp, “Ne yapalım peki?” diye sordu. Elbette yanıtım gecikmeyecekti.
“Oku abla! Oku… Bir erkeğin arkasına sığınma! Erkeğe güvenip bir dağ sanıyorsunuz; sonra da güvendiğiniz dağlar bir bir elinize geliyor. Bak İpek Öğretmen’e, anasız babasız okumuş. Yetimhanelerde büyümüş ama dimdik ayakta. Ne kadar da hâlinden memnun; güçlü, bilgili görmüyor musun? Gerçekten emek verip, çalışır çabalarsak çok güzel yerlere gelebiliriz. Hayatımızı güzelleştirmek, en iyi hâle getirmek bizim elimizde! Allah kaderimizi yazarken, bizleri eli kolu bağlı bırakmamış; akıl ve irade vermiş! Yalan mı?”
Ne kadar da cüretkâr konuşmuştum öyle. Severdim ben, büyük büyük üstten konuşmayı. Ne de olsa güçlü bir kızdı Nazar! En sert rüzgârlara karşı bile kale gibi dimdik durur; kimseye boyun eğmezdi. Acından ölse kolunu keser yer; köhne vicdanlara minnet etmezdi. En çaresiz hâlinde bile sert duruşundan, serkeş bakışlarından ödün vermez; deli yüreğinin dağları bile dize getireceğini küstahça düşlerdi.
Diyorum ya! Deliydim işte! Cesaret ruhumda sinsi bir yılan gibi kol geziyor; zehri ise kanımda ateş olup ince bedenimi pare pare küle döndürüyordu. Nerden bilecektim kaderin beni insafsız bir sevdanın kurbanı edeceğini ve tüm duygularımı adaletsiz, kara mahzenlerde zincire vurup içten içe çürüteceğini. Meğer pabuç pahalıymış. Konuşarak olmuyormuş hiçbir şey! Dinsizin hakkından imansız gelir derler ya! Hem de ne imansız… İşte öyle hoyrat, öyle deli bir rüzgardı beni bekleyen.
“Haklısın! Ama okumuş olsan bile kötü bir eşe düşmeyeceğinin yine bir garantisi yok ki!” Peş peşe döküldü dudaklarımdan incili, şirin dizeler. “İyi bir eşe sahip olmak için okunmaz abla. Vatanına, milletine hizmet etmek için okunur! Kendi ayaklarının üzerinde durmak için okunur! Hayat sana çelme taktığında düştüğün yerden, tek başına daha güçlü bir şekilde doğrulmak için okunur. Şu hayatta bir kadının birçok rolü var; anne, eş, evlat, kardeş… Ama her şeyden önce insanlık rolü… İnsan dediğin hep düz, çiçekli yollarda yürümez, bazen dikenler çıkar karşısına, sert taşlar… Bir başkasının sırtına binerek ne zamana kadar kendini bu engellerden koruyacaksın? Yara da alsan ayağa kalkıp gerekirse tek başına her şeyin üstesinden gelmekten gocunmamalısın!”
Ablamın dudakları alaycı bir şekilde kıvrıldı. Gözleri acıklı bir bakışın kisvesine düşmüştü yine. “Ne güzel konuşuyorsun!” Derin bir nefesi ciğerlerine indirirken, koyacağı yeri bile bulamayan, zayıf elleri omzuma dokundu. Başımı hissizce omzuma çevirdim. “Keşke hayat her zaman bu şansları sunsa.” Sunmayacaktı. Sunmasını umut etmek de benim için anca boş bir hayal, budalaca bir beklenti olurdu zaten. “Umarım bacım her şey gönlünce olur.” dedi umutsuzca. Sanki hissetmişti olacakları. Ablam zeki bir kızdı ne de olsa. Gönül gözü açık derler ya, tam da o cinsten.
Yüzümü düşürdüm; ama güçlü duruşumdan, dik omuzlarımdan asla taviz vermedim. Ağlamayı unutmuş, asi bir savaşçı gibiydim. Ve en büyük savaşım da kendime karşıydı.
Bir süre sessiz kaldık. Sonra ışığı kapatıp, yatağıma girdim. Elimde olmadan, “Acaba ben nasıl biriyle evlenmek isterdim?” diye düşünmeye başladım. Gözlerimi kapatmamla hayalime Mehmet’in yüzünün gelmesi bir oldu. Beyaz bir yüz, ela gözler, koyu kahverengi saçlar, her an tebessüm edecekmiş gibi duran zarif dudaklar… Gülümsediğinde ortaya çıkan ne kadar da tatlı bir gamzesi vardı yüzünde. Ruhumu kuşatan duygular tenime haylazca girmiş, yüreğime hayallerimin şiirini okuyordu sanki.
Bir anda irkildim. Kendi kendime çok kızıyordum. Daha yeni tanıştığım birini nasıl bu kadar düşünebilirdim? Biraz önce söylediklerimle ne kadar çeliştiğimin farkında olmak beni utandırmış ve bir o kadar da kızdırmıştı. Her şeyi zihnimden atmak istedim. Onu bir daha görmeyecektim ve konuşmayacaktım; çünkü benim tek amacım okumaktı. Kendimi, annemi ve kardeşlerimi o adamın zulmünden kurtarmaktı. Bunun için üniversite sınavlarına olabildiğince çalışacak ve başarılı olacaktım. Bu benim kendime ve sevdiklerime yapacağım en büyük iyilikti. Aradan haftalar geçti; mevsim sonbahara dönüyordu ve ben derslerimde başarılı olmak için deli gibi çalışıyordum. Babam, okumamdan hiç memnun değildi; ama komşu kızlarından okuyanların, iyi meslekli kısmetler bulduğunu görünce eğitimime engel de olmuyordu. Doktor ya da avukat bir damat onun da ilçedeki karizmasını arttırırdı ne de olsa. Ben nasılsa bostandaki ve evdeki işleri de fazlasıyla yapıp anneme yetişiyordum. Yani bu konuda da gözü arkada kalmıyordu. Hâl böyleyken meyve veren ağacı taşlamak onun gibi fırsatçı ve hesaplı bir adama yakışmazdı.
Dalgındım. Kendimle ölesiye savaştığım halde o kopkoyu geceyi ve bana şafağı erken getiren yürekli delikanlıyı unutamıyordum. Ne kadar düşünmemeye çalışsam da kendimi, zihnimin kuytu köşelerinde Mehmet’i düşlerken buluyordum. Kimdi, neyin nesiydi? Adını sormak bile gelmemişti aklıma. Onunla çok başka bir yerde, çok farklı koşullarda tanışmak isterdim. Her şeyin daha özel ve iyi olabileceği bir yerde… Bu arzu içimi delicesine kemiriyordu.
Ben düşüncelerimin ve heveslerimin sıtmasına tutulmuşken; kader birbirine ırak olan aşinasız yollarımıza hatırlı ilmekler atmaya çoktan başlamıştı. Meğer beklediğim o özel görüşme hiç de uzakta değilmiş. Kaderimin meczup sillesi, beni ummadığım bir anda kavak yellerinin estiği coşku dolu yüreğimden yakaladı ve ben sessizce, uzaktan bu tokadın tatlı acısını yaşamaya koyuldum.
Şehir merkezine birkaç kitap almak için gitmiştim. O kitapçıları uzun uzun keyifle dolaştım. Sonunda beğendiğim tarzda birkaç kitap buldum ve daha önceden araştırdığım test kitaplarını da alıp elimde poşetlerle otobüs durağına gittim. Aracın gelmesine epeyce zaman vardı. İçim kıpır kıpırdı. Güneş bu güzel şehri, bu şirin sonbahar gününde ne kadar da samimiyetle kucaklamıştı böyle! Kıyı boyunca biraz yürümeye karar verdim. Deniz eşsizdi. Karadeniz’in özgürlüğü haykıran çok güçlü bir enerjisi vardı. Dalgalar kıyıyı tokatlarken içimde oluşan tatlı heyecana engel olamıyordum. Göğün maviliği denizinkiyle kucaklaşıyor, yanağıma esen meltemler tenime pembe bir renk katıyordu. Yaşam enerjimiz yeşillik, deniz ve yağmurlarla hep güçlü kalırdı. Belki de mizacımızın keskinliği de hep bundandı kim bilir?
Birinin arkamdan, “Nazaaar!” diye seslendiğini duyuyordum. Hemen arkamı dönüp bu tanıdık sese yöneldim. Karşımda gördüğüm kişi Mehmet’in ta kendisiydi. Ama burada ne arıyordu? Merak içime pireler düşürürken, yüreğimde sıcacık bir duygu hissettim ve istem dışı gülümsedim. Sonra bu rahat davranışımdan utanıp tekrar ciddi bir havaya büründüm.
“Seni burada görmeyi beklemiyordum.” dedi soluğunu dizginlemeye çalışırken. Alnında biriken terler, şakaklarında dolaşıyordu. Beni heyecanlandıran gülüşü, yüzüne bir muska gibi yapışmış; efsunlu gözleriyle aynı ritimde eşsiz bir şarkıyı fısıldıyor gibiydi. Vakarlı bir edayla, “Bende!” dedim. Tabi ki ergen, heveskâr kızlar gibi lakayt tavırlarla yakınlık gösteremezdim. Ne de olsa o bir yabancıydı. Benden çok büyük bir alaka göremeyeceğini anlaması gerekiyordu. Mesafeli tavrımı umursamayarak, “Ustam bazı alet ve malzemeleri almam için gönderdi. Tesadüfen seni gördüm ve bir selam vermek istedim!” dedi.
Üzerine istemsizce göz gezdirdim. Lacivert tulumu bazı boya izleriyle lekelenmiş, elleriyse yağ ve inşaat macunlarının eseri olarak, yüzlerce kere silinse bile geçmeyeceğini tahmin ettiğim koyu bir tabakayla kaplanmıştı. Kolları tıpkı benimkiler gibi morluk ve yaralarla doluydu. Tüm bu görüntü onun tamir ve boya işleriyle uğraştığının en büyük kanıtı gibiydi. Yaptığı işin oldukça zor ve meşakkatli olduğunu biliyordum. Çok dokunaklı ve hassas bakışlara sahip olan bu delikanlının, böylesi bilek ve maharet gerektiren bir işte çalışması beni ister istemez şaşırtmıştı. Tavırları öyle yumuşak ve zarif duruyordu ki, bir askısı dışarı kaymış tulumunun ve nasırlı ellerinin şahitliği olmasa, onun ancak bir sanatkâr olacağını düşünürdüm.
Bakışlarımı fark etmesini istemiyordum. Yeniden kitaplarıma odaklanıp, gözlerimi kaçırdım. “Tesadüfün böylesi!” dedim bu duruma kayıtsızmışım gibi davranarak. Bana imalı bir gülücük atmakta gecikmedi. Bu serkeş hâline rağmen karşımda durmaktan çekinmiyordu. Oysa benden hoşlandığına nerdeyse emindim. Karşımda mahcubiyet duyacağını düşünmüştüm. Hatta işçi tulumundan utanması; boya ve yağ lekeleriyle hemdem olmuş nasırlı ellerini gizlemesi gerekirdi. O ise bu durumu takmamış; en doğal hâliyle utanmaksızın karşımdan tebessüm ediyordu. Onun bu duruşunun beni içten içe çok etkilediğini itiraf etmeliyim.
Bir insanın kendine ve yaptığı işe saygı duyması harika bir karakterin ön habercisi sayılırdı. Asla kimseyi hor görmezdim, insanlar benim için eşitti. Onlar ne paralarıyla göklere çıkardı gözümde ne de fakirliğiyle ayak altına düşerdi. Böyle biriydim ben de… Yüksekten uçana gıptayla bakmaz; alçağa düşene ah vah etmezdim. Rüzgârın estiği yerde mutlu olmayı bilir ve sahip olduğum mütevazi şeylerle hayata göz kırpardım. Memnun hâli ve dik duruşu onun da benden çok farklı olmadığının en önemli göstergesiydi.
“Sen ne için gelmiştin Nazar? Merkeze geldiğini pek görmüyordum.” Senli benli konuşması hoşuma gitmişti. Samimi görüntüsü, neşeli bakışları onu daha da içten bir havaya büründürüyordu. İçi içine sığmazken attığı bu çapkın bakışları, yüreğime tarifsiz bir ürperti veriyordu ve ben bu kadar gerçek bir insanla karşılaşmanın müthiş heyecanını yaşıyordum.
“Kitap almak için gelmiştim.” dedim meraklı gözlerine utangaç bakışlar atarken. Birden adımı haykırışı zihnimde şimşekler çaktırdı. Konuyu dağıtmaksızın, “Sen benim adımı nerden biliyorsun? Tanıştığımızı hiç hatırlamıyorum?” diyerek onu köşeye sıkıştırmaya çalıştım. Utangaçlığını gizlemeksizin gülümsedi. “Sen beni tanımıyorsun; ama ben daha önce de seni defalarca görmüştüm. Hatırlarsan Nuri’yle beraber okulunuza boya ve tamirat işleri için gelmiştik. İşte ilk orda gördüm seni. Yanından geçerken, bir arkadaşın elinde çayla, ’Nazar, kaç şeker alırsın?’ diye sormuştu. Sende, ‘iki!’ demiştin gülümseyerek.”
Beni takip etmesi gururumu okşamıştı. Etrafımız kızlarla örülü bir duvarı andırırken bile, bana dikkat etmiş ve yüzümü zihnine kazımıştı. Alaylı bir şekilde tebessüm ettim. “Evet, hafızan oldukça iyi; ama dikkatin hafızandan daha iyi anlaşılan. 560 kızın arasından beni fark etmiş ve hem adımı hem de yüzümü ezberlemişsin.” Ona imalı bir şekilde güldüm. Utanarak gözlerimin derinliklerine mahcup mahcup baktı. “Ben unutmak istedim; sen bana kendini unutturmadın!”
Sözlerinin nereye vardığını anlamıştım. Bakışları ve iması benden etkilendiğine dair bir itiraftı şüphesiz. Konuyu derinleştirmek istemiyordum. Şu durumda anlamazdan gelmek en iyisiydi. Yalancıktan bir şaşkınlıkla, “Öyle mi?” demekten kurtulamadım. Konu beni yakıp kül eden bir noktaya erişmişti ve içimdeki utangaçlığı yenemiyordum. Başını eğip elindeki ağır poşetlere odaklandı.
“Ben senin adını hâlâ bilmiyorum.”
“Adım Mehmet.” Bana samimiyetle elini uzattı. Oldukça iyi bir niyetle yaptığı bu hareketi başımı çevirerek görmezden geldim. Kaçırdığım gözlerimi fark ettiğini bildiğim halde, “Memnun oldum Mehmet!” demekle yetindim.
“Otobüsün gelmesine 15 dakika var. Şu bankta oturalım mı, ne dersin?” Kabul edip etmeme konusunda kararsızdım. Birkaç saniyelik duraksamadan sonra, babamdan dayak yeme pahasına teklifini kabul ettim. Birlikte yakınlardaki banka geçip oturduk. Ellerimdeki kitapları göğsüme bastırmış; utangaç ve tedirgin bir halde saatimi kontrol ediyor, bir an önce otobüsün gelmesini arzuluyordum. Ne zordu onun bu kadar yakınında olmak! Bir yanım bu anın ebediyen sürmesini istiyordu; diğer yanımsa ondan kaçarcasına uzaklaşmak için fırsat kolluyordu.
Saatime baktığımı görünce gülümseyerek, “Benden bu kadar çabuk mu sıkıldın?” diye sordu. Yanlış anlaşıldığımı düşünüp telaşlanmıştım. Ne yazık ki bu telaşım da onun gözünden kaçmadı. “Hayır, olur mu öyle şey?” deyip durumu düzeltmeye çalıştım. Dudaklarımın titremesine engel olamıyordum. İçimde kocaman bir yangın çıkmıştı sanki. Kulaklarıma kadar kızarmıştım. Onun da benden aşağı kalır bir tarafı yoktu. Heyecandan elini kolunu koyacak yer bulamıyor; adeta bir konu bulmak için karşımda çırpınıp duruyordu. Ellerimdeki kitaplara dikkatle baktığını fark ettim. “Ne aldın?”
Rahat olmaya çalışarak kitaplarımı gösterdim. “Bunlar şiir kitapları, bunlar test kitapları, bunlar da renkli kalemler…” Telaşımı gizlemek maksadıyla da olsa, kitapları sayıp dökmem hoşuna gitmiş olmalıydı. Yüzünde beliren gamzeleri ve bebek dişleri bir anda seğirdi. Dudakları zevkle kıvrılmış, gözleri manidar bir şekilde ellerime yönelmişti. Sağ eliyle ön perçemini zarifçe arkaya itip, “Şiir kitapları mı?” diye sordu.
“Evet, sever misin?”
“Çok severim.”
Şiirden hoşlandığını duymak beni oldukça etkilemişti. Okullu değildi. Oldukça yorucu olduğunu bildiğim bu işle uğraşırken, edebiyata bu kadar ilgi duyması beni aynı zamanda şaşırtmıştı. Gözlerimi bir açık arar gibi gözlerinde gezdirdim. “Hangi şair?” diye sorduğumda sesimdeki güvensizliği fark etmiş gibi kasıldı. “Sezai Karakoç” Yüzünde açan o sıcak tebessüm beni biraz afallatsa da konuşmayı seyrinden uzaklaştırmadım.
“Güzel tercih!” Onun gerçekten Sezai Karakoç ve şiirleriyle ilgilendiğinden emin olmak istiyordum. Kaçamak bir soru, bana gerçek düşüncelerini getirecek ve eğer yalan söylüyorsa da mahcup etme pahasına maskesini düşürecekti. “En çok hangi şiirini seviyorsun?” diye sorduğumda; hiç düşünmeden, “Mona Rosa.” diye cevap verdi. Hazırcevaplığı tamamen şüphelerimi gidermemişti. Acaba karşıma çıkmadan önce bu anı prova etmiş midir diye düşünmekten kendimi alamadım. Belki de doğaçlama davranmıyor; önceden konuşacaklarını planlayıp beni çapkınca etkilemeye çalışıyordu.
Elbette bu kadarıyla yetinmeyecektim. “Ya! Demek sen de Mona Rosa hayranısın!” diyerek sohbeti geliştirmeye kapı aralayan bir hamle yaptım. “Hem de çok!” dedi iç çekişleri eşliğinde. İçinin nasıl kıpırdandığını ve kıvrılmaktan bitap düşmüş dudaklarının nasıl titreyerek karşımda dans ettiğini görebiliyordum. “Ne güzel! O zaman bana birkaç dörtlük okursun, değil mi?” İkinci kışkırtıcı hamlemi yapmıştım. Hüzünlü ve umut dolu bir gülümseme yayıldı yüzüne. Gözlerimin derinliklerine bakarak başladı dörtlükleri tatlı tatlı dizmeye.
“Mona Rosa siyah güller, ak güller.
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak,
Kanadı kırık kuş merhamet ister.
Ah senin yüzünden kana batacak.
Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.”
Mehmet… Sende boğulmuşken söylenecek şey miydi bu şimdi? Gözlerinden yüreğime bu birkaç dizeyle ne çok şey akıp gitmişti. Meğer ben bu kalabalığın içinde bile ne büyük bir yalnızlık yaşıyormuşum senden önce! Utangaçlığımı ve şaşkınlığımı fark ettiği halde dizeleri okumaya devam etti.
“Ulur aya karşı kirli çakallar,
Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa,
Mona Rosa bugün bende bir hâl var,
Yağmur iri iri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar.’’
Şapşalımsı bir gülümseme tüm yüzüme yayılmıştı. O da benden farklı değildi. İkimiz de önümüze bakarak tebessüm ettik. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Sadece, “Çok güzel bir şiir!” demekle yetindim. Sezai Bey, gerçekten çok özel, başarılı bir şairdi. Böyle birine hayranlık duyması beni çok memnun etmişti. Bana, “Hikâyesini biliyor musun?” diye sordu. Bilmiyordum! O kadar çok şiir okurdum ki, o zamanlar okuduğum şiirlerin çoğunun hikâyesinden habersizdim. “Hayır!” dedim kayıtsız görünmeye çalışarak.
“Sezai Bey, üniversite yıllarında bir bayana aşıktır; fakat derdini bir türlü ona açamaz. Sessiz sedasız uzaktan onu sevmeye devam eder. Ne yazık ki aşkı, bir başkasına sevdalıdır. Arkadaşı sonunda dayanamaz ve bu gizli aşktan sevdiği kadını haberdar eder. Sezai Bey, arkadaşının bu davranışını hiç affedemez. Okulun mezuniyet töreninde yazdığı şiiri utanmaksızın herkesin karşısında okur. Şiir çok beğenilir ve alkış tufanına tutulur. Arkadaşları ona bu şiiri o gece 3 kez okutturur.”
Söyledikleri beni etkilemişti. Sanırım ortaokul yıllarımda bu hikâyenin başka şekilleri de duymuştum. Heyecan zihnimi avuçlarken bu kadar eski bir hatırayı anımsamak pek mümkün olamayacaktı.
“Peki sevdiği kız onu sonradan kabul etti mi?”
“Hayır, ama o aşkına hep sadık kaldı ve onu severek öldü. Bu duyguları ona hiçbir kadın hissettirmemiş olacak ki, hayatı boyunca hiç kimse ile evlenmedi.” Hislenmiştim. Derinlikli duygu dünyası beni oldukça etkilemişti. “Ne hüzünlü bir hikâye…” dediğimde bakışları yeniden gözlerime sabitlendi. Heyecanlı bir şekilde iç çekti.
“Öyle! Sevdalar karşılık bulmayınca ölmüyor.”
“Ya da bu sevdayı taşıyanlar ölmedikçe…”
Susmuştuk. Daha yeni tanıdığım bir kişiyle bu kadar özel şeyleri konuşup tartışacak kadar yakınlaştığım için mahcubiyet duyuyordum. Nerden gelmiştik sanki bu konuya? Şart mıydı aşktan ve tüm bu özel duygulardan bahsetmemiz? Onun konuyu değiştirmesini dört gözle bekliyordum; zira bu konu içimde ötelemeye çalıştığım tüm bu hayranlığı ve özel duyguları açık edecek kadar derin ve yankılıydı. Bense duygularını gizlemeyi bir görev sayan, acılarıyla arasına kilit vurmuş ruhsuz bir kızdım. Dertlerimi içime gömer ve asla kimseyle paylaşmazdım. Bu benim yüreğimdeki dikenlerle ve acılarla savaşma şeklimdi. Hırçınlığım olmasa beni kabuslara sürükleyen şiddet dolu hayatıma dayanabilir miydim; bunu ben de bilmiyordum.
“Ölümün büyük sevdaları yok edeceğine inanmıyorum.” Gözleri yeniden gözlerimle buluşmuştu. Biraz önceki utangaçlığından eser yoktu şimdi. Kavak yellerinin estiği güçlü başı dimdik olmuş; kirpikleriyse bana nameli sözler fısıldar gibi gözlerime siyah mızraklar uzatıyordu. Konunun değişmemesi beni tekrar mahcubiyet kumsalına sürüklemişti. Ne desem de sohbeti bu aşk ve gönül meselelerinden kurtarsam diye beynimi içten içe ufalıyordum.
“Bir resimle, birkaç mektup ve saç teliyle ıssız bir hayale sarılıp yaşayan pek çok insan gördüm.” dedi bana kaçamak bakışlar atarken. Gözlerinin üzerimde gezinmesi beni ılık ılık terletmişti. Kendisi için bir iz bir umut aradığından zerre kadar şüphe duymuyordum. “Bu bir saplantı değil mi sence?” diyerek ürkek hissiyatını baltaladım. Bu bakışım hoşuna gitmemişti. Biliyordum! Aşkı sadakatle kıymetlendirip, basit bir kaçamak olma ihtimalini siyah bir perdeyle kamufle etmeye çalışıyordu. Bense duygularımın alabora olduğu kederli gemimde onun dümenine iç çekerek göz gezdiriyordum.
Çabalarımı görmezden gelmeye çalışarak devam etti. “Yürek bir kişiye mühürlenince kör bir kuyuya döner. O kör kuyu baktıkça bakanı içine çeker ve dışarıdaki dünyayı terk edip o kuyunun içinde mutlu olduğu hayali yaşar insan.’’
“Sen hiç…” Sözümü tamamlamak istiyordum. Ama bu soruyu sormaya benim deli yüreğim bile takat getiremiyor, sözler sadece bir düğüm olup kalbimi sıkıyordu. Zamanın dolduğunu ikimiz de anlamıştık. İlçeye giden son otobüsün de kalkmak üzere olduğunu fark ettik. Kitaplarımı ve poşetlerimi toplayıp durağa yönelmek istedim. Bu hesapsız toparlanmam onu oldukça rahatsız etti. Kaçışlarımı o da fark etmişti ve maalesef kolumdan tutup durdurmak yerine mesafelerime eşlik etmeyi tercih ediyordu. Beni zorlamasının doğuracağı muhtemel sonuçları çoktan hesaplamıştı belki de.
Oldukça şaşkın bir hâlde peşimden geldi. Birlikte otobüse bindik ve yol boyunca iki yabancı gibi hiç konuşmadık. Yollar uzadıkça uzamıştı ve biraz önceki kaçışım onda hissiz, buruk bir yüz bırakmıştı. Ne yapabilirim, dedim içimden. Ben böyleydim. Sevemiyor, bağlanamıyordum hiçbir erkeğe. Ne güzellikleri umurumdaydı ne de paraları. İstediğim tek şey beni yalnız bırakmaları, ilişmemeleriydi. En ufak bir temasa; hatta belli belirsiz üzerimde dolaşan bakışlara bile tahammülüm yoktu. Hepsi aynıydı nasılsa? Zorlamak, sahip olmak, yönetmek… Bildikleri tek şey buydu.
Doğrusu hiç erkek arkadaşım olmamıştı. Bu yüzden olsa gerek hayatımda bu durumu asla tecrübe edememiştim. Ama zaten hayat sadece benim tecrübelerimden ibaret olamazdı. Başkalarının hayatlarına bakmam gerçekleri görmem için yeter de artardı.
Arkadaşım Aslı, yaklaşık 2 senedir bir çocukla beraberdi. Aslında buna bir beraberlik demek aşk dediğimiz kavrama büyük bir haksızlık sayılırdı. Sevgilisi Berk, başlarda anlayışlı iyi bir insan gibi görünmüş ve hayatına girmişti. Sonra ise hepimiz onun bu korkunç değişiminin umutsuz tanıkları olmuştuk. Deliliğe varan kıskançlıklarıyla onu herkesin içinde bağırıp rezil etmeye başladı önce. Sürekli bir mücadele hâlindeydiler ve Aslı bu durumdan gün geçtikçe daha büyük yaralar almaya başlamıştı.
Telefonla olur olmaz yerlerde arıyor, giydiği her kıyafete bir kusur buluyordu. Aslı’ ya verilmiş basit bir selam bile şiddetli bir kavganın sebebi olurken, hepimiz üzülerek olan biteni engellemeye çalışıyorduk. Sevmek sahip olmak mıydı gerçekten? Ve seven insan, yıpratır mıydı sevdiğini?
Bir gün o korkunç kavgalardan birine tutuştukları esnada, üzerime hiç vazife olmadığını bildiğim halde aralarına girdim. Onu sert bir şekilde duvara yapıştırıp, “Ayağını denk al!” diye fısıldadım. Bu davranışım Berk’in daha da delirmesine ve bana küfre varan sözler etmesine sebep olmuştu. Bense karşısındakinin kolay bir lokma olmadığını görmesini istiyor; hatta bunun için yanıp tutuşuyordum. Okkalı bir tokatla onu bir kez daha duvara yapıştırdım. Bana inmeye hazırlanan o korkunç yumruğu son anda sınıftaki başka bir erkek engellemişti. Cüretim tüm kızları etkilerken, erkeklere dudak ısırtmıştı ne yazık ki!
Göz göre göre haksızlığa susmam elbette deli başıma ve keskin mizacıma yakışmıyordu. İçimde deli bir rüzgâr esiyor ve bedenimi korkunç bir titremenin eşliğinde harekete geçiriyordu. Yakıştıramıyordum… Olmuyordu işte…. Susmak bana göre değildi. O böyle deli gibi kız arkadaşına bağırırken, ben nasıl olur da susup onların meselesi diyebilirdim bu konuya. Tükürmek istiyordum! Bu tükürüğün onun kirli ruhunda açacağı derin yaralar umurumda bile değildi.
İlçeye geldiğimizde ondan önce indim ve bir “Hoşça kal!” bile demeden otobüsü terk ettim. Eve giderken kulaklarımda sadece okuduğu o dizeler vardı. Koşar adımlarla odama gittim ve yatağıma girip başımı battaniyeyle tamamen örttüm. Canım ne yemek yemek istiyordu ne de ders çalışmak. Tek istediğim bugün yaşanan o anları içimde tekrar tekrar düşünmek ve hissetmekti. Kurduğu her bir cümleyi zihnimde adeta ezberliyordum. Benliğimin bu ıstıraplı ateşe kapıldığını üzülerek görüyordum; fakat bu duruma gönüllü razı olmaktan başka bir şey gelmiyordu elimden.
Sabah uyandığımda gece biraz olsun dinlendiğimi hissettim. Keyifle duş alıp giyindim. İçim kıpır kıpırdı. Nurten ablamla birlikte kahvaltı hazırlıyorduk. O gün ablamda bir tuhaflık vardı. Kimsenin dinlemediğinden emin olunca bana, “Dün geceki hâlin neydi öyle?” diye sordu. “Ne olmuş ki!” dedim zeytini ağzıma atarken. “Sürekli sayıkladın durdun!” Şaşkınlığım ve korkum biraz daha artmıştı. “Ne sayıklamışım?”
“Mona Rosa, güller, seviyorum, gözlerin… Bunun gibi şeyler işte! Böyle anlamsız, alakasız sözler söyleyip durdun tüm gece!” Aniden yudumladığım çayın sarsıntısıyla öksürmeye başladım. Duyduklarımın şokundan olacak, içeceğin boğazıma kaçmasına engel olamamıştım. Ablam meraklı bakışlarını üzerime dikmiş, kendisine mantıklı bir açıklama yapmamı bekliyordu.
Yüz ifademi oldukça normal bir hâle getirerek, “Amaaan sende! Ne kuşkucusun. İlçe de biraz yoruldum, uyuyup kalmışım işte! O yüzden sayıklamışımdır.” diye kestirip attım. Ablam tatmin olmamış bir şekilde, “Peki Mehmet kim?” diye sordu. Köşeye sıkıştığım o an gelmişti işte. Umursamazlığa büründüm bana inanacağını umarak.
“Öyle birini tanımıyorum!”
“Tanımadığın kişiyi neden sayıklıyordun?” Artık sabrım taşmıştı. “Ne öğrenmek istiyorsun? Sevgilim olup olmadığını mı? Derin bir oh çekebilirsin sevgilim yok!” Lafı ağzına tıkayıp içeri girdim. Odamın kapısını hızla arkamdan kapattım. Kendime çok kızıyordum ve sürekli kalbimi onu sevmediğime inandırmaya çalışıyordum.