HESAPSIZCA ATILMIŞ İLK ADIM

3505 Words
Delilik; aynı şeyi tekrar tekrar yapıp, farklı sonuçlar beklemektir. Albert EİNSTEİN Şu günlerde evimizde müthiş bir telaş var. Sonunda ablam evleniyor. Aylardır çeyiz ve düğün hazırlığı yapmaktan derslerime bile çalışamaz oldum. Ama tüm bunlar çok da umurumda değildi. Ablam çok mutluydu ve onun mutlu olduğunu görmek, benim için birçok şeye değerdi. Aslında onu evlendirmek pek aklımızda yoktu. Ansızın gelen misafir, beklentilerimizin soluğunu farklı bir yöne çevirmiş ve bizi büyük bir telaşın eşiğine sürmüştü. O gün abimin isteğiyle bahçede piknik yapıyorduk. Biz yemek hazırlığı içerisindeyken pek de samimi olmadığımız bir dostumuz, kapımıza misafir oldu. Evimize nadir gelen ve babamla da pek bir ahbaplığı olmayan bu adam, hepimizi oldukça şaşırtmıştı. Selam kelam faslından sonra bir kenara oturup bizi izlemeye başladı. Babam, üzerindeki beyaz atletle bir yandan mangalı yelleyip diğer yandan da elinin tersiyle alnında biriken terleri siliyordu. Ablam, etleri mangala dizerken, ben de salatayı yapıyordum. Fark ettirmeden misafiri süzmeye başladım. Adamın tedirgin ve meraklı hâli dikkat çekmeyecek gibi değildi. Belli ki ziyaretinin altında bilmediğimiz bir başka sebep yatıyordu. Etler pişer pişmez sofrayı kurup, babamların yemeğini hazırladım. İkisi de büyük bir iştahla yemeğe koyuldu. Küçük kardeşim Ayşe, hâlâ oyundan kopup sofraya oturmamıştı. Annem, babamların tepkisini çekmemek için telaşlı bir şekilde yanına gitti ve aceleyle elinden ipini alıp sürüklercesine sofraya oturttu. Ben, ablam, annem ve küçük kardeşim başka bir sofraya oturmuştuk. Murat abim de sigarasından son nefeslerini çekip babamlara katıldı. Yemek babamların sesleriyle çekilmez bir hâl alsa da konuşulanları büyük bir dikkatle dinlemekten kendimi alamıyordum. İçimde anlam veremediğim bir sıkıntı vardı. Ne zaman bu duyguyu hissetsem, mutlaka ardından beni kederlendirecek bir şeyler olurdu. O gün de öyle oldu. Çay saati geldiğinde çardağa geçip oturmaya başladık. Kimseden çıt çıkmıyordu. Misafirimiz, “Maşallah maşallah! Kızların da pek büyümüş, serpilmiş.” diyerek bizleri babama methediyordu. Babam, normal günlerin aksine başkalarının yanında bize kızmaz; ele güne karşı kötü bir imaj oluşturmazdı. Misafir bizi yağlayıp balladıkça o da “Hamdolsun, büyüdüler! Allah sahibine bağışlasın; kaderlerini güzel yazsın inşallah. Şu zamanda evlat büyütmek, arıyla namusuyla gelin etmek zor oldu doğrusu!” deyip hem diliyle hem de jest ve mimikleriyle onu onaylıyordu. Onlar sigaralarını tüttürürken, ablam da kahveleri hazırlamaya koyuldu. Ayşe’yi yatırıp kapı aralığından babamları dinlemeye başladım. Bu ziyaretin normalin dışında bir sebepten kaynaklandığını hissetmiştim sanki. Benim dışımda herkesin keyfi oldukça yerinde görünüyordu. İçimde büyüyen sıkıntı, geçen her dakika beni daha da bunaltıyordu ve ne yapsam felaket tellallığı yapmaktan kurtulamıyordum. Babam, her zaman yaptığı gibi biricik oğlunu övmeye ve böyle bir evlada sahip olduğu için Allah’a ne kadar şükrettiğini anlatmaya başladı. Abime karşı ne öfke ne de nefret duygusu hissetmiyordum. Bazen bizi çevremizdeki erkeklerden kıskanıp hırpalasa da o benim abimdi. Ablamı ve kardeşimi nasıl seviyorsam onu da öyle seviyordum. Durum onun için de benden farklı değildi. Murat abim, babamın aksine bizleri sever; onun bizi dövmesine asla izin vermezdi. Bunca ilgi ve alaka onu şımartmadığı gibi olgun, ağır mizacını da olumsuz etkilememişti. Babam, abimi övme seansını uzatırken misafir de bu sözlerden sıkılmış bir ifadeyle lafın sonunu sabırsızlıkla bekliyordu. Kahveler bitince adam, derin bir nefes alıp gelme sebebinden bahsetmeye başladı. “Hurşit kardeş, yıllardır aynı ilçede birbirimizi tanır, biliriz. Bunca zaman ne ben senden incindim ne de sen benden! Sözün kısası senin büyük kızın Nurten’e iyi bir kısmet çıktı.” Şaşırmamıştım. Ablam evlenme çağındaydı. Elbette isteyenlerinin olması pek tabiydi. Esasen babam ilçede pek sevilen bir adam değildi ve ne yazık ki evde de pek sevilmezdi Hurşit Efendi. Bu sebepten olacak, ablamın pek isteyeni bulunmazdı bu civarda. Babamdan korktuklarından mıdır bilinmez; güzel bir kız olduğu halde ablama talip çıkmaya cesaret edebilen yoktu çevremizde. Babam, yüzünün ciddiyetini bozmadan, “Yaaa!” diyerek yalancıktan bir şaşkınlıkla karşılık verdi. Yaşlı adam, dudaklarını hevesle aralayıp babamı memnun edecek o sihirli sözleri fısıldadı. “İsteyenleri oldukça saygın ve zengin bir aile. Diyarbakır’da yaşıyorlar. Büyük oğulları için çok kız baktılar; fakat kafalarına uyan olmadı.” Misafir, çayından bir yudum alıp kaş altından babamı süzdü. Vereceği tepkiyi onun kadar bizler de merak ediyorduk. Babam ise yeminli gibi pos bıyıklarıyla ve kalın sakallarıyla yüzünü kamufle etmiş, duygularının perdelerini yüzümüze sımsıkı kapatmıştı. Misafiri başıyla onaylayıp, “Nasip!” diye karşılık verdi. Elbette çöpçatanımız, babamın buraların kurdu olduğunu, zengin ve şanlı bir damadı kaçırmayacağını çok iyi biliyordu. Bundan olsa gerek çalım atma işini ciddiye alıp yüzünü bile düşürmemişti. Dilini dudaklarında gezdirip, esefli bir hâle büründü. “Zaten okumuş, çalışan kız istemiyorlar. Malum zaman kötü; bu devirde kimseye güven olmuyor.” Babam hak verir gibi, “Öyle tabii!” diyerek onu başıyla onayladı. Onun bu tavırlarını gören kendisini makbul bir adam sanırdı. Oysa hangi adamlığın kitabında yazardı kadına el kaldırmak. Hangi merhamet sahibi küfürlerle, hakaretlerle bir kızı dövüp hırpalardı ki? Sokakta başıboş gezen serkeş kadınlardan, içki şişelerinde balık olmuş berduş adamlardan daha mı masumdu yaptıkları? Hep zaman kötü, zaman kötü diyorlar. Zamanı kötü yapan kim? Bizler değil miyiz? Aramızdaki sevgiyi uçuruma yuvarlayıp sinsi bir yılan gibi nefrete ve şiddete sarılan kim? Susmak… Ne kadar da köhneleştiriyordu beni! Düşünceler… Şimdi bir kenara bırakmalıydım tüm bunları. Misafirin sözlerinin nereye gideceğini ben de çok merak ediyordum. Yutkundu ve aynı ağır, hâkim tavrıyla konuşmasına devam etti. “Ben senin saygın bir esnaf olduğunu; kızlarını da terbiyeli, namuslu yetiştirdiğini anlattım. İsterseniz görücü olmaya gelecekler. Bakın, düşünün, kafanıza yatarsa olur.” Babamın yüzünde saklamaya çalıştığı bir tebessüm belirdi. Aklından ne geçtiğini tahmin edebiliyordum. Ciddiyetle boğaz ayıklayıp, çok hevesli görünmemeye çalışarak, “Bir düşünelim, kafamıza uyarsa gelirler kızı görmeye.” diyerek kestirip attı. Annemle birbirimize şaşkın şaşkın baktık. Onları kapı aralığından gözetliyor, çıtımızı çıkarmadan her bir cümleyi anlamaya çalışıyorduk. İkimiz de babamın kızlarını vermek için ölüp bittiğini biliyorduk elbette. Başından giden her bir kız, aynı zamanda eksilen bir boğaz demekti. Hele ki yuvadan uçan, bir de zengin kocaya gidiyorsa; itilip kakılan o kız, ailenin kurtarıcı meleği oluverirdi bir anda. Babam, evde zalim, gaddar adamın tekiydi; ama dışarıya karşı onur gösterileri yapmayı pek severdi. Besbelli işi istediğini belli etmeden kendini naza çekiyordu. Nuri amca, müsaade isteyip ayaklandı. Babam, “Otursaydın Nuri kardeş! Hanım meyve getirecekti.” deyip onu engellemeye çalıştıysa da misafir sözünü bitirmiş, görevini tamamlamış ve çoktan kapıya yönelmişti. “Kızım Nazar, Nuri amcanın çantasını getir!” Babamın seslenişiyle adeta bir zıpkın gibi yerimden fırladım. Çantayı Nuri amcaya uzattım. O da görevini yerine getirmiş olmanın verdiği bir gönül rahatlığıyla evine döndü. Sonrasında olanları tahmin etmek hiç de güç değildi. Yaklaşık 20 kişilik bir kadın grubu evimize kız görmeye geldi. Ablamı görücüye çıkma heyecanı sarmıştı bir kere. Nerdeyse yerinde duramıyor, evin içinde bir o tarafa bir bu tarafa koşturup duruyordu. Çarşıya çıkıp ona mor renkte, dantelli bir elbise aldık. Laf aramızda oldukça da pahalıydı şu bizim görücü kostümü. Eh! Babam kaz gelecek yerden tavuğu esirgeyecek değildi ya! Nurten ablam görücüye parlasın, kendini kabul ettirsin diye elinden gelenden de fazlasını yapardı neticede. Ablamı allayıp pullama işi bendeydi. O esmer soluk yüzünü türlü türlü boyalarla renklendirdik. Şimdi eskisinden de güzel olmuştu. Makyajın kadını bir sanat eserine çevirdiği hep görürdüm. Karıncalı ne görüntüleri HD hale getirirdi hayretli bakışlarımız içinde. Bugün de estetik boyalarda, maharet bende işimizi layığıyla tamamlamıştık. Nurten ablam, benim aksime esmer, kara gözlü, hafif balıketli, güzelce bir kızdı. Her zaman benim önümde dururdu. İnsanlarla sohbete meraklı, gıybeti seven biriydi. Her şeye karışma huyundan olsa gerek başımızı ağrıtacağını bile bile diliyle insanları birbirlerine düşürmekten de geri durmazdı. Tam da bu davranışları yüzünden az dayak yememişti babamdan. Onu iyisiyle kötüsüyle çok sever; yanında kendimi güvende hissederdim. Çünkü o, kaya gibi sağlam durur, ne kendisini ne de ailesini kimseye ezdirmezdi. Hoş! O da babamın sesini duyunca kedi görmüş fare gibi ürkerdi ama korktuğunu belli etmez, “Ben yürekliyim bacım!” der yağmasa da gürlerdi. Sabah ezanında kaldırdı annem bizi. Bir elimiz kısırda, bir elimiz kurabiyede, ötekisi sarmada… Çeşit çeşit pişirdik durduk tüm gün. Saatler geçtikçe hepimiz gerilmeye başlamıştık. Kapı çalınca olabildiğince doğal görünmeye çalışarak misafirleri buyur ettik. Selam, kelam faslından sonra birbirlerine işmar ederek ablamı baştan aşağı süzmeye başlamışlardı. Bizim görmemizden endişe duymaksızın göz kırpıp, dudak gererek başlarıyla olur işareti yaptılar. İş tatlıya bağlanınca yaptığımız ikramlıkları memnun bir edayla misafirlere sunduk. Kadınlar, bir yandan ikramlıkları iştahlı iştahlı yerken diğer yandan ablama ve ailemize methiyeler düzüyorlardı. Evimiz tüm bu curcuna sayesinde neşeli gülücüklere sahne olmuştu bugün. Tabakları servis ederken bakışlarım soğuk rüzgarlar estiren iki kişiye mıhlanıp kaldı. Kaynanası ve eltisi… Ortamdan hiç de memnun görünmüyorlardı. Bu ikilinin huysuz ve ukala tavırları diğer kadınların arasında dikkat çekmeyecek gibi değildi. Sohbet ilerledikçe kaynanasının isminin Raziye, eltisininkinin ise Gülnaz olduğunu öğrendim. Oldukça kibirli ve hadsiz duruyorlardı. Evimizi aşağılar gözlerle süzdüler. Ablamın kendileri gibi zengin bir aile kızı olmaması onu küçümsemelerine sebep olmuştu. Onların o sevimsiz hâllerini görünce ister istemez ablam adına endişelenmeye başladım. İşmar edip onu bir kenara çektim. Kimsenin bizi dinlemediğinden emin olunca da, “Abla! Bu ikisine çok dikkat et! Suratları pek asık; sakın seni üzmelerine izin verme!” diye fısıldadım. Ablam da imalı imalı gülerek, “Merak etme bacım, ben onların hakkından gelirim!” dedi. Mutfakta kimseye duyurmadan kısık kısık gülmeye başladık. Annem seslerimizi duymuş olacak ki hemen yanımıza geldi ve bizi ite kaka tekrar odaya soktu. İçeri geçtiğimizde kısacık bir sessizlik hüküm sürdü. Annem bu sessizlikten faydalanıp oğlanın bir fotoğrafının olup olmadığını sordu. Meraklı bakışlarımızın arasında büyük bir özgüven ve edayla fotoğrafı çıkarıp bize uzattılar. Annem fotoğrafı inceledikten sonra ablama verdi. Ablam, kendinden beklenemeyecek bir otokontrolle fotoğrafa bakıp utanmış gibi başını eğdi ve bir süre hiçbir şey söylemedi. Normalde duygularını gizlemeyi pek beceremezdi. Neyse ki bu sefer koca meraklısı, oppa kız rolüne düşmemek için ağırbaşlılığını korumuştu. Emine hala, ortamdaki bu soğuk havayı dağıtmak için şen şakrak bir tavırla, “Aman aman kızımız da pek utangaçmış.” diyerek ablama takıldı. Sonra da anneme döndü. “Küçük kızınızın güzelliğinden de gözlerimizi alamadık doğrusu! Masmavi gözleri, hilal kaşları, bembeyaz teni… Allah övmüş de yaratmış. İnşallah kaderi de kendi gibi güzel olur.” Gururumu okşayan iltifatları ortamda gergin bir hava yarattı. Annem de bu övgü dolu sözlere tebessüm etmekten geri durmamıştı. “Sağ olun Emine Hanım! İnşallah tüm kızlarımıza Allah güzel kaderler yazar!” diye ekledi. Bu sözler en çok Gülnaz’ı rahatsız etti her nedense? Suratını asıp Emine Hanım’a ters bir bakış attı. Bu kadının benimle ne alıp veremediği olur diye düşünmekten kendimi alamadım. Daha yeni tanışmıştık ve benden en ufak bir olumsuz hareket görmemişti. Düşman gibi bakıyor, çay bardağını dudaklarına götürürken bile beni ince ince süzmekten kendini alamıyordu. Emine Hanım, güleç tavırlarıyla şimdiden gönlümü kazanmayı başarmıştı. “Adın ne senin?” diye sorduğunda nezih edamı bozmadan, “Nazar!” diye cevap verdim. “Gözleri mavi olduğu için mi Nazar koydunuz?” Annem, alıştığı bu soruya aşina olduğumuz tarzdaki edebini bozmadan karşılık verdi. “Hayır, teyzesinin adı Nazar’dı.” Gözler beni tararken annemin teyzeme dair bir şeyler anlatacağını düşünüp heyecanlandım. Ve ne yazık ki bu beklenti bir heves olmaktan öteye gidemeyecekti. Ağzı kerpetenle sıkılmış gibi kitliydi. O vidaları gevşetmeye ne benim ne de Emine halanın gücü yetmeyecekti. Annem sözlerine devam ederken gözlerim, benim aksime minik sayılabilecek gözlerine odaklandı. Güzel bir kadındı annem! Güzel ve talihsiz… Ninemin sözleri zihnime bir şimşek gibi çakmıştı yine. “Güzeller talihsiz olur. Onların talihsizliği güzelliklerinin kdv’si gibidir!” Ne ilginç bir yorum! Haklıydı galiba. Çirkin ve bakımsız kadınların el üstünde tutulduğunu, güzellerin ise paspas gibi hırpalanıp soldurulduğunu az görmemiştim şu bakir ömrümde. Annem de babam gibi biriyle evlenerek o kdv’yi döke saça ödemişti işte. Başka nasıl bir açıklama yapılırdı ki onun bedbaht hayatına? Annemin konuşması, beni zihnimin koyu düşüncelerinden sökercesine kopardı. “Pek severdim kardeşimi; ama ne yazık ki ömrü uzun sürmedi. Genç yaşta aramızdan ayrıldı. O da tıpkı Nazar gibi boylu poslu, ak yüzlü, göğ gözlü bir kızcağızdı. Kaderi benzemesin, Nazar’ım çok benzer ona. Onun vefat ettiği gün doğurdum kızımı, adı anılsın diye de Nazar koyduk bebeğin ismini.” Hep birlikte, “Allah rahmet eylesin!’’ deyip bu tatsız konuyu kapattılar. Annem, ne zaman bu konu açılsa hüzünlenirdi. Belli etmemeye çalışsa da gözlerinin dolduğunu, yüreğine kara bulutların çöktüğünü anlardık. Teyzemin ölüm nedeni bende büyük bir merak konusuydu. Bunu anneme her sorduğumda ya lafı ağzıma tıkar ya da küçük bir azarla konuyu değiştirmeye çalışırdı. Bu merak yıllar boyu içimde kök salmıştı ve ben bu sırrı öğrenmeyi kafama koymuştum elbette. Misafirler gider gitmez ablamı kenara çekip bu işin aslını astarını sorup öğrenecektim. Kadınlar, iyi dileklerle oldukça memnun bir şekilde ayrıldılar evimizden. Ben ve ablam hemen evi toparlamaya giriştik. Ayşe, misafir çocuklarıyla hoplayıp zıplamaktan yorulmuş, kaygısızca bir kanepede uyuyup kalmıştı. Hemen mutfağa geçip bulaşıkları yıkamaya koyuldum. Ben yıkadıkça ablam da yeniden kirli tabakları getiriyordu. Annemin bizden uzaklaştığını fark ettiğim bir an ablamı hızla mutfağa çektim. Neye uğradığını şaşırmıştı. “Ne oldu? Ne yapıyorsun kız?” diye irkildi. Ona işaret parmağımla sus işareti yapıp kısık bir sesle, “Sana bir şey soracağım!” dedim. “?!!” “Abla sen teyzemin nasıl öldüğünü biliyor musun?” Bir an yüzünün rengi attı. Kayıtsızca, “Boş ver sen bunları takma kafana!” diyerek geçiştirmeye çalıştı. Bu sefer çok kararlıydım. Vazgeçmeye hiç niyetim yoktu. “Merak ediyorum. Devlet sırrı değil ya bu. Niye saklıyorsunuz herkesten? Özellikle de benden…” Ablam aynı umursamaz tavırla, “Bilip de ne yapacaksın? Hem bana niye soruyorsun? Ben nerden bileyim, annem bilir?” Adımın Nazar olduğundan ne kadar eminsem ablamın bu meseleyi bildiğinden de o kadar emindim. Çünkü aramızda 6 yaş vardı; yani o bu olaylar olduğunda 7 yaşındaydı. Bu kadar sarsıcı bir olayı benim meraklı ablam öğrenmeden durmaz; bir duyduğunu da bir daha kolay kolay unutmazdı. Onun ağzından nasıl laf alındığını çok iyi biliyordum. “Bana olan biteni anlatmak için ne istersin?” diye sordum. Bunu duyunca kaşının birini kaldırıp beni yan yan süzmeye başladı. “Demek öğrenmeyi bu kadar çok istiyorsun!” Başımı onaylayarak salladım. Dudaklarını diliyle ıslattı. Bakışlarımı üzerine dikmiş benden ne isteyeceğini merakla bekliyordum. “Madem öyle bayramda aldığın o triko kazağı verirsen sana her şeyi anlatırım!” Alacağım bilgiye kıyasla kazak oldukça değersiz görünmüştü gözüme. Hiç düşünmeden, “Tamam, kabul!” dedim. Anneme soba için odun toplamaya gideceğimizi söyleyip evden çıktık. Bizim büyük bir hevesle odun toplamaya gittiğimizi gören annem, “Gözlerim yaşardı, bu ne heves!” deyip arkamızdan imalı bir bakış atmaktan geri durmadı. Neyse ki sinsi kıkırdamalarımızı fark etmemişti. Ablamla soluk soluğa ağacın altına geldiğimizde hücrelerime kadar merak içerisindeydim. Hiç vakit kaybetmeden söze başlamasını istedim. O da bir boğaz ayıklayıp, dudaklarını dilinin ucuyla yaladıktan sonra ağır ağır konuşmaya başladı. “Nazar teyzem, şen şakrak, güler yüzlü bir kızdı. Ama ne yazık ki kaderi o güzelliğe yakışmayacak kadar kötü oldu. Daha gencecik bir kızken oğlanın biri onu düğünde görüp göz koymuş. Duygularının seline kapılmış olan delikanlı, hiç vakit kaybetmeden ailesini de alıp istemeye gelmiş. Dedem vermek istemeyince yılmadan, usanmadan defalarca görücü göndermiş.” “Vay be! Ne kadar da âşıkmış ona.” Ablam yalanlar gibi, “Ya sorma! Ne aşk ne aşk…” Kinli bir şekilde dalga geçmesine anlam verememiştim. Ablamın sözünün nereye gideceğini merak ediyordum. Bu sebeple gereksiz laflarla anlatacaklarını bölmek istemedim. “Ya sonra?” “Ne olacak? Meğer teyzemin de gönlü varmış onda. Dedemler ne bilsin? Nazar teyzem, bakmış ailesinin vereceği yok; toplamış pılını pırtını kaçmış oğlanla.” Şaşırmıştım. Demek teyzem de delicesine sevdalanmıştı ona. Üstelik sevdası için herkesi karşısına alacak kadar da cesurdu! “Peki dedemler ne demiş bu işe?” “Benim öyle kızım yok deyip kestirip atmış. Annemle anneannem çok dil dökmüşler affet diye ama dedemin gavur inadını kırabilen olmamış.” “Zavallı teyzem! Mutlu olabilmiş mi bari?” “İlk başlarda her şey güzel gidiyormuş; fakat aylar ayları yıllar yılları kovaladığı halde Nazar teyzem kocasına bir türlü evlat verememiş. Kaynanası ve görümceleri sırf bu yüzden etmediğini koymamış teyzeme. Birçok doktor kapısı aşındırdıktan sonra Nazar teyzemin sonunda bir oğlu olmuş; fakat ne yazık ki çocuk hastalanmış ve kolera salgını neticesinde hayatını kaybetmiş.” İçimde derin bir acı hissettim. Ne kadar da talihsizdi teyzem. Güç bela edindiği oğlunu da toprağa yâr etmişti. Sözler boğazıma düğümlenirken, hissiyatımı baltalayarak yutkundum. “Hiç doktora, sağlık kontrolüne götürmemişler mi çocuğu?” “Bacım nerdeeee! Eskiden doğru düzgün doktor mu vardı? Şu an bile devlet hastaneleri kuyruktan geçilmiyor. O zamanlar doktorlar yorgunluktan isyan ediyordu. Sabahın köründe kalkıyorduk merkeze gitmek için; gidince de bitmek bilmez kuyruklarda heder oluyorduk. Nazar teyzem de Kars’ta bulamamış belli ki doktoru. Oralarda kar yağınca sanki hayat durur. Yollar kapanır, insanlar çaresizce ya yolların açılmasını bekler ya da kendi imkânlarıyla rezil ola ola kağnılarla, traktörlerle bir şekilde merkezdeki hastanelere ulaşmaya çalışırdı.” Nerden bilebilirdim ki ben o çaresizliği? Rahat sayılabilecek bir ortamda doğmuştum. Hastalık yüzü görmemişti bedenim. Ne doktor bilirdim doğru düzgün ne de hastane. Çaresizlik ne de zordu. Evlat acısı kim bilir ne kadar çok yakmıştı teyzemin yüreğini. Rüyamı hatırladım. O kısacık anda bile ömrümden ömür gitmişti. Gerçekten anne olsaydım, böylesi bir yitiğe nasıl dayanırdım hiç bilmiyorum. Teyzemi bu tecrübesiz hâlime rağmen çok iyi anlamıştım. Acısını kederini bugün bile içimde hissedebilmiştim. “Bebeği de evde ilkel şartlarda doğurmuştur kesin.” Dilimden dökülen sözler ne yazık ki pek çok kadının normal karşılamak zorunda kaldığı acı bir durumu ortaya koyuyordu. Başını sallayarak beni onayladı. “Öyle. Hâlâ pek çok kadın hastanede doğurmayı lüks sayıp kendilerini ve çocuklarını yeterli cerrahî bilgisi olmayan ebelere teslim ediyor. Gerçi biz de evde doğduk; komşuların çocukları da… Hâlâ hayattayız çok şükür!” Ona kınar gibi baktım. “Ama bizler sağlıklı bebeklerdik ve annemin çocuk doğurmasını zora sokacak başka bir rahatsızlığı da yoktu. Her kadın ve her bebek bu kadar şanslı olmayabilir.” “Doğru!” “Peki bebek ölünce ne oldu? Nazar teyzemin bir daha çocuğu olmadı mı?” “Olmadı. Zaten olacak kadar da uzun yaşamadı.” “Neden?” “Teyzem hem evladının acısına hem de çevresindeki insanların suçlamalarına daha fazla dayanamadı. Yavaş yavaş aklını kaybetti! Bebeğinin yaşadığını, kendisiyle konuştuğunu, onu emzirdiğini söyleyip duruyordu.” Son duyduklarım, yüreğimde şimşekler çakmasına sebep olmuştu. Acının insanı bu denli mahvedeceğini hiç ummazdım. Meraklı bir ifadeyle, “Peki ya kocası, o ne dedi bu işe?” diye sordum. Ablam bir iç çekişin ardından, hüzünle dudaklarını kıvırdı. “İlk başlarda çok üzüldü; sonra da yavaş yavaş teyzemden umudu kesti. Annesinin bitmek bilmez ısrarlarına dayanamadı ve en sonunda teyzemin üzerine kuma getirdi. Bu durumu kaldıramayan teyzemin hastalığı daha da ilerledi ve artık kendini idare edemez bir duruma geldi. Onu bu hâliyle istemediler ve sıcak bir yaz gecesi bırakıp gittiler.” Duyduklarım karşısında hayrete düşmüştüm. Ne demek oluyordu bu? Nasıl yaparlardı böyle bir şeyi? Nefesim kesilmiş, yüzüm öfkeden mosmor olmuştu. “Ne yani? Onu bunca zaman kullanıp öylece baba evine atıp gittiler; öyle mi?” Ablam başıyla onaylayıp, “Hem de ne bırakma!” diye sayıkladı. Son sözleri içimin daha beter bir öfkeyle kasılmasına sebep olmuştu. “Kaynanası Cavidan Hanım’ı bir görseydin. Yaptığı tüm zulümleri unutmuş, arsız arsız Nazar teyzemi annemin üzerine iteledi ve anneanneme dönüp, ‘Oğluma kadınlık yapmayı beceremedi; hiç değilse kendi oğluna analık edebilseydi. Kendi evladına dahi bakamadı, toza toprağa karıştı torunum. Ama kime ben ne anlatıyorum? Aklına sahip olmayı bile beceremeyen bir kadının kime ne hayrı dokunabilir? Bundan sonra ne ölünüz ölümüze ne diriniz dirimize’ dedi. Bugün bile o sözler kulağımda yankılanır durur. Teyzemin perişan hâli gözümün önünden gitmez. Sevdasının ve fedakârlıklarının bedeli bu kadar ağır olmamalıydı.” Artık öfkemi zapt edemiyordum. “Aşağılık, canavar kadın! Bir kadın, başka bir kadına nasıl böyle sözler söyler; nasıl böyle acımasızca yaralar, aklım almıyor. Kadının kadına şiddeti bu olsa gerek!” Ablam başıyla onaylayıp, hüzünlü gözlerini benden kaçırdı. “Oğlunu türlü oyunlarla kandırıp teyzemden soğuttu.” Boğazıma düğümlenen o soruyu sormaya bir türlü dilim varmıyordu. Cesaretimi toplayıp ablama yöneldim. “Peki teyzem nasıl öldü abla?” Ablamın gözleri dolu dolu olmuştu. Altdudağını ısırıp, kırgın bakışlarını yüzümde gezdirdi. Yüzünün terlediğini, dudaklarının titrediğini görebiliyordum. Çiselenen yağmur, kirpiklerimizde iri damlalar bırakırken, o zehirli sözleri dudaklarından akıttı. “1 hafta sonra kendini odunlukta astı.” Gözlerim hayretle büyüdü. Yüreğim kederle dolup taşmıştı yine. “Neeee!” Küçük bir çığlık atmaktan kurtulamamıştım. Ablam, dudaklarını birbirine bastırıp, başını sallayarak sözlerini onayladı. “Öyle maalesef! Zaten ne yaptığını bilecek kadar da aklı kalmamıştı. Bu olay tüm aileyi derinden yaraladı. Onun bu sönüşüne kimse derman olamadı.” “Ne üzücü bir olay!” Artık bu konuyu daha fazla konuşmak istemiyordum. Ellerimi yüzümde sertçe gezdirdim. Kafam allak bullak olmuştu. Uzun zamandır merak ettiğim bu hüzünlü hikâyeyi öğrenmiştim sonunda. Ama içimdeki ezilme ve yüreğimde gitgide büyüyen o korkunç ufûnet bu hikâyeyi duyunca daha da artmıştı. Nazar teyzemi anmak bana hiç de iyi gelmemişti ne yazık ki! “Gidelim artık annem merak etmesin!” diyerek konuyu kapattım. Şu kısacık ömrüne ne çok acı sığdırmıştı teyzem. İsmimi hep sevdim; özellikle de Nazar ismi mavi gözlerimle daha da manidarlaşmıştı. Hikâye, yüreğimde uzun süre beni terk etmeyecek tarifsiz bir huzursuzluk bırakmıştı. Kendimi onun yerine koyduğumdan mıdır bilinmez; içimdeki bu ürpertiye bir türlü engel olamıyordum. Ablamla göstermelik birkaç odun toplayıp eve döndük. Annem, bu durgun hâlimizden şüphelenmişti; ama bizi sıkboğaz etmemek için üzerimize fazla gelmedi. Yemekten sonra aile albümlerinin olduğu çekmeceyi usulca açtım. Sayfaları aceleyle çevirip teyzemin bulunduğu fotoğrafları aradım. Resme baktığımda büyük bir şok geçirmiştim. Bu fotoğrafları defalarca görmüştüm; ama teyzemin resmine ilk defa bu kadar dikkatli bakıyordum. Karşımda gördüğüm kadın, bana bir ikizim kadar benziyordu. Reankarnasyona inansam kendimi onun yeniden hayat bulmuş hâli olarak tasavvur ederdim. O masmavi gözler, incecik bel, uzun boy, çıkık elmacık kemikleri, kalın kalp şeklinde dudaklar… Her şeyiyle adeta karşımda yansımam gibi duruyordu. Albümleri kapatıp yatağıma uzandım. Duyduğum o hikâyeyi düşünmemeye çalıştım. Evet, birkaç güne etkisinden kurtulacaktım. Geçip gitmişti her şey. Artık bu buruk hikâyeye ağlayıp, yanmanın kimseye bir faydası dokunmayacaktı. Gözlerimi kapatıp güzel şeyler düşünmeye çalıştım. Beni yormayan, kabuslara itmeyen şeyler. ***
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD