FIRTINAYA  DOĞRU                                     

4566 Words
Yanlışlarınla gel bana, Seni doğrularıma hapsedemeyecek kadar hasret doluyum. Günler su gibi akıp gidiyordu. Ablamın uzatmalı nişanlılık döneminin artık sonuna gelmiştik. Hepimiz onun eteklerinin nasıl zil çaldığını büyük bir ilgiyle izliyorduk. Artık iş kınaya, çeyiz taşımaya ve nihayet düğüne gelmişti. Gelin görme gününde daha resme bakar bakmaz yüzündeki arzu kendini göstermişti; ama ben yine de yalnız kaldığımızda ona bir kez daha içimi deşeleyen o soruyu sormakta tereddüt etmedim. “Abla gerçekten onunla evlenmek istiyor musun?” Ablam, gamzeli yüzüyle hafifçe kıkırdadı. “Tabi ki neden olmasın? Yaşım geldi geçiyor. Hem duymadın mı, durumları oldukça iyiymiş. Hem yakışıklı hem de zengin… Daha iyisini bu çöplükte nerden bulacağım?” “Önemli olan mutlu olman, para değil.” Başını onaylayarak salladı. “İnşallah hep mutlu olursun ablam!’’ deyip boynuna sarıldım. Bugünler bizim birlikte geçirdiğimiz son günlerdi ve her anını dolu dolu yaşamak istiyorduk. Ablam, bir yandan etrafta mutlulukla cıvıldarken bir yandan da nişanı bozulacak diye çok korkuyordu. Babamın da ondan pek farkı yoktu doğrusu. Pek hevesliydi ablamı vermeye! Bey gelini olacaktı; az şey mi? Hem evinden bir boğaz eksilecek hem de ensesi kalın bir damada sahip olacaktı. Sırtı yere gelmezdi artık. Eh! Kaz gelecek yerden tavuk esirgemek mantıksızdı ne de olsa. Misafirleri iyi ağırlamalı, şanını yüksekte tutmalı, gözden düşmemeliydi babam. Bunun için oldukça zahmetli bir kına hazırlığına giriştik. Gerçi damat tarafı kınayı da üstlenmek istemişti; ama babam, “Her şeyi damat yaparsa nerde kalır bizim babalığımız?” demiş olabildiğince gönlünü alçakta tutmuştu zengin dünürlerinin karşısında. O böyle yürekli yürekli konuşurken bir an gözüme çocukluk hatıralarım geldi. Ablamı böyle telli duvaklı gelin etmek için çırpınan benim babam mıydı gerçekten? İnsan; o zalim, gaddar adamın, başkalarının yanında bu kadar değişeceğine bir türlü inanamıyordu! Keşke hep böyle olsa diye geçirdim içimden. Demek o da baba gibi davranıp kızlarını da oğlu gibi sahiplenebiliyordu. Peki neden yalnızken bu kadar farklıydı ve neden bizlere sırt çeviriyordu? Bunu hayatım boyunca hiç anlayamayacaktım. Anlamak için çabalamak bile bomboş görünüyordu gözüme. Evin büyük kızı olma vazifesi artık bendeydi. Her şeye yetişebilmek için dur durak bilmeden çalışıyordum. Bugün kına günüydü ve daha yapılacak pek çok iş vardı. Ben ve kuzenlerim hemen evi süsleyip çerezleri hazırladık. Murat abim de ışıklarla ilgileniyordu. Hepimiz hummalı bir tempoya tutuşmuş, gelenleri memnun etmek için canla başla çalışır olmuştuk. Abim, alnında biriken terleri elinin tersiyle silerken; “İşte oldu!” diye gülümsemekten kendini alamadı. Düğmeye basınca her tarafı birbirinden güzel, renkli ampuller aydınlatmaya başlamıştı. Tek katlı mütevazi evimiz, tüm bu süslerle inanılmaz bir güzelliğe kavuşmuştu. Avlu masalarla ve ses sistemiyle dolup taşıyordu. Ahşap ev, gelen konuklarla şenleniyor, bize de ev sahipliğinin yorucu düsturları kalıyordu ister istemez. Zavallı annem, uzaktan gelecek misafirlere günlerce birbirinden güzel yemekler hazırlamak için uğraştı durdu. Biz koşturup dururken mutfak masası dolmalarla, içli köftelerle, pilaki ve sotelerle dolmuş taşmıştı. Birbirinden renkli salatalar ve mezeler ise yemek masalarına özenle yerleştirilmiş, konukların tabaklarına iliştirilmeyi bekliyordu. Hepimizin elleri, gece gündüz cam silip ev temizlemekten aşınacak hâle gelmişti; ama ablamın yüzündeki o umutlu bekleyişi görmek tüm bu fedakârlıklara değiyordu gerçekten. İşleri kolaylayınca hazırlanmak için odama geçtim. Dolabımdaki beyaz elbiseyi çıkardım. Balık kesimli bu elbise astarın hemen üzerinden yıldız işlemeli bir tülle hareketlendirilmişti. Bu görünümüyle oldukça sade ve şık bir abiye formatına kavuşmuştu. Bu güzel elbise endamlı, sıkı vücudumla da birleşince o loş, ışıklı ortamda beni daha da göz alıcı göstermişti. Beyaz, platform ayakkabılarımı giyip hazırladığımız kına alanına gittim. Beni görenler gözlerini üzerimden alamıyorlardı. Bazıları kıskanç bakışlar atarken bazıları da samimiyetle beni iltifatlara boğmaktan vazgeçemedi. Sonunda hazırlıklar tamamlandı ve biz de sabırla uzaktan gelecek misafirleri beklemeye koyulduk. Damat konvoyu kornalar eşliğinde evimize ulaştığında, çoluk çocuk hoplaya zıplaya pencerelere koşturdu. “Geldiler! Damat ve ailesi geldi!” İçimi kaplayan hüzne ve endişeye engel olamıyordum. Bu insanlardan çekinmek hayatımın vazgeçilmez kanunlarından olmuştu. Varlıklarının verdiği huzursuzluk; değişmeyecek, değiştirilemeyecek, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek bir hâle gelmişti. Sabırla bir an önce gitmelerini bekliyor; kimseyle gereğinden fazla muhatap olmuyordum. Ablam, bordo kınalığının içinde bir prenses kadar güzel olmuştu. Çevresinde, mutluluk dileklerinde bulunan insanlara samimiyetle teşekkür edip, kendisi için hazırlanan masaya yerleşti. Bense mutfakta aceleyle çerezlikleri hazırlıyor; karıştırılmış kınaları misafirler için paylaştırıyordum. Elimdeki koca tepsiyle avluda koşuştururken; yerde yuvarlanan yumurcaklardan biri ayağıma dolaştı. Hazırladığım tüm atıştırmalıklar büyük bir çınlama eşliğinde yeri boyladı. Bıkkın bir halde, “Offf!” diye inledim. Böyle küçük bir hadise bile moralimin düşmesine, canımın sıkılmasına sebep olabiliyordu. Ben yerdeki çerezlerle boğuşurken ortalığı bir anda oldukça yüksek frekanslı bir kahkaha sesi kapladı. Olduğum yerde öylece donup kaldım. Kızarmıştım… Başımı kaldırmaksızın görebildiğim tek şey ilk bakışta dahi pahalılığı anlaşılan, yılan derisinden yapılma, parlak bir çift ayakkabıydı. Hırsla nefes alıp içimden kendime bir tokat patlattım ve “Bu densizin karşısında susmayacaksın değil mi?” diyerek kendimi cesaretlendirmeye çalıştım. Yerde karman çorman bir halde duran tepsiyi bırakıp, yavaş ve emin adımlarla ayağa kalktım. Gördüğüm yüz karşısında hiç de şaşırmamıştım. Bu küstah kahkahaları atan kişi, eniştemin sinir bozucu erkek kardeşinden başkası değildi. Henüz 27-28 yaşlarında olan bu adam, genç görünüşünün aksine yaşından çok daha olgun davranır; ağır ama sevimsiz hâlleriyle beni öfke girdabına düşürürdü. İlk gördüğüm günden beri hiç ısınamamıştım ona. Ne zaman varlığını yakınımda hissetsem sanki kapkara bir bulut içime çöküp var gücüyle ruhumu sıkmaya başlardı. Hele şu bey pozları yok mu? Gel de çileden çıkma! Beymiş… Utanmadan evimize her geldiğinde bıyık altından beni süzüyor, her bir hareketimi ezberlercesine takip ediyordu. Bir insan, nasıl olur da bu kadar dengesiz olurdu; anlaşılamayacak şeydi doğrusu. Elbette bu tarz davranışların hiç de yabancısı değildim. Zaten beni gören erkeklerin büyük bir çoğunluğu aynı tepkileri veriyordu. Evimizin kapısından atılmış aşk mektupları, en yakın arkadaşlarım aracılığıyla gönderilen arkadaşlık istekleri, gizli gizli çekilen fotoğraflarım ve daha niceleri… Yıllar yılı tüm bunları yaşadığımdan mıdır bilinmez; oldukça neşeli olan mizacım, dikenli çöl bitkileri gibi sertleşmiş adeta huysuz, kenar mahalle delikanlılarını aratır olmuştu. Ben bu düşüncelerin içinde debelenirken Mervan, aynı küstahlıkla konuşmaya başladı. “Biraz daha dikkatli olmalısınız küçük hanım! Misafirler içerde nerde kaldı bu tepsiler diye söylenip duruyordu.” Bu sözlerden sonra öfkem 2 kat daha arttı. O kim oluyordu da bana ne yapacağımı söylüyordu? Mervan’a dönüp oldukça hiddetli bir ses tonuyla bağırdım. “O halde gelip tepsileri kendileri alsınlar ya da daha iyisini yapalım. Siz etrafta kudretli bey pozlarında pişkin pişkin dolaşıp beni meşgul etmeyin; ben de işimi yapayım!” Ben bu sözlerin karşısında kızarmasını beklerken o daha da memnun olmuş bir şekilde sırıtmaya devam etti. Hep böyle yapıyordu. Ne dersem diyeyim bana olan o kontrollü bakışlarını, ağır duruşunu bozmuyordu. Yaramazlık yapan küçük bir yumurcakla konuşuyormuş gibi üstten üstten bakarak, ruhumu küle boğup bırakıp gidiyordu ansızın. Dudakları dalga geçer gibi kıvrıldı. Kaşlarını kaldırıp, kömür gözlerini perdeleyerek bana edepsizce meydan okuyordu. “Küçük hanımın dili de pek uzunmuş. Ben çakır gözlülerin fena ve zorlu olduğunu bilirdim; ama bu kadar dişlisine de hiç rastlamamıştım doğrusu!” Yalancıktan bir hayretle gözlerini yorgun gözlerime mıhladı. “Ben sizi sadece küstah zannediyordum; doğrusu bu kadar işgüzar olacağınızı tahmin etmezdim. Bence herkes kendi işine bakmalı! Siz konağınızın; sert, buyrukçu Beyi olun ben de bu evin okumuş, hırçın kızı!” Öfkeyle söylediğim bu sözlerin karşısında bozulmasını umuyordum; ama o küstah tavrından bir nebze de olsa ödün vermemişti. Sözlerimi tamamlamış olmanın verdiği bir özgüvenle yönümü tekrar mutfağa çevirdim. Ama o bu kadarını yeterli görmemiş olacak ki sözleriyle tüm dikkatimi yeniden kendisine mıhlamayı başardı. “Bu öfkeli davranışlarınıza dikkat etseniz iyi olur? Babanız bu konuda hiç de müsamahakâr görünmüyor!” Kimdi bu adam? Ne hakla bana karışıp, babamın tehditkâr davranışlarıyla gözümü korkutmak gibi bir aptallık ederdi? Ben öfkelendikçe o sanki sadistçe bir zevk alıyor; yüzümü nadide bir mücevhere bakar gibi büyük bir dikkatle inceleyip, sanki her bir santimini ezberliyordu. O siyah, keskin gözlerin, sert bakışların içimi nasıl ürperttiğini ne yazık ki kendimden bile gizleyemiyordum. Bulunduğumuz konumları düşündükçe şu konuşulanları hayretle karşılamaktan kendimi alamadım. Evli ve 2 çocuklu bir adam, genç bir kızı nasıl olurdu da bu kadar çapkın bakışlarla süzebilirdi? Peki ya her fırsatta beni rahatsız etmeleri… Beni ne sanıyordu bu adam? Yeni yetme, arsız bir ergen mi? Yoksa kendisiyle gizli aşk oyunları yaşayıp macera peşinden koşacağımı mı düşünüyordu hayasızca? Bu küstahlıktan öte onursuzca bir beklentiydi ve ben onun böyle bir şeyin hayalini kurmasına bile izin vermeyecektim. Bir yandan içimden bunları geçirirken diğer yandan öfke ve kin dolu bakışlarımı gözlerine dikmiş benden çekinip gitmesini bekliyordum. O ise meydan okurcasına aramızdaki mesafeyi daha da daraltmıştı. İnatla o siyah gözlerini üzerimden bir türlü çekmiyordu. Artık soluğunu hissedebileceğim kadar yakınımdaydı ve ben bir adım daha atabilecek durumda değildim. Kokusu bu yakınlıkla birlikte daha hoyrat bir şekilde içime işlemişti. Elimdeki tepsiyi göğsüne hızlı bir şekilde yapıştırarak onu var gücümle ittim ve kendimden uzaklaştırdım. “Benim ne yaptığım ve nasıl olduğum sizi zerre kadar ilgilendirmez. Bence asıl siz hâl ve hareketlerinize dikkat ederseniz kendinize büyük bir iyilik yapmış olursunuz. Benim yersiz tavsiyelerinize hiç mi hiç ihtiyacım yok!” O yeni bir sözle polemiği uzatmaya hazırlanıyordu ki, bir çift topuk sesi tüm dikkatimizi dağıtmaya yetti. Gülnaz, sinsi adımlarla sol yanıma yaklaştı. Aramızda sadece 3 adım bir mesafe vardı ve ben onun gelişiyle daha da huzursuz olmuştum. Beni çıngıraklı bir yılana bakar gibi öfke ve nefret dolu bir ifadeyle süzdü. Tüm bu geliş gidişleri boyunca ters ters beni kestiğini fark ediyor, alttan alttan laf sokmalarına aynı ayarda cevap verip onu başımdan savuşturuyordum. Acaba biraz önce yaşananların ne kadarına şahit olmuştu? Sakinliğimi korumaya çalışarak ona döndüm. O ise kıskanç bakışlarını dizginleyip eşine yöneldi. Mervan, karısının gelmesinden oldukça rahatsız olmuştu. Ona kaşlarını kaldırıp oldukça sert bir bakış attı. Gülnaz, az önceki öfkeli solumalarına bir son vermiş; sahibinin karşısında kuyruğunu kıstıran dişi bir köpek edasına bürünmüştü. Mervan, ona dönüp, “Bir sorun mu var?” diye sordu. Gülnaz ise bu sevgisiz hal ve hareketlere aynı yumuşak başlılıkla cevap verdi. “Ağır misafirler gelmiş. Baban karşılarken senin de yanlarında bulunmanı istiyor.” Mervan, isteksizce; “Tamam!” dedi ve bıkkın bir hâlde avluya yöneldi. Karısı, onun uzaklaştığından emin olana dek arkasından bakmaya devam etti. Ardından kontrollü hareketlerle birkaç adım atıp biraz önce eşinin bulunduğu yere geçti. Karşımda kaskatı dikilmesinden oldukça rahatsız olmuştum. Belli ki eşinin bu ayarsız davranışlarını seziyor, kendince bana otoritesini hissettirmek istiyordu. Bugün polemiğe girmek için hiç de iyi bir zamanlama değildi. Onu görmezden gelmeye çalışarak yerdeki tabakları ve mumları toplamaya giriştim. Ben bu işlerle uğraşırken o mağrur mağrur, hanım ağa tavırlarıyla beni izliyordu. Tepsiyi kaldırıp tekrar ayağa dikildim. Bu ortamda daha fazla kalmak istemiyordum; bu yüzden uzaklaşmak için bir adım attım. Arkamı döner dönmez kolumu sert bir şekilde kavradı. Adeta kan beynime sıçramıştı. Yüzümü ona çevirdim ve elini hiddetle kolumdan çektim. Biraz rahat davranmaya çalışıyordum. Karşısında aşırı tepkiler göstermem beni zayıf gösterebilirdi. “Bugün seni pek süslü gördüm. Belli ki bu kına merasiminden beklentisi olan tek kişi ablan değil. Yoksa bir zengin koca da ben bulsam diye hayaller kurmayı mı başladın?” Sözleriyle beni kışkırtmayı başarmıştı. Rahatlığımı korumaya çalışıyordum; aksi takdirde üzerine atlayıp bu sözleri tek tek yutturmaktan geri duramayacaktım. “Benim özel hayatım ve giyim kuşamım niçin sizi bu kadar ilgilendiriyor?” Bu sorum onu afallatmıştı. Beni tanısaydı bu aptal muhabbete asla girmezdi. Zira ben hiçbir zaman para budalası, aciz bir kız olmamıştım. Şatafat ve güç hevesi yüreğimde zerre kadar yer bulamamıştı. Mutlu olmak istiyordum… Hepsi bu. Huzur ve mutluluk… Bu kadar! Bundan fazlası umurumda bile değildi. Bakışları elbisemde ve bedenimde gezinirken, onu daha fazla yorma fırsatını elde ettiğimin farkındaydım. Alevli gözlerimi gözlerine diktim. Yaralamak istiyordum. Bunu ukala tavırlarıyla çoktan hak etmişti. “Bence beni takip etmeyi bir kenara bırakıp hayat enerjinizi çocuklarınıza ve eşinize ayırmalısınız. Tabi eşinizle ve çocuklarınızla uzun yıllar mutlu bir aile olarak kalmak istiyorsanız!” Öfke ve kıskançlıktan yüzünde derin çizgiler oluştu. Bana, “Sen ne demek istiyorsun?’’ diye çıkıştı. Aynı özgüvenli tavrımı koruyarak ona biraz daha yaklaştım. Mervan’ın beni sıkıştırdığı yerde sadece rolleri değişmiştik. Bu sefer akbaba gibi dönme sırası bendeydi. “Ben zengin koca avcısı değilim.” dedim beni anlayacağını umarak. “Hayatım boyunca kimseye yük olmadan kendi ayaklarım üzerinde durmanın hayalini kurdum; bundan fazlasına da tenezzül edecek değilim. Fakat herkes ben değil; burada onlarca kız var. Dışardakileri hiç söylemiyorum bile. O genç, güzel ve cazibeli kızların ne hayaller kurduğunu, sınırlarını ne kadar aşabileceklerini kim bilebilir ki?” Sözlerimi duyduktan sonra yüzü büyük bir korkuyla gerilip kızardı. Tek bir söz dahi söylemesine izin vermeksizin sakin ve endamlı adımlarla oradan uzaklaştım. Dönüp bir kez bile arkama bakmadım; çünkü arkamda yaralı, kocaman bir enkaz bıraktığımdan hiç şüphem yoktu. Gülnaz, yirmili yaşlarının sonlarında esmer, oldukça sıska bir kadındı. Uzun boylu olmasına rağmen aşırı zayıflığı cazibeli bir vücuda sahip olmasını engelliyordu. Sigaradan sararmış dişleri ve neredeyse karnına kadar sarkmış olan göğüsleriyle güzellik konusunda alt sınıf bir kadın imajını aşamıyordu. Kıskanç bakışlarını fark ettiğim günden beri kendisiyle beni sürekli kıyasladığından emindim. Güzel olmadığının farkındaydı. O Bey bozması Mervan, bu kadınla yan yana getirilemeyecek havalı ve yakışıklıydı. Gülnaz’ın kocasıyla olan ilişkisini, kaynanasının ve kayınpederinin desteğiyle ayakta tuttuğunu çok iyi biliyordum. Özellikle de bizim yanımızda kaynanasının ilaç saatleriyle, yediği yemeklerle ve tansiyonuyla o kadar çok ilgileniyordu ki onun gelinden çok bir hasta bakıcı olduğunu düşünmeye başlamıştım. Düğün dernek işleri bittikten sonra onlarla görüşmeyeceğimi bilmek, içime tarifsiz bir mutluluk ve huzur veriyordu. Yoksa bu kibirli ve küstah insanlara nasıl dayanırdım? Saatler ilerledikçe kalabalık arttı. Sonunda ablamın kınasını yaktık ve kadınlar arasında bol çiftetellili, halaylı bir gece geçirdik. Neyse ki onca emeğimiz sonuç vermiş ve misafirler keyifli vakit geçirip memnun bir şekilde birer ikişer ayrılmaya başlamıştı. Kadınlar bizlere teşekkür edip ablam için iyi dileklerde bulunurken erkekler de salonda son kahvelerini içiyordu. Yakınımdaki birkaç tabağı toplayıp mutfağa geçtim. Elimi boynuma attığımda birkaç saat önce büyük bir özenle taktığım kolyemin yerinde olmadığını fark ettim. Kuzenime kalan misafirler için kahve yapmasını söyleyip dolaştığım yerlerde kolyemi aramaya başladım. Evin içinde her yere bakmıştım; ama ne yazık ki kolyem hiçbir yerde görünmüyordu. O kolyeyi bulmak zorundaydım. Bende yeri doldurulamayacak bir hatıraya sahipti. Odada dinlenmeye çalışan ablama ve anneme kalp şeklinde, parlak bir kolye görüp görmediklerini sordum. Annem, bıkkın bir tavırla; “Aman kızım! Şimdi bunun sırası mı? Dans ederken düşürmüşsündür; sonra ablanla çarşıya gider yenisini alırsınız!” diyerek kestirip attı. Kırgındım. Bu kadar ucuz muydu hatıralarımız? Elbette ona kolyeyi Mehmet’in aldığını söyleyemezdim. Benim için o kadar kıymetliydi ki ondan çok daha güzel ve değerli bir kolye alsaydım da yeri doldurulamazdı. Ablam, ayağındaki topuklu ayakkabıları çıkarmış; bir eliyle saçlarını gerisin geriye iterken diğer eliyle ayakkabılardan perişan olmuş tabanlarını ovuşturuyordu. Benim hâlâ kolyeye bakındığımı görünce, “Bacım şu misafirler gitsin; ortalığı toparlayalım, bir yerlerden çıkar elbet!” diyerek teskin etmeye çalıştı. Onlarla daha fazla vakit kaybetmek istemiyordum. Kolye başkalarının eline geçmeden bir an önce bulmalıydım. Mehmet, hediyesini boynumda görmezse bana çok kırılacaktı ve onu üzgün görmek benim en son isteyeceğim şey bile değildi. Kolyemi boynumdan hiç çıkarmazdım ve kendimi ne zaman kötü hissetsem gözlerimi kapayıp ona dokunurdum. Babamı düşündüm. O kolyemi Mehmet’in verdiğini bilse kim bilir bana neler yapardı? Yiyeceğim dayağı; duyacağım azarı tahmin dahi edemiyordum. Hızlı adımlarla kendimi bahçeye attım. Kolyeyi bulma umuduyla dans ettiğim, gezdiğim yerleri tek tek arayıp taradım. Ben kolyemi ararken, etraf iyice ıssızlaşmıştı. Birden kulağıma odunluktan fısıltı hâlinde bazı sesler gelmeye başladı. Bu saatte odunlukta kim olabilirdi ki? Yavaş adımlarla seslerin geldiği alana yaklaştım. Fısıltılar, odunluğa yaklaştıkça daha da tanıdıklaşmaya başlamıştı. Birileri bu ıssız yerde romantik sözlerle hasret gideriyordu. Kendimi fark ettirmeden usulca kapı aralığına yaklaşıp içeriye bir göz attım. Gördüklerim karşısında adeta başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Şaşkınlıktan dilimi yutmadığıma hâlâ hayret ediyorum. Gördüğüm kişiler abim ve Zeynep’ten başkası değildi. Neler oluyordu böyle? Bu ikisinin burada ne işi vardı? Zeynep, Mervan’ın kız kardeşiydi. İlk tanıştığımız günden beri zarafeti ve kibarlığıyla beğenimi kazanmış, o aileden olamayacak kadar alçakgönüllü ve uyumlu kişiliğiyle adeta bizden biri olmuştu. Belli ki onu beğenen bir tek ben değildim. Abimin bakışlarını fark etsem de bir türlü konduramamıştım bu ilgiyi. Ve sonunda olan olmuştu. İkisi de bu tuhaf aşk rüzgarına esir olmuş, başımıza örebilecekleri çorapları hiç düşünmemişti. Zeynep, odunluktaki şiltenin üzerinde sırtını duvara yaslayarak oturuyordu; abimse onun dizlerine uzanmış büyük bir mutlulukla derin derin gözlerine bakıp iç çekiyordu. Birbirlerine kim bilir ne kadar âşıktılar? Güzellik konusunda da bir çift olarak birbirlerini tamamladıklarını inkâr edemezdim; fakat ne yazık ki bu aşk beni hiç olmadığı kadar rahatsız etmişti. O aile ile kuracağımız bu ikinci akrabalık bağının yuvamıza nasıl bir getirisi olacağını tahmin edemiyordum. Onlar çok güçlü insanlardı ve bizim küçük, sade yuvamız onların bu sert, eserekli hayatına uyum sağlayamayacak kadar zayıftı. O güçlü aile bizi beğenip de kız verir miydi; ya da o kız zengin evini bırakıp bizim sade yaşamımıza uyum sağlayabilir miydi, bilemiyordum. Kafam allak bullak olmuştu. Olan bitene bir türlü anlam veremiyordum. Birbirlerini ne zaman sevmeye başlamışlardı? Bu ilişki ne zamandan beri vardı kim bilir? Peki ya annem… Acaba onun bundan haberi var mıydı? Olanlar karşısında nasıl bir tepki vermem gerektiğini bir türlü kestiremiyordum. Abim neden Zeynep’i sevmişti sanki? Bu ilçede onun dengi olabilecek ne çok kız vardı oysa. Ve abim, bize gelin olarak en olmaması gereken kişiyi seçmişti. Ablamı istemeye geldiklerinde, “Bizim evimize gelinlikle gelen kız kefenle çıkar!” demişlerdi gözlerimizin içine baka baka. Bu söz yüreğime amansız bir pençe atıp tüm benliğimi korkunun esaretine düşürmüştü. “Kefenle çıkar?” da ne demek? Kocası kendisini döverse, aldatırsa ya da öldürmeye çalışırsa, ablam kaderine boyun eğip susacak mıydı yani? Bu korkunç hayattan kurtulmak için ölümü mü bekleyecekti? Tüm bu soruların içinde adeta boğuluyordum. Anneme işmar ederek mutfağa çağırdım. Kararlı bir şekilde, “Bunları gözüm tutmadı, vermeyelim!” dedim. Annem kısa süreli bir kalp krizi geçirmişti o an. Dudaklarının gerildiğini, yüzünün ateşler içinde yandığını hissedebiliyordum. Bana hüzünlü bir bakış attı. “Artık çok geç!” Öfkem bir kat daha artmıştı. Kinayeli bakışlarımı üzerinde gezdirdim. “Neden geçmiş? Daha yüzükler bile takılmadı.” Bana, acizlik kokan gözlerle küçümser tarzda baktı. Esefli bir nefesi ciğerlerine atarken, “Bu insanlar bu kadar cümbür cemaat buraya geldikten sonra eli boş dönmeyi kabul etmezler. Bu işi şeref meselesi sayarlar.” dedi. Nasıl bir algıydı bu böyle? Ne demek onur meselesi? Ne yani kapımıza her gelene bir kız mı bahşedecektik? Konuşmaya, reddetmeye hakkımız olmayacak mıydı? Anneme baktım. Saçları yemenisinin kenarlarından sarkmıştı. Diplerine dökülen beyazlar sanki onun çileli hayatına şahitlik ediyordu. “Duymadın mı ne dediklerini?” dedim öfkemi kontrol etmeye çalışarak. Alışkındı benim içli ve sert isyanlarıma. Ne de olsa onun deli kızıydım işte! Hurşid ve Elif’in ipe sapa gelmez asi kızı… “Duydum!” dedi hiçbir şey olmamış gibi. “Duydum! Ama elimden bir şey gelmez Nazar! Bunu sen de biliyorsun?” “Babamı çağır ve caydığımızı söyle.” Gözlerini kocaman açtı. Ses tonuna olabildiğince hâkim olmaya çalıştığı görebiliyordum. Kapıyı kolaçan ettikten sonra, “Beni dinler mi sanıyorsun?” diyerek cevabını bildiğim o tuhaf soruyu sordu ve devam etti. “Yerdeki şu paspastan ne farkım var benim bu evde? Vermek istemiyorum, hem de hiç! Ama başka çarem yok, anlamıyor musun? Dua et de ablan kocasıyla mutlu olsun!” Annemi kollarından tutup kendime yaklaştırdım. Gözlerimi, tükenmişliğin erittiği tutsak gözlerinde elemle gezdirdim. Korkuyordu. Çaresizlik; çoktan harelerine peydahlanmış, umutlarını söndürüp onu köşe bucak zihnindeki kara deliğe itekliyor gibiydi. Gözaltlarındaki kırışıklar, yıllar yılı bitmek bitmeyen itilmişliğin, aşağılanmışlığın simgesi olmuştu sanki. Son kez ümitle yüreğimden dökülen hıçkırıkları dudaklarımdan bıraktım. “Ne demek istiyorsun? Ablamın hayatı üzerine kumar mı oynayacağız yani?” “Beni anlamıyorsun. Bu evin reisi baban!” Gözlerimi kindar bir edayla açıp, “Onu doğuran da sensin!” diye haykırdım. Sesim çok yüksek çıkmıştı. Misafirlerin duyup, tepki gösterebileceği kadar yüksek… Babamın ellerini her an saçlarıma dolayacak kadar da küstahtı serzenişlerim. Annem, dudaklarımı parmak uçlarıyla kapattı ve incecik dudaklarını büzerek bir sus işareti yaptı. Şimdi biraz olsun sakinleşmiştim. “Kızlar!” dedi tutuk bir şekilde. Lafının nereye gideceğini çok merak ediyordum. Gözlerinden akan bir damla yaşa engel olamayarak, “Kızlar babalarının tercihlerini yaşar.” diye sayıkladı. Boğazına düğümlenen son sözlerini bir ok gibi yüreğime çakmıştı ve ben nefes bile alamıyordum artık. “Hayır!” dedim. “Hayır!” Bu düşünceleri taşıyan benim annem olamazdı. O, bizi babam gibi dengesiz bir adamın insafına bırakamazdı. İrademizin önüne çelikten, aşağılık bir duvar öremezdi. Ben kendi hayatıma bile karar veremeyeceksem neden bu hayatı yaşıyordum ki? “Babana varmayı ben mi istedim sanıyorsun? Düğünden bir gün önce itiraz ettiğim için yediğim dayak… Morluklarım sızlarken giydiğim o beyaz gelinlik… İlk çocuğumu kız doğurduğum için loğusa hâlimle yaşadığım o hortum ıstırabı… Sen bunları hepsini evcilik oyunu mu zannediyorsun?” Annemin gizli dünyasındaki yangınları duymak kanımı dondurmuştu. Acıyan gözlerle ona bakmaktan kendimi alamadım. Çaresizlik… Yıllardır bitmek bilmeyen o kahrolası çaresizlik, onu mücadeleye bitap düşürmüştü. Artık dayak yemeden de babamın dilinden, babamın sesinden konuşuyordu. Kapının önünde bağlı duran köpekler geldi aklıma. Onları ilk defa bağladığımızda hiç durmadan havlıyor, kaçmanın yollarını arıyorlardı. Gözlerindeki vahşiliği görmekte zorlanmazdı kimse. İşler hep aynı şekilde gitmeyecekti elbette. Zamanla köpekler bile tutsaklığa alışmıştı. Boyunlarındaki ip çıktığında bile kaçmaz olmuşlardı evden. Daha fazla özgürlüğe sahip olsalar da öğrenilmiş çaresizlik duygusuyla uzaklaşamıyorlardı bağlı oldukları yerden. Çaresizlik duygusu iliklerimize kadar işlemişti besbelli. Sonuçsuzluğa ve hüsrana olan inancımız, hareket edip kurtulmamızın önündeki yegâne engelimiz olmuştu. “Umarım sen bunların hiçbirini yaşamazsın kızım!” Son cümlesi konunun kapandığının sinyallerini veriyordu. Onun için konu kapanmıştı elbette; ama ben bu yenilmişliği uzun süre benliğimden söküp atamayacaktım. “Kaçabilirdin!” dedim son umut kırıntılarımı da onun gözlerinde harcayarak. “Kaçabilirdin!” Esefli bir gülümseme dudaklarını araladı. “Sen bu cahil hâlimle o koca şehre sığabileceğimi mi sanıyorsun?” Artık konu benim için de kapanmıştı. Tartışmak ne kadar da yersizdi şu durumda. Karar verilmiş, hâkim tokmağını vurmuştu çoktan. Olacağını hissettiğim tüm felaketler, içimi kavursa da susmaya mecburdum. İleri görüşlülüğümün en azından bu sefer beni yanıltmasını umuyordum. Hem de hayatımda hiç istemediğim kadar çok! “Tamam anne! Nasıl biliyorsan öyle yap! Ama şunu unutma! Bir kızın kaderini sadece babası çizmez; onun zulmüne sessiz kalan annesi de bu işe ortak olur.” Hıçkırıklarımı tutmaya çalışarak odama gittim ve olabilecek kötü şeyleri düşünmemeye çalıştım. İçimdeki tüm duygular köz olmuş, ruhumu cayır cayır yakıyordu. Acı çekiyordum. Olacakları önceden görüyor olmak, beni mahvediyordu. Ablam, bu insanların elinde harcanabilirdi. Hayatı mahvolabilirdi ve biz her zaman onun yanında olamazdık. Aslında Haşim eniştem; oldukça duyarlı, hassas ve kibar bir adamdı. Bize gelişlerinde anneme de bana da saygı da kusur etmez, kalbimizi kazanmayı da iyi bilirdi. Ablama sadakatli ve iyi davranır; güzel hediyelerle gönlünü hoş tutmaya çalışırdı. Ona güveniyordum; ama ailesi ailemin üzerine bir karabasan gibi çökebilirdi ve tanıdığım kadarıyla Haşim eniştemde, ablama kol kanat gerebilecek kadar büyük bir yürek yoktu. Bu gece ne yazık ki kalbime bir korku hançeri daha saplanmıştı. Abim doğruldu ve ellerini Zeynep’in yüzünde gezdirdi. Parmak uçları, o ince yüzün her bir santimini ezberlemek ister gibiydi. Yüzünü avucunun içine aldı ve “Seni çok seviyorum Zeynep!” diye fısıldadı. Zeynep, onun gözlerine kitlenmiş bir şekilde, “Seni çok seviyorum Murat!” diyerek karşılık verdi. Sonra umutsuz bir ifadeye bürünüp abime sırtını döndü. Kıpırdanmalarına bakılırsa, onun bu hâli abimi de huzursuz etmeye yetmişti. Saçlarına şefkatle dokunup, “Neyin var?” diye sordu. Zeynep, tekrar yüzünü ona döndüğünde birbirlerinin soluklarını hissedecek kadar yakındılar. “Ne olacak bizim hâlimiz?” Belli ki bu gidişattan korkan tek kişi ben değildim. Abim, doğrulup yüzünü Zeynep’in simsiyah uzun saçlarına gömdü. Her bir teline aşk ezgileri fısıldıyor gibiydi sesi. Onun bu hesaplı sorularına verecek bir cevabı olmalıydı elbette. “Seni Allah’ın emriyle isteyeceğim.” Zeynep, abim kadar kayıtsız değildi olanlara. Belli ki benim gördüğüm pek çok şeyi o da görmüştü. Ailesinin küstah ve zorba pek çok yönü vardı. Ben uzaktan bu kadarını anlayabilmişken o kim bilir neler görmüş, nelerin kaygısıyla yanıp tutuşuyordu. “Ya vermezlerse.” dedi umutsuzca. “O zaman ne olacak? Sensizliğe nasıl dayanacağım?” Çaresizliğini anlıyordum. Aşıktı ona. Kim istemezdi ki sevdiğiyle evlenmeyi. Kim istemezdi mutlu olmayı? Olmayınca olmuyordu işte! O aşkını düşünmekte haksız değildi; ama bizde ailemizi ve huzurumuzu düşünmek zorundaydık. Rüzgâra direnen sazlar gibi bu insanların karşısında daha ne kadar eğilip bükülecektik? Düşüncelerim, abimin kasvetli inadıyla yeniden bölündü. Ailemizin tüm geleceğini bu insanların karşısında hunhar bir bıçak gibi kesip atmıştı. “Böyle bir şey olmayacak. Babam, ablamı size verdi. Araları çok iyi. En ufak bir sorun yaşamadık. Seni vermemelerini gerektirecek hiçbir durum yok.” Bu sözler Zeynep’i teskin etmeye yetmemişti. “Sen ailemizin kanunlarını bilmiyorsun Murat!” “Neymiş sizin ailenin kanunları?” “Evlilik sadece gençlerin arasında olmaz. Bir düşmanlığı bitirmek ya da bir dostluğu pekiştirmek için evlatlar aracılığıyla aileler arasında da bir kan bağ kurulur. Gençler isteseler de istemeseler de bu kararları kabul etmek zorunda kalırlar. Bunun örneğini defalarca gördüm!” “Sen böyle konuşmazdın, yoksa bildiğin bir şey mi var?” Yüzünü ona döndü. Bakışlarındaki kırgınlığı acıyarak tahmin edebiliyordum. “Artık benim için de evlilik lafları edilmeye başlandı.” Dolan gözleri boğazına düğümlü söz yaşlarını akıttı. “Bu da ne demek?” “Beni Gülnaz’ın abisiyle evlendirmek istiyorlar Murat. Benden 15 yaş büyük bir adamla. Henüz konuşmuyorlar; ama Gülnaz’ın imalı sözlerini anlamamak imkânsız.” Yorgun ve esefli hâli beni de kederlendirmişti. Elimden en ufak bir yardım gelse asla desteğimi esirgemez, tutardım çaresizliğin kıymık kıymık battığı ellerini. Ama ne yapılabilirdim ki bu insanların karşısında? “Seni kimseye vermem!” Abimin öfke patlamalarına pek az şahit olurdum; oysa şimdi hüsranlı gözleri alevler içindeki bir kefeni andırıyordu. Ruhundaki mezarsa ne Zeynep’in ne de endişeden darmaduman olmuş zihnimin dikkatinden kaçmamıştı. “Her şey yoluna girecek! İnan bana!” “Ya girmezse! Ya kader bizi ayırırsa.” “Ben o zaman ne yapacağımı bilirim!” Abim söylediklerine kendisi de inanmıyordu. O, şu ilçede kıt kanaat geçinen sıradan bir tamircinin oğluydu. Bu insanlarla nasıl başa çıkacaktı ki? Artık tir tir titreyen ellerime, gözlerimden süzülen sıcak yaşlara engel olamıyordum. Bizi büyük bir fırtına bekliyordu ve ne yazık ki sahipsiz kayıklar gibi hiç bilmediğimiz sahillere vuracaktık. Daha fazla bu manzaraya tahammül edemedim. Ayaklarım beni geri geri götürüyordu sanki. O kadar dalgın ve hassastım ki ayaklarımın dibindeki tuğlaları göremedim. Tuğlalar büyük bir gürültüyle yere devrildi. Ne olduğunu anlamaksızın korkuyla yerlerinden sıçradılar. Bense fark edilmeden hemen küçük koridorun solundaki büyük varillerin arkasına saklandım. Abim, ona beklemesini söyleyip ayağa kalktı ve kapının ağzına kadar gelip etrafı kolaçan etti. Sokak lambalarının aydınlattığı odunlukta beni görmesi an meselesiydi. Zeynep, yanına gelip endişeyle koluna dokundu. “Bizi dinleyen biri olmalı!” Abim teskin eder gibi fısıldadı. “Baktım kimse yok!” Onlar sağa sola bakınırken yakınlarda bir çift ayak sesi duyuldu. Zeynep, korkuyla abimin arkasına saklandı. O kadar hızlı soluk alıp veriyordu ki oracıkta kalp krizi geçirdiğini sanmaktan kurtulamadım. Hiçbir gizlenme davranışı göstermeden başlarına gelebilecek her felaketi kabullenmiş; ayakta öylece titriyorlardı. Zehra’yı görünce biraz önceki endişeleri, yerini büyük bir huzura bıraktı. Zehra, Zeynep’in kız kardeşi aynı zamanda en büyük destekçisi ve sırdaşıydı. İkisinin de derinden bir oh çektiğini duyabiliyordum. Demek ilişkilerini Zehra da biliyordu; hatta bilmekten öte onları destekleyip, koruyordu. Bu vurdumduymazlık karşısında öfkeden deliye dönmüştüm. Canımı en çok da abimin bu durumu bizden saklaması yakıyordu. Demek onlara Zehra kadar bile yakın değildik. Zehra kan ter içinde sayıkladı. “Zeynep, babamlar kalkmak üzere gitmemiz lâzım! Annem de seni sorup duruyor. İdare edeyim diye sabahtan beri çırpınıyorum. Yokluğun fark edilmek üzere!” Zeynep, apar topar abimle vedalaşıp koşar adımlarla odunluktan çıktı. Abim bu sisli mahzende endişelerinden kurtulmak için onların tamamen uzaklaşmasını bekliyordu. Bu ilişkinin duyulmasından ne kadar korktuklarını her hâllerinden anlayabiliyordum. Konvoy halindeki arabaları evimizden uzaklaşınca abim de alnındaki terleri silip biraz sakinleşmeye çalıştı. Artık gizlenmek istemiyordum. Varillerin arkasından çıktım. Beni fark etmemişti; bense fark edilmek için adeta can atıyordum. İçinde bulunduğumuz durumla hiçbir alakası olmadığı halde tepkimi ortaya koymak için bir tiyatro oyununu alkışlar gibi ellerimle yavaş tempoda bir ritim tutturdum. Çıkan alkış sesleri abimin tüm dikkatini bana yönlendirmişti. Gözlerim hüsranın dipsiz kuyularında, hesapsızca titreyen ürkek kalbine değmişti. İçimdeki tüm boraları yüreğine akıtmak istercesine, gözlerimle ruhuna derin kesikler atıyordum. Biraz önce kendilerini gözetleyen kişinin ben olduğumu anlamıştı. Hiçbir söz söyleyemeden başını utançla eğdi. Abimi tanıyordum; o aşkından utanmamıştı. Utandığı tek şey en yakınlarından bile gizlediği bu sevdayı korkarak, kaçamak bir şekilde yaşamaktı. Gecenin geri kalanını birbirimizin yüzüne bile bakmadan sessizliğimizi koruyarak geçirdik. Tedirginliği her hâlinden belli oluyordu. Celladını bekleyen bir mahkûm gibi konuyu diğerlerine ne zaman açacağımı kestirmeye çalışıyordu. Bense bu suskunluğu onur meselesi yapmış; küskün tavırlarımla olacakları seyre koyulmuştum. ***
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD