"O Benim Abim!"

1743 Words
Hemşirenin yönlendirdiği odada uzanmış, kanımı verirken yanımda sadece Kaya vardı. Albay ve Ilgaz'ı dışarıda bırakmak için kesin bir tavır takınmıştım. Zaten doktorların Alparslan'ın odasına yeniden girmesiyle orada kalmak zorunda kalmışlardı. Hemşirenin beni götürdüğü sakin odaya uzanmış, koluma takılan iğneden kanımın sessizce torbaya aktığını izliyordum. Odada ağır bir hastane kokusu ve antiseptik bir sessizlik vardı. Gözlerimi kapattım bir an. Vücudum ağırlaşmıştı. Operasyondaki tüm gerginlik, şimdi kanımla birlikte damarlarımdan çekiliyor gibiydi. "O askeri kurtardık abi," diye mırıldandım, gözlerimi açmadan. "Çok şükür." Kaya'nın sessizce onayladığını hissettim. Sonra aklıma Albay'ın o umutsuz, çaresiz hali geldi. Sesim biraz buruk çıktı. "Albay, ailesine nasıl bağlı, değil mi? Her şeyini ortaya koyuyor." Kaya'dan bir cevap gelmedi. Gözlerimi açıp ona baktım. Sandalyede bana doğru eğilmiş oturuyordu, ama bakışları uzaklardaydı. Yüzünde her zamanki sakin ifadesinin altında, derin ve karmaşık bir şeyler vardı. Bana baktı, ama sanki beni değil, çok daha uzak bir anıyı görüyor gibiydi. Gözlerinde bir hüzün, belki de bir özlem vardı. "Abim?" diye seslendim, hafifçe kaşlarımı çatarak. İrkilerek kendine geldi. "Evet," dedi. "Ne babalar var, biz şanssızız." Ona daha dikkatli baktım. Operasyon boyunca da normalden daha sessiz, daha içine kapanıktı sanki. Uğur’a hiç takılmamıştı mesela? Bir düşünce onu kemiriyordu sanki. "Hayırdır? Sen bir dalgınsın," diye üsteledim. "Operasyonda da vardı sende bir şey. Söylemeyeyim diyordum ama... Bir sıkıntı mı var?" Kaya derin bir iç geçirdi. Gözlerini benden kaçırdı, bir an kolumdaki serum hattına baktı, sonra yeniden yüzüme döndü. "Yok," dedi, sonra daha kararlı bir sesle tekrarladı. "Yok, bir şey güzelim. Sadece... yoruldum." "Yorgunluk hepimizde var," diye mırıldandım, ona tamamen inanmamış halde. Ancak daha fazla üsteleyecek gücü kendimde bulamadım. Kendimi gerçekten çok yorgun hissediyordum. Operasyondaki o muazzam fiziksel ve zihinsel yük, üzerine bir de bu kan bağışı... Göz kapaklarım kurşun gibi ağırlaşmaya başladı. Kolumdan kanın akışını izlerken, odanın beyaz ışığı rahatsız ediyordu. Kaya'nın sessiz varlığı, hemşirenin ara sıra içeri girip çıkması, uzaklaşan seslere dönüştü. “Terleyeceksin yine,” dedi Kaya. Ayağa kalkıp hemen yanıma geldi. Üzerimdeki üniformamın ceketi çok kirliydi ve iğrenç kokuyordu. Kolumdaki iğneye dikkat ederek üniformayı üzerimden çıkarttı. Sadece iğne olan kolumda asılı kalmıştı. “İçindeki atlet daha temiz duruyor.” “Sen eve geç bizimkilerle” dedim. “Şu kanı verip ben de peşinizden gelirim.” “Cık” dedi Kaya ayakta beklemeye devam ederken. “Kanı ver birlikte gideriz abim. Ama ben bizimkilere söyleyeyim de gitsinler. Uğur az önce kantindeki tostlarla bakışıyordu.” Dudaklarımda hafif bir tebessüm oluşurken derin bir nefes aldım. “Tamam, söyle sen o zaman. Ben biraz kestirecek gibiyim.” Cevap veremeden odanın kapısı tıklatıldı. Hem Kaya hem ben aynı anda kapıya döndük. Kapı açıldığında karşımdaki kişi beni şaşırtmıştı. Ilgaz Binbaşı’yı görmeyi hiç beklemiyordum. “Komutanım!” diyerek hızla doğruldum. Ilgaz içeriye göz gezdirirken bakışları Kaya’ya takıldı. Ardından yüz ifadesi nötr bir hal aldı ve “Müsaade var mı?” diye sordu. “Tabii” diyerek daha da doğrulmaya çalıştım. İğnenin olduğu koluma asılı kalan üniformam aşağıya sarkınca Kaya hızlı bir hareketle eğilip kumaşı topladı. Tüm bu süre zarfında Ilgaz sadece ona bakmıştı. “Ben çıkıp haber veriyorum o zaman” diyen Kaya eğilip alnıma bir öpücük kondurdu. Kaya alnımdan öperken Ilgaz’ın yanak çukurları kasılıp kafasını yana çevirmişti. “Tamam” dedim. Kaya’ya. Kaya doğrulup Ilgaz komutana bir bakış atarak odadan çıktı. Kapıyı da arkasından kapatmamış, aralık bırakmıştı. Klasik Kaya, tipik kıskanç hareketi. Ilgaz’la yalnız kaldığımızda doğrudan bana bakmaya başladı. “Otursanıza komutanım,” dedim. Hiçbir şey söylemeden sandalyeye oturdu. Tam o sırada kapı yeniden açıldı ve içeriye bir hemşire girdi. Yan gözle Ilgaz’a baktıktan sonra yanıma gelip dolan kan ünitesini çıkardı. Yenisini takarken, Ilgaz’ın bakışları kolumdaydı. “İkincisi fazla değil mi?” diye sordu Ilgaz hemşire işini yaparken. “Feza hanım yedek ihtiyaç olabilir diye kabul etmişti” diye mırıldandı hemşire. Başımı hafifçe salladım. “Sıkıntı değil komutanım. Ne gerekiyorsa yapılsın.” Hemşire işini bitirip elindeki kan torbasıyla odadan aceleyle çıkınca odadan çıktıktan sonra Ilgaz’la yeniden yalnız kaldık. Hayır yani niye bu odaya gelmişti ki şimdi? Albay Sungur ve Siper timiyle ilgilenmesi daha doğru değil miydi? Ilgaz sessizce kolumdaki serumdan çıkan kanı izliyordu. Torbaya doluşunu bile dikkatle takip etti. Sonra bakışları çıplak omuzlarıma kaydı. Üzerimde sadece siyah bir atlet vardı. Gözleri, tenimde fazla oyalanmadan tekrar serum hattına döndü. Ben ise ilk konuşan olmak istemediğim için sessiz kaldım. Nihayet gözlerini gözlerime dikip benden kaçırmadan konuştuğunda onu dikkatle dinlemeye başladım. "Alparslan sayende iyi durumda," dedi. Sesi bir komutandan çok rahatlamış bir dostun sesiydi. "Çok temiz bir operasyon gerçekleştirdin. O kalabalık düşman inine bu kadar kısa sürede girip çıkman ders niteliğindeydi. Hem de bir askeri bile arkanda bırakmadın.” Bakışları yeniden koluma düşüp gözlerime döndü. Kahverengi gözleri şimdi koyu, acı kahve tonundaydı. “Bu kadar becerikli olman beni çok şaşırttı Feza. Sen olmasaydın, kardeşime çok geç kalabilirdik.” "Çok şükür herkes iyi komutanım" dedim. Sevmediğim şeylerden biri de övülmekti aslında ama Ilgaz’ın beni övmesi egomu okşamış ve bana kendimi iyi hissettirmişti. Hiçbir zaman diğer çocuklar gibi babasından takdir bekleyen çocuklardan olamamıştım ama Ilgaz şu an bende bu duyguyu uyandırmıştı. Ona kendimi göstermek, kendimi anlatma ihtiyacı hissediyordum sanki. Ona karşı bir şeyler hissetmeye başladığımı zaten anlamıştım. Duygularım çoktan ona doğru kaymıştı. Demek ki bu saçma kendini gösterme isteği olan duygular da yanında promosyonla oluşmuştu. Gözleri, ilerideki sandalyeye özenle asılmış olan Kaya’nın üniforma ceketine takıldı. Ardından dikleşip sırtını sandalyeye yasladı. Bakışları yeniden bana döndü. Bakışları doğrudan beni bulurken, "zor olmuyor mu?" diye sordu. Sorusu karşısında bir an irkildim. Kolumdaki iğneye göz attım. İçimden geçenleri sesli söylemiş olamazdım, değil mi? "Ne zor olmuyor mu komutanım?" diye sordum hafif tedirgenlikle. Ilgaz içini çekti, bu soruyu sormak sanki onu zorlamıştı. Gözleri gözlerime sabitlendi. “Sevgilinle aynı timde olmak...” Yüzümdeki korkulu ifade anında dondu. Başka bir şeyden bahsediyordu demek diye düşündüm ama sorusu tekrar zihnimde yankılanırken kanım adeta çekildi. Sinirle kaşlarını çattım. "Hani bana saygısızlık yapmayacaktınız bir daha? Nasıl böyle bir soru sorabilirsiniz?" Sesim biraz yüksek çıkmıştı. Bizi gerçekten de sevgili sanıyordu! Lan o benim abim! "Özel hayatımı merak mı ediyorsunuz yoksa komutanım?” Ilgaz, bakışlarını kaçırdı, pişmanlık yüzüne yayıldı. "Kusura bakma. Evet merak ettim sadece. Aynı timde çok zor oluyor olmalı. Sürekli birbirinizi kollama içgüdüsü oluşur. Ama sen bunu timindeki tüm askerlere eşit paylaştırıyorsun. Operasyonda anladım ki üsteğmeni diğerlerinden kayırmıyorsun. Bu gerçekten takdir edilesi." Söylese miydim? Yanlış anlıyordu adam. Kaya ile bizi sevgili sanan ilk kişi değildi Ilgaz. Daha önceleri de çok kişi böyle düşünmüştü ve biz asla kendimizi açıklamaya bile çalışmamıştık. Umurumda bile olmamıştı kimin ne düşündüğü ama Ilgaz’ın yanlış anlaması umurumdaydı. Evet söyleyecektim… “Kaya benim her şeyim komutanım,” dediğimde Ilgaz gözlerini sıkıca kapatıp açtı. Ulan Feza, ne biçim laf bu şimdi? Lafa böyle mi girilir? Hemen devam ettim. “Timimdeki herkes benim için eşittir ama biri bana sorsa, ‘Senin canını mı alalım, Kaya’nın mı?’ diye... Benimkini alın derim.” Bravo Feza’cım… “Anladım ben yüzbaşım” diyen Ilgaz bir anda ayaklanınca mal gibi kaldım. Bana bakmadan kafasını aşağıya yukarıya sallayarak “tekrar teşekkür ederim” dediğinde gözlerim hafif büyüdü. Lan adam devamını dinlemeden gidiyordu! İki dakika önce sevgilim sanıyorsa da şimdi aramızda daha güçlü bir bağ olduğuna inanıyordu. Evet zaten aramızda çok güçlü, koparılamaz bir aile bağı vardı, onun düşündüğü gibi değildi yani. “Komutanım,” dedim hızlıca. Kapıya yönelmişti. Seslenmemle omzunun üzerinden bana baktı. “Bir yanlış anlamayı düzelteyim” diyerek yumuşak bir sesle yatakta kendimi oynattım. “Siz az önce sevgilinle aynı timde olmak zor değil mi diye sormuştunuz ya…” “Sen de gayet güzel açıkladın Yüzbaşı,” dedi nötr ve mimiksiz bir ifadeyle. Anında cevap verdim. Sustuğum an kapıdan çıkıp gidecekti. “Evet açıkladım elbette ama siz Kaya’yı sevgilim sandınız. Kaya diye hitap ettiğime bakmayın rütbe durumdan dolayı ismiyle sesleniyorum. Yalnızken genelde abi derim. Kaya benim öz abim gibi.” Bir anda bedenini komple bana çevirdi. Göz bebeklerinin büyüdüğü o anı çok net yakalamıştım. Kaşları havaya kalkarken şaşkın bir sesle, “nasıl yani anlamadım?” diye sordu. Dudaklarımda bir kıvrım oluşup gülümsemek istiyordum çünkü bu şaşkınlığı kalbimde takla attırmıştı. Lakin kendimi tutup gülmedim. “Abim işte…” dedim omuzlarımı kaldırıp indirerek. “Biz birbirimizin tek ailesiyiz. Ben kendimi bildim bileli Kaya hayatımda var. Çocukken benden sadece iki yaş büyük olmasına rağmen bana annelik yaptı. Benim üzerimi bile o değiştirirdi biliyor musun?” Ilgaz’ın hala aynı şaşkınlıkla beni dinlediğini görünce anlatmaya devam ettim. Kaya ile geçirdiğimiz çocukluğu düşününce hep gözlerim dolardı. Çok dayak yemiştik birlikte. Ama Kaya beni korumak için benim dayaklarımı da yerdi. Her gün bugün ne olacak korkusuyla uyanırdım. “Yeri geldi annem oldu, yeri geldi babam. O benim gerçekten de her şeyim. Eğer gerçek bir abim olsaydı bile asla Kaya ile kurduğum bağı kuramazdım. Çoğu kardeşte, ailede olmayan bağ bizimkisi. O yüzden evet zor. Timim benim zaten ailem gibi ama kendi ailenden birinin de seninle birlikte mücadele vermesi ve her an ölümle burun buruna olması gerçekten çok zor komutanım. Beni en iyi siz anlarsınız. Anladığım kadarıyla Alparslan yüzbaşı ve albay da sizin için öyle…” Son sözlerimle Ilgaz sessiz kaldı. Fakat öylece bana bakmaya devam etti. Boğazı sürekli yutkunmaktan hareket ediyordu. Neredeyse saçma bir sessizlikle bir otuz saniye kadar bakıştık. En sonunda iç çekerek kafasını dikleştirdi ve uzun bir nefes verip tebessüm etti. Onun tebessüm etmesiyle sıktığım yanaklarımı serbest bıraktım ve ben de hafifçe tebessüm ettim. “Öyle tabii” dedi kafasını sallayarak. Olduğu yerde dikilmeye devam ediyordu. Ne gidiyordu ne kalıyordu. “Üsteğmeni abin gibi görmene sevindim” dediğinde kaşlarım havaya kalktı ama bu defa da Ilgaz panik olup kafasını eğdi. “Yani demek istediğim ailenden biri gibi seni yalnız bırakmamasına, koruyup kollamasına sevindim.” Saçmalıyordu şu an resmen ama benim yüzümdeki tebessüm daha da büyümüştü. Hele konuşurken saçma sapan şeyler söylediğini o da algılayarak kendine kızıyormuş gibi el hareketleri yapması çok tatlı gelmişti gözüme. O despot, sinirli ve gıcık halinden eser yoktu. “Anladım komutanım” dedim dudaklarımı birbirine bastırarak. Ilgaz kafasını kapıya çevirip ensesini kaşıdığında “Siz Alparslan yüzbaşıya bakın isterseniz. Kan torbası dolunda ben de geleceğim” dedim. “Tamam o zaman” dedi bacaklarını öne arkaya adımlar attırarak. Ardından yeniden gözlerime bakarak tebessüm etti. “Tamam o zaman Feza” dedi yüzbaşı sıfatını kaldırarak. “Sen de dinlen. Sen ve timin üç gün izinlisiniz.” Kafamı salladığımda bana son kez tebessüm ederek odadan çıktı. Kapıyı arkasından sertçe kapattığında kaşlarım havalandı ama kapı aniden yeniden açıldı. Ilgaz kafasını içeriye sokarken “rüzgar yaptı pardon” dedi çenesini kaşıyarak. Gülmeye başladım. “O zaman sen dinlen.” Kafamı sallarken “Evet bunu demiştiniz” dediğimde o da kafasını salladı. Alt dudağını ısırarak “evet demiştim değil mi? Görüşürüz madem” dedi ve bu defa kapıyı yumaşakça kapatarak odadan çıktı. Arkasında otuz iki diş sırıtan bir ben bırakarak…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD