"Fırat!"
"Nisa! Ne işin var senin burada?"
"Şey... Ben..." derken Fırat'ın kollarından sıyrılıp kıyafetlerini çekiştirerek kendini toparlamaya çalıştı Nisa. Etrafa saçılan bir şey var mı diye çevresini göz ucu ile taradıktan sonra yerden çantasını aldı. Tüm bunları yaparken aslında zaman kazanmak istiyordu. Çünkü ona verebilecek doğru bir cevabı yoktu. Dilinden ne dökülürse dökülsün sonu hep aşka çıkardı. Bu yüzden susmak hep daha kolaydı. Yüreğinden taşan duygularının Fırat tarafından ele geçirilmesine müsaade edemezdi. Ne de olsa evli bir adamdı o.
Sahi ne işi vardı Nisa'nın orada? Ne demeye yine gelmişti ki o kapının önüne? Hem ne cevap verecekti şimdi Fırat'a? Özledim diyemezdi ya... Olmazdı. Üstelik onu görmenin etkisi ile yüreği tutulmuş ve diline vurmuşken... Ayaklarım beni sana getirdi diyemezdi ya... O artık evliydi. Bunu çok iyi biliyordu ama neden her seferinde kendini onda buluyordu. Haksızlık değil miydi bu? Kendine saygısızlık değil miydi ya da adına her ne denirse? Her seferinde kendisi ile aynı kavgayı tekrar tekrar ediyordu ama sonuç hiç değişmiyordu. Oysa o kadar isterdi ki değişmesini. Peki ya şimdi? İlk kez yakalanıyordu Fırat’a ve hızlı düşünüp bir bahane bulması gerekiyordu.
"Ben bir kitap arıyorum. Şey... Bir ders kitabı ve... O kitap her yerde bulunmuyor. Buralarda da bir kitap evi yani şey... Kütüphane varmış."
"Tamam, tamam anladım. Acelen yoksa gel yukarı çay içelim." Onun hiçbir şeyden habersiz şu halleri Nisa’yı her seferinde bir kez daha yaralıyordu ama kendini açık etmediği içinde Allah’a şükrediyordu.
Nisa karşısına geçip nanik yapan kaderine ters bir bakış fırlattı. Yukarı demişti, değil mi o? Çay içmeye, Fırat'ın evine... Onun karısı ile mutlu mesut yaşadığı yuvasına mı gidecekti Nisa? Bile bile yüreğine bir kurşun mu sıkacaktı yani? Yapamazdı! O eve adımını atamazdı! Geçerli bir sebep uydurmalıydı. Acilen!
"Şey... Benim arkadaşım... Yani Güneş... Güneş beni bekliyor ve... Acele etmem lazım. Belki başka zaman..."
"Olmaz öyle. O zaman izin ver sana eşlik edeyim. Uzun zamandır görüşemiyoruz. Hem sen özlemedin mi beni?"
Nisa'nın içi içini yiyordu. Ne diyordu bu adam böyle? Özlemek mi? Hasretinden ölüyordu Nisa. Başını omzuna koyduğu o çocukluk gününe gitmek için ömrünü bile verirdi. Özlemekmiş… Özlemek de ne demekti? Yokluğunda küllenen ateşi rüzgarıyla yeniden alevlenmişken ona karşı sakin kalabilir miydi? Kendisini dahası yürek çarpıntılarını saklayabilir miydi? Bilmiyordu. Kalbi deli gibi istese de aklı ona 'Hayır!' diyordu. 'Gitmemelisin!' ‘Gitmeyeceksin!’
Derin bir iç çekti Nisa.
"Özür dilerim. Gerçekten çok acelem var. Ama belki daha sonra görüşebiliriz."
"Çok iyi olur. Hem düşündüm de sanırım konuşmamız gereken şeyler var..."
"Nasıl? Yani ne konuda?" derken Nisa'nın neredeyse kalbi duracaktı. Fırat'ın Nisa ile konuşması gereken ne olabilirdi ki? Tamam, ortak bir geçmişleri vardı ama aylardır görüşmüyorlardı. Belki de vefasızlığından gem vuracaktı Nisa'nın. Neticede evlendiği günden beri bir kez olsun aramamıştı Fırat'ı. Oysa önceleri neredeyse her gün onu aramak için bir bahane bulurdu.
"Hafta sonu müsaitsen seni yurttan alırım."
"Olmaz. Yani ben... Artık yurtta kalmıyorum."
"Öyle mi? Bilmiyordum. Eve mi çıktın arkadaşlarınla?"
"Hayır. Yani aslında yurtta kalıyorum ama şu sıralar durum biraz karışık. Bir arkadaşımın misafiriyim ve ne zaman yurda döneceğim belli değil. Rica ederim, sen de bizimkilere bir şey söyleme, haberleri yok. Şimdi anlamadan etmeden ortalığı velveleye verirler. Hiç gerek yok!"
"Bir sorun mu var?" Endişeli görünüyordu.
"Yok! Yani küçük bir anlaşmazlık ama önemli değil. Zaten misafirliğim çok uzun sürmeyecek. Tekrar yurda döneceğim."
"Peki, anladım. O zaman şöyle yapalım. Sen pazar günü Mehmet Abi’nin oraya gel. O da şikâyet ediyordu zaten. Nisa kızım ne zamandır uğramıyor diyordu. İki kahvesini içeriz."
"Tamam, o halde... Ben pazar günü öğleden sonra orada olurum." derken endişeliydi Nisa. Düşünceleri beynini kemiriyordu. Belli ki sıradan bir konu değildi bu. Öyle olsa konuşmamız lazım demezdi. Üstelik Mehmet Abi’nin orada…
Fırat, vedalaşmak için elini uzatınca Nisa ellerinin heyecandan terlememesi için dualar etti. Tenine dokunduğunda belki terlememişti elleri ama yanakları alev alev olmuştu. Başını kaldırıp da gözlerine bakamıyordu. Hem yanaklarını göstermek istemiyordu hem de eli onun avucundayken yüzüne bakacak cesareti kendinde bulamıyordu.
Ve nihai ayrılık... Fırat'ın elleri yavaşça Nisa'nınkilerden uzaklaştığında sadece izledi Nisa. Yıllarca usanmadan o elleri tutabilirdi. Soğuk kış günlerinde ısıtabilirdi yüreğindeki yangınla ellerini... İnsan kaderini kendisi yazardı öyle değil mi? Nisa da ürkek aşkı ile Fırat'ı sonsuza dek başkasının kaderine ortak etmişti.
Geri dönüş yolu giderken olduğu kadar kısa gelmemişti Nisa'ya. Aksine gözünde büyüdükçe büyüyordu. Fırat'tan uzaklaştıkça attığı her adım ona dağarı arşınlıyormuş gibi geliyordu.
Kendini toparlamalıydı. Uzun süredir ona olan duygularını bir kafese koymuştu ve dışarı çıkmamaları için kilit üstüne kilit vurmuştu. Kendisine düşünmeyeceğine dair söz vermişti. Unutuyordu da sanki yavaş yavaş. Hatta yüreği bir başkasına vize de vermiş gibiydi. Ama hepsi yerle bir olmuştu şimdi. Belki de hepsi aklının bir oyunuydu. Belki de duyguları ilk günkü gibi tazece bekliyorlardı. Sadece kendini kandırıyordu belki de...
Aklı da yüreği gibi karmakarışık oldu Nisa'nın. Bir çözüm bulmalıydı. Fırat'ı yüreğinden söküp atmalıydı. Belki zordu ama yapabilirdi. Hem Nisa değil miydi 'imkânsızlık yoktur' diyen? Ona göre her şey mümkün değil miydi? Bu zamana kadar neden denemedi bilmiyordu ama bu karşılaşma Nisa'nın gerçekleri fark etmesine sebep olmuştu. Fırat'ın gönlü boş değildi artık. O evli bir adamdı ve hala ona aşık bir yüreği taşımak Nisa'ya göre değildi.
Nisa geldiği yolları geri arşınlarken arka cebindeki telefonun titremesiyle kendine geldi. Dar pantolonundan telefonu çıkarmak zor olsa da kapanmadan açmayı başarabilmişti.
"Serkan!"
"Nisa, ben... Ben iyi değilim. Sana ihtiyacım var."
"Ne oldu?"
"Bilmiyorum. Ben yerden kumandayı almak için eğildim ve bir ağrı saplandı. Nefesimi kesecek neredeyse. Hareket edemiyorum."
"Tamam. Sen yat, kıpırdama ben geliyorum hemen."
"Bekliyorum."
Nisa telefonu kapatıp adımlarını hızlandırdı. Hatta belki koşmalıydı. Araca binemezdi çünkü cüzdanı yanında değildi. Hem neden almadı ki zaten çantasını sınıftan? Bu yaptığı aptallıktı. Ne zaman böyle olsa hep başına bir sıkıntı gelirdi. Bunu biliyordu. Aceleyle Güneş’e çantasına sahip çıkmasını mesajla telkin edip koşmaya başladı. Daha hızlı koşmalıydı. Daha hızlı...
Nisa kapının önüne vardığında kalbinin koştuğu için mi yoksa korkudan mı bu denli hızlı çarptığını anlamamıştı. Yine de içindeki korku hissedilebilecek kadar büyüktü onun için. Ne olmuş olabilirdi ki? Serkan Nisa'yı çağırdığına göre önemli bir şey olmalıydı yoksa ona muhtaç kalmak istemezdi. Yani Nisa öyle düşünüyordu.
Hem Neşe'yi değil de neden Nisa'yı çağırmıştı Serkan? Eski de olsa sevgilisi o değil miydi? Onu araması daha doğru olmaz mıydı? Hem barışırlardı belki bu bahaneyle. Her neyse! Vardı demek bir bildiği. Belki de aramıştı da Neşe cevap vermemişti.
Nisa içinden bir boş ver çekip kapıyı çaldı. Serkan'ı rahatsız etmek istemezdi ama içeriye girmek için bunu yapması gerekiyordu. Ne de olsa o evde misafirdi ve bir anahtarı yoktu.
Biraz geç de olsa kapı yavaşça aralandı ama Serkan arkasını dönmüş çoktan yatağa yönelmişti. Nisa hızla ayakkabılarını çıkardı ve kapıyı kapatıp Serkan'ın peşinden gitti.
"Anlat bakalım tekrar. Ne oldu?" derken Serkan kendini yatağa sırt üstü bırakmıştı. Eli göğsünün hemen altında duruyordu.
"Bilmiyorum. Sabah hazırladığın kahvaltıyı yedim."
"Ne yani zehirledim mi seni? Onu mu demek istiyorsun."
"Saçmalama Nisa! Dinler misin lütfen? Zaten konuşamıyorum. Nefesim kesiliyor."
"Pardon! Tamam. Anlat sen." Derken bir adım geri çekildi.
"Hiçbir şeyim yoktu hatta işe gitmeyi bile düşündüm ama patron dinlen sen gelme dedi. Neyse sonra mutfağı toparladım, banyo yaptım ama hiçbir şey hissetmedim. Uzanıp televizyon izleyecektim. Yerden kumandayı almak için eğildim ve bir ağrı saplandı. O zamandan beri de nefesimi kesiyor."
"Allah Allah... Ters bir şey mi yaptın acaba?"
"Hatırlarsan dün gece dayak yedim."
"Ne yani beni mi suçluyorsun?"
"Hayır ama unutmuş olmana şaşırıyorum. Hele dayağı neden yediğim düşünülürse..." Nefes almakta güçlük çeken bir adamın hâlâ laf yetiştirmeye çalışıyor olması da ayrı bir çelişkiydi. Numara mı yapıyordu acaba?
"Ya of! Tamam. Bunları konuşmanın zamanı değil şimdi. Kalk hadi hastaneye gidelim. Ciddi bir şeydir belki..."
"Hastaneye mi? Yok benim bir şeyim. İyiyim, gitmeyelim." derken Serkan'ın gözlerindeki endişeyi gördü Nisa. Gitmek istemediği her halinden belliydi zaten. Korkuyor muydu? Ne yani koskoca adam doktordan mı korkuyordu?
"Bana şöyle bakmayı kes!" dedi Serkan Nisa'nın eğlenmiş bakışlarını fark edince. Alttan alttan sırıtıyor muydu o?
"Özür dilerim." dedi Nisa gülümsemesini saklamaya çalışarak ama pek başarılı olamadı. "Ama gitmemiz lazım. Gerçekten ciddi bir şey olabilir. Allah korusun kalp krizi falan geçiriyorsan?"
"Saçmalama Nisa! Ne kalp krizi?"
"Ne bileyim, hani o da ağrıyla başlıyormuş ya..."
"Evet ama sırt ağrısıyla... Benim kaburgam ağrıyor, sanırım."
"Neyse ne işte... Ben taksi çağırıyorum ve hastaneye gidiyoruz. İtiraz istemiyorum."
Nisa'nın sesi öyle otoriter çıkmıştı ki Serkan daha fazla üstelemek istemedi. Ne de olsa sakat sayılırdı ve olası bir saldırı durumunda savunmasız kalırdı. Eli mahkûm, Nisa'nın söylediklerini kabul edecekti.
Nisa ise o sırada çoktan durağı arayıp acilinden bir taksi çağırmıştı bile. Ardından Serkan'ın yanına dönüp kolunun altına girerek kalkması için yardım etti. İlk kez ona bu kadar yakındı ve zaten alt üst olmuş iç dünyası iyice birbirine girmişti.
"Amma da ağırmışsın." dedi Nisa, inleyerek.
"Söylenme! Bunu sen istedin. Hem ima ettiğin şey kilolarımsa onlar kas bir kere!"
"Ya evet, kas! Hani şu tek parça olanlardan."
"Hasta bir insanla alay etmeye utanmıyor musun sen?"
"Serkan! Sen hasta olduğuna emin misin?” derken bakışlarını hızlıca Serkan’a çevirmişti Nisa. Kızgın görünmeye çalıştıysa da en fazla, oyuncağı elinden alınmış bir kız çocuğu kadar kızgın görünebilmişti. “Kolumun altındasın. Kızdırma beni, bırakıveririm seni şuracıkta. İnlersin acıdan."
"Tabii buldun savunmasız delikanlıyı... Tehdit de edersin sen."
"Hasbin Allah! Ne içtin sen? Bu antibiyotikler mi dokundu acaba?”
“Bilmem. Olabilir. Olmayabilir de…”
Nisa aklından geçeni yapmamak için direnmeye çalışsa da Serkan hiç yardımcı olmuyordu. Şu hali ile bile Nisa ile uğraşıyordu ya hak etmiyor da değildi hani.
"Ah! Ben çantamı Güneş'e bıraktım. Üzerimde cüzdan yok." Derken avucunun ortasını alnının çatına çarpmıştı Nisa.
"Ne yapayım? Gidip getireyim istersen bu halimle."
"Saçmalama! Onu mu diyorum ben? Uyarayım dedim hani unutursun falan. Kalmayalım ortada diye."
"Tamam, anladım.” dedi ve ilerideki duvarı işaret edip; “Cüzdanım televizyonun altındaki çekmecede." dedi. "Hem sen bunlarla kafanı yorma canım. Beni sıkı tut yeter."
"Hı hı, tamam. Sen şuraya tutun. Ben getiriyorum.” dedi ve cüzdanı almak için Serkan’ın işaret ettiği yöne ilerledi. "İçimdeki şeytan hiç de öyle söylemiyor ama neyse!"
"Aman sen uyma şeytana." dedi Serkan ve taksiye binmek için aşağı indiler. Serkan Nisa'nın yardımıyla arka koltuğa oturdu. Ardından Nisa da yanına ilişiverdi.
"En yakın hastane lütfen."
"Tamam abla."
................................................
"Nesi var doktor hanım?" derken gözleri de doktorun Serkan'ın vücudunda yavaşça gezinen ellerindeydi. Sanki muayene etmiyor da okşuyor gibiydi. Serkan'ın da keyfi yerindeydi hani. Hiç şikayetçi gibi görünmüyordu. Hatta hasta olduğunu, ağrısını sızısını unutmuş gibiydi. Bir dakika! Ne saçmalıyordu Nisa? Ne yani? Kıskanıyor muydu bu kadını? Üstelik bir doktoru... 'Saçmalık' dedi Nisa sadece kendisi duyabileceği kadar sessizce.
"Yakın zamanda ters bir hareket yaptınız mı? Ya da bir darbe aldınız mı? " derken Nisa'nın sorusuna cevap vermek yerine Serkan'a soru soruyordu Mine Hanım. Belki de olması gerekeni yapıyordu ama Nisa sinir olmuştu bir kere.
"Aslında... Biraz tartaklanmış olabilirim." dedi Serkan yüzünü saklayarak. Utanıyor muydu o? Doktora rezil olmaktan mı korkuyordu yoksa? O da doktordan hoşlanmış olabilir miydi yani? 'Of! Sana ne Nisa? Hem Ne çabuk unuttun sen birkaç saat önce olanları...' derken yine kendini azarlamıştı.
"Anlıyorum. O halde bu göğsünüzün altındaki morluğu açıklıyor. Bir röntgen çektirsek iyi olacak." deyip eline bir kâğıt aldı ve bir şeyler yazmaya başladı Mine Hanım. Ardından kâğıdı Nisa'ya uzattı. Bildiğin asistan yamağı gibi kullanıyordu kızı. Ya da o öyle hissetti.
"Bunu alın, iki kat aşağıda röntgen odası var. Çektirin ve tekrar yanıma uğrayın. Kırık ya da çatlak olabilir."
"Peki doktor hanım..." dedi ve Serkan'ı bir tekerlekli sandalyeye oturtup röntgen odasına indirdi.
“Yoruldun mu?” diye sordu Serkan.
“Hayır. Neden?”
“Yani, benim için hava hoş. Oturduğum yerden geziyorum da bu cüsseyi taşımak sana kalıyor.”
“Tekerleğin mucidi sağ olsun!” derken sandalyenin tekerleklerine iki tokat atmıştı Nisa.
Kısa sürede gerekli işlemleri yapıp filmi çektirdikten sonra yeniden doktorun odasına girdiler.
Mine hanım uzun uzun filmlere baktıktan sonra Serkan'ın baş ucuna doğru yürüdü ve ellerini önlüğünün cebine koyup konuşmaya başladı.
"Evet Serkan Bey... Tahminlerimde yanılmamışım. Sağ kaburganızın alt kısmında tek bir çatlak var."
"Ne?" Nisa boğazından kaçan çığlığa engel olamadı. O çığlık atınca doktor şaşkın bakışlarını Nisa'ya çevirdi. Nisa ise umursamadan devam etti. "Peki ne olacak şimdi?"
"Öncelikle sakin olun!" deyip yeniden Serkan'a döndü doktor.
"Şimdi Serkan Bey! İlk amacımız sizin ağrılarınızı dindirmek. Bunun için de bana yardımcı olmanız gerekiyor. Aslında kendinize yardımcı olacaksınız desek daha doğru olur."
"Nasıl?" dedi Serkan dinlemeye açık bakışlarla.
"Şimdi kaburganızdaki bu çatlak bazı hareketlerinizi kısıtlayacağı için sizin de özellikle ağır yük taşıma ya da ani eğilme gibi eylemlerden uzak durmanız gerekecek. Bunun dışında balgam sökücü, kas gevşetici gibi bazı ilaç ve merhemler yazacağım size. Bunlar sizi rahatlatacak. Ayrıca size bazı solunum egzersizleri vereceğim. Kaburga çatlakları ciddi bir rahatsızlıktır Serkan Bey. Bu yüzden kesinlikle tedavinizi aksatmamalı ve kendinize iyi bakmalısınız."
"Anladım Mine Hanım." dedi Serkan ve Nisa'ya döndü. "Duydun değil mi?"
"Duydum. Merak etme..."
"Peki biz şimdi çıkabilir miyiz? Yani ben hastanede kalamıyorum. Bazı sıkıntılarım var da. İzin verirseniz evime gidebilir miyim?" Doktora alenen fobim var demekten çekinmişti Serkan. Bu yüzden sıkıntılarım var diyebilmişti. Nisa ise bunu fark ettiği için içten içe kıkırdıyordu.
"Aslında bir gece burada kalsanız çok iyi olur. Akciğerinizi takibe almamız gerekecek çünkü."
"Şart mı?"
"Yani, eğer kalmak istemiyorsanız... O zaman şöyle yapalım. Eğer en ufak bir şikâyetiniz olursa doğrudan hastaneye geleceksiniz. Anlaştık mı?"
"Söz veriyorum." dedi Serkan. Orada daha fazla kalmak istemiyordu. Ardından reçetesini alıp çıktılar Nisa ile birlikte.
Nisa'nın ise aklında türlü düşünceler vardı. Tüm bu olanlara kendisi sebep olmuştu. Belki de gerçekten belanın tekiydi. Serkan'a sürekli zarar veriyordu. Gitmeliydi belki de. Daha fazla başına bela olmamalıydı. Ama şimdi tam da Serkan'ın ona ihtiyacı varken gidemezdi ki. Yapamazdı. Kalmalıydı. Ne olursa olsun ona yardım etmeliydi.