“Küçük fare buradaymış.”
Duyduğum sesle panikleyerek arkama döndüm, Pirazizli’nin kel koruması tüm heybetiyle bana bakıyordu. Yakalanmak hele ki Pirazizli Emin’le karşılaşmak bu gece isteyeceğim son şeydi. Baran’a bakarken onu hiç etrafta görmediğim için sevinsem de erken rehavete kapılmışım.
Kara kaşlı kel adam bana tiksinir gibi bakarken kaçmayı düşünüyordum. Beni arıyorsa kesinlikle sorun vardı. Tam eteğimi yukarı kaldırmış kaçacakken iri eliyle kolumu tuttu, hareket etmeme izin vermedi.
“Ses etme, yavaşça yürü.”
Konuşmama fırsat vermeden beni yürümek değil sürüklemeye başladığında “Bırak kolumu!” diye direttim.
Ancak adamın yanında çırpınışımın esamesi bile okunmuyordu. Onun gücünün yanında benimki sinek vızıltısı gibi kalıyordu. Beni tüm gücüyle savursa yere yapışırdım.
Karanlıkta, ağaçların arasında birilerinin beni göreceğini sanmıyordum. Üstelik tüm mafya aileleri kendi korumalarıyla gelmişti, hiçbir kimseye ait olmadığım için sorun çıkmasın diye beni kurtarmaya çalışmayacaklardı.
“Nereye gidiyoruz, bırak dedim sana!” diye denemekten vazgeçmedim.
Adamın dediğimi dinlemek, cevap vermek gibi niyeti yoktu. Beni bulmuştu, kime ve nereye götürmesi gerekiyorsa götürecekti. Ne koşulda olursa olsun.
Onun geniş adımlarına uymak zorunda kaldığım için birkaç kez sendeledim ama düşmeme izin vermedi. Siyah vito aracın kapısı açılıp sarı ışıkla aydınlanan krem deri döşemeleri gördüğümde beni bir yere götüreceklerini anladım, ona direnmeyi bıraktım belki arabaya binmeden önce bir açık bulursam kaçabilirdim.
Ama adam buna da müsaade etmedi. Beklemeden beni belimden tuttu ve zorlanmadan arabanın içine gönderdi. Çantamı elimden çekip aldı, ben binince kapılar kilitlendi.
Nasıl bu bokun içine düştüm diye kendime kızarken arabanın camına vurdum.
“Çıkarın beni buradan! Hey! Kime diyorum! Yardım edin! İmdat!”
Faydasız olduğunu bildiğim bağırışlarıma son verdim, kaçış imkansızdı, oturdum beklemeye başladım.
Araba hareket ettiğinde çuvalladığımı asıl o zaman fark ettim. Ben Meyra Mumcu. İntikam almak için attığım ilk adımda enselenmiş ve hayatımı kaybetmiştim.
Pirazizli Emin, ondan kurtulmak için tek çarem Allah’a beni kurtarması için edeceğim dualardı.
*****
Gözlerimi açtığımda gün aydınlanmıştı. Üzerimde ince bir örtü vardı. Öylesine bakışlarımı odada gezdirirken doğruldum.
Nerede olduğumu anlamadan önce uykudan önceki son olanları hatırlamak için zihnimi yokladım.
Uzunca bir süre arabayla gitmiştim, araba durduğunda kapı yavaşça açıldı. Her yer karanlıktı, kimseler yoktu, çıkıp çıkmamak arasında kalmıştım, nereye gelmiştim, dışarıda ne ile karşılaşacaktım?
Oturduğum yerde dikkatle dışarıya bakarken iki adam geldi. “İn aşağı!”
Dediğini yaptım, diretmenin manası yoktu, o iğrenç adamla bir kez hatta son kez yüz yüze gelecektim.
Arabadan iner inmez burnuma kapanan mendil, panikle içime çektiğim yoğun uçucu koku aklımda kalan son şeydi.
Nerede olduğumu görmek için başımı çevirdim bir duvarı komple cam olan bir odadaydım. Doğruldum, birileri var mı diye odanın her yerini inceledim. Yalnızdım ama nerede? Koltuktan kalkıp pencerelere ilerledim.
Zemin kattı, pencereler açılıyor olsa direkt bahçeye çıkabilirdim. Ancak kırarsam mümkündü hiçbir kol, aralık yoktu. Zaten bazı yerlerde duran takım elbiseli adamlar vardı.
Odaya döndüm, geniş olmasına rağmen yalnızca bir koltuk ve sehpa ve köşede duran bir masa vardı. Kapıya ilerledim, açık olmasını umarak kolu indirdim ama nafile birkaç kez daha yinelememe rağmen açılmadı, kilitliydi.
Gerisin geri döndüm ve koltuğa oturdum. Oda ne kadar aydınlık ne kadar ferahtı ama bir yudum nefes aldırmayan camdan küreydi adeta. Fanustaydım. Başımı kaldırıp baktığımda gözüme çalan kırmızı noktayla kameranın olduğunu fark ettim, izleniyordum.
Pirazizli Emin beni kobay fare gibi izliyordu. Peki neden? Gırtlağıma çöküp nefesimi dakikalar içinde kesebilir, kimsenin umurunda olmayan hayatım bir çöp tenekesinin kenarında son sahnesini sunabilirdi.
Belki de bana hesap soracak ve beni o öldürecekti ya da süründürecekti.
Kendime neler olacağını bilmeden sadece beklerken kapı açıldı. İçeri iki adam girdi. Biri elinde tuttuğu gümüş tepsiyi önüme koydu. Servisin kapağını açıp sıcağı üstünde omleti göstererek “Afiyet olsun.” Deyip odadan çıktı.
Duyduğum kokuyla acıkmış olduğumu fark etsem de yemeği düşünmedim. Sadece kapalı olan şişeyi açıp sudan içtim.
Bir saat sonra aynı adamlar yine geldi, tepsiyi kaldırdı. Birkaç odada yalnız başıma düşündüm, yürüdüm, tuvaletimin geldiğini söyleyerek kapıyı yumrukladım, odanın içinde olduğunu söylediler, kapının dışında birileri bekliyordu, tuvalette kaçacak bir yer yoktu.
Saatler geçtikçe bana yapacaklarını düşünerek gerginlikle geçirdim, izlediğim kameralara eşsiz küfürlerimi sıraladım, artık sabrımın tükendiği noktaya yaklaşıyordum.
Akşam oldu, hava karardı, sabahki gelen servisten yine geldi bu kez çorba, yemek ve tatlı vardı. Midemin gurultularına rağmen yine tek lokma almadım sadece su içtim.
Dakikalar sonra yeniden kapı açıldı, yemeği almaya bu kez erken geldiklerini düşündüm ama Pirazizli Emin ağır adımlarla içeri girdi. Kapanan kapının orada bir adam duruyordu.
Karşıma geçip “Yemeğini yememişsin. Beğenmedin mi?” diye sorunca konuşmadan öfkeli bakışlarımı ona yönelttim.
Beni saatlerce bekletiyorsa cevapları da ben istediğimde alabilirdi.
“Kuvvetlenmelisin, seninle çok işimiz var!”
Yine cevap vermedim.
“Geçen gün car car ötüyordun kadın! Ne oldu, dilini mi yuttun?” diye alayla sorduğunda çenemi sıktım ama yine konuşmadım.
Bana yaklaştı, lacivert takımı geçenlerde olduğu gibi çizgiliydi ve saçları aynı o gün gibi ensesinde bağlıydı.
Dar gözlerini biraz daha kısarak bana eğildi. “Sessizliğini sevdim ama yapacağın işte o diline ihtiyacım olacak!”
Beni öldürmeyecekti, en azından bu iyi haberdi. Öte yandan beni ne için kullanmayı düşünüyordu, aklımın bir köşesine not etmiştim.
“Aslında sabah kahvaltısını beraber etmek isterdim ama araştırmalar zaman aldı. Yurt dışından bir paket teslim almam gerekiyordu. Nihayetinde geldi. Bende akşam yemeğine katılayım dedim!”
Ona cevap vermeyişim umurunda değilmiş gibi konuşmaya devam etti. O gün olduğu ve adı gibi kendinden emindi.
Sehpanın yanından yavaşça ilerleyerek yanıma gelip oturdu. Ben sırtım dik saldırıya hazır beklerken o geriye kaykılıp keyif yapıyormuşçasına konuşmaya devam etti.
“Güzel haber aldım, aldığım gibi de güzel haber vermeye geldim. Geçen geldiğinde senin yurt dışından gelen sıradan bir gurbetçi olduğunu, tıpı yarım bıraktığını falan filan öğrendim. Çok önemli detaylar değil.”
Doğrulup yüzüme yaklaştı boğazından gelen derin sesini iyice kısıp “Dün gece kadın, çok büyük açık verdin. Mührümü çalıp bir düğüne gittiğinde haberimin olmayacağını düşünmen çok aptalcaydı. Seni bulmak tahmin edersin ki hiçte zor olmadı. Orada işini bitirsem üzerine toprak atmam bile gerekmezdi. İçeri kanla beslenen itlerle doluydu. Nihayetinde kimin umurunda olurdu ki?” dedi.
Meraktan çok beklediğini duymak ister gibi ifade vardı yüzünde. Onu gülümsetecek, memnun edecek bir şeyler duymayı bekliyordu benden, belki de Emin biraz heyecanlıydı. Duygularımı görmeyi, beni çözmeyi istiyordu ama çelik gibi zapt etmeye çalıştığım sinirlerimle karşısında yalnızca duruyor, istediğini ona vermemek için boş bakmaya çalışıyordum.
Biraz geriye gidip tonlamalarını değiştirmeden “Ama düşündüm, bu kadın boşuna gelmedi bana, bir nedeni var, o mührü kullandın, içeri girdin, ne yapacaktın?” diye sordu.
Söylediklerinin hepsi doğruydu, yakalandığım halde bunların olacağını bildiğim için şaşırmamıştım ama umutluydum. Her şey yolunda gittiği takdirde intikamımı, her gece yatmadan önce düşlediğim gibi alacaktım.
Olmadı.
Baran Kılıçarslan Allah’ın korunmak üzere işaretlenmiş kullarından biriydi. Onu maktul etmeye niyetli katil olmam bunu değiştirmemişti. Tıpkı daha önce asıl ölmesi gereken o olduğu ancak ölmediği gibi.
Bunun hissettirdikleriyle donukça “Gerçekleştiremedim, önemi kalmadı.” Diye mırıldandım.
“Kadın!” dedi Emin, sanki benim için üzülüyormuş gibi “Sana yardım etmeme ne dersin?” diye sordu.
Sahte üzüntüsü kahve gözlerine yayılmış olmasına rağmen sözleri alaylıydı.
“Baran Kılıçarslan, tek başına yutabileceğin bir lokma değil!” dediğinde ona daha dikkatle baktım. Her şeyden haberi vardı.
“Şaşırmaya, sorgulamaya hiç vaktimiz yok kadın!” deyip kapının orada duran adamına bakmadan işaret etti. Adam cebinden çıkardığı puroyu Emin’e uzattı.
“Hiç birini öldürdün mü?”
Yutkundum, bana yabancı bir kelimeydi, hele ki küçüklüğümden beri insanları kurtarmak için doktor babam tarafından aynı mesleği seçmek üzere büyütüldüğümden tahayyül edemeyeceğim kadar uzaktı.
“Hayır!”
Küçümser gibi “Nasıl öldürecektin öyleyse Baran’ı?” diye sorunca bakışlarımı ondan kaçırdım.
Baran’ın gözlerine bakmayı, intikamımı almayı çok düşlemiştim. Bunu hissettiren asla dinmeyen duygumu ona söyledim.
“Nefretimle!”
“Nefret, çok güzel bir duygu. Gözünü kör ederse ayağın takılır düşersin! Sende düştün! Hem de benim elime!”
Gözlerimi kapattım, benimle oyun oynuyor gibi konuşması sinirlerimi bozuyordu. Hem her şeyi biliyor hem de sorup duruyordu.
“Ama şanslısın! Karşında Kılıçarslan’ları yok etmek isteyen biri var. Yere düştün ama seni kaldıracağım!”
Bu adamın hayrına beni kaldıracağı yoktu, çıkarı için kullanacağı, sonra atacağı bir piyondum. Buna izin verecek biri değildim. Ona yaklaşıp “Seninle çalışmayacağım!” dedim.
Çıkışımı önemsemeyip “Sormadım kadın, yardım eder misin diye sormadım! Çünkü edeceksin!” dedi bastırarak.
“Senle işim yok, ortaklığa da niyetim yok!”
“Bak şimdi!” dedi üzülüyormuş gibi. Elinde tuttuğu purosunu dudaklarının arasına yerleştirip yaktı.
Yine dumanın kokusuyla tıkandım. Öksürükler bu kez daha fazlaydı ve ciğerlerim acıyordu.
“İntikam meleği, bir duman seni alt etmemeli.”
“Meyra Mumcu! Benim işimi yapacaksın, Baran Kılıçarslan’ın eli kendi kanıyla boyanacak!”
*******
Karşımda oturan iki kadın kıkırdarken oldukça gerilmiştim. Nedense bu işi yapan kadınların hep mecburiyetten başladığını düşünüyordum ama gördüğüm üzere öyle değildi. Anlaşılan fahişelik bazıları için güle oynaya yapılan bir işti.
Araba durdu, otele gelmiştik. Kumarhane kralı beni seçerse Kılıçarslan’ların casinosunda çalışacaktım. Prazizli bunu Serkan Kılıçarslan’ın belirleyeceğini söylemişti.
Emin planı ilk anlatmaya başladığında şöyle demişti.
“Serkan Kılıçarslan’ın fahişesi olacaksın!”
Duyduklarımla beynime kan sıçraması bir oldu.
Sertçe ona bakıp “Prazizli!” dedim. Onun her dediğini koşulsuz yapmayacaktım bunu anlamalıydı.
“Ben düşmanımdan intikam almaya yemin ettim. Koynuna girmeye değil!”
Dudağın bir kenarı yukarı kıvrıldı, güldü. Keyifle “İyi de racon kesiyorsun!” dedi.
“Koynuna girmeyeceksin! İnine gireceksin! Serkan seni zaten koynuna almaz. Onun güvenini kazanacaksın! Müşterilerine eşlik edecek, masa da yer alacak zar atacaksın! Herkesle iyi anlaşacak, bağlantılarını çözeceksin! Kulağın olacak, herkes sana fısıldayacak! İşlerini öğreneceğiz, çomak sokacak, batıracağız!”
Beni seçmesinin en kolay yollarından biri de yılın bu zamanıydı. Her sene aynı ayda yurt dışından gelen iş adamları otelde ağırlanıyor casino da eğlendiriliyordu. Kumarhaneye renk katmak ve adamları oradan çıkarmamak için her şeyleri ayaklarına getiriyorlardı. Yemek, kadın, içki. Akla gelen her şey.
Birde pis işlerin karanlık adamları bu ayda bağlantılar kuruyor, anlaşmalara varıyordu. Emin bu işin başı olsa da Kılıçarslan’lar el altından yönlendirmeye devam ediyordu. Emin kendine ikiyüzlü davrananları öğrenmek istiyordu. Kılıçarslan’ları yok etmek için önce onları şahlandıran ayakları kesmeliydi.
Altı kadın arabadan sırayla inip bizi yönlendirdikleri yere ilerledik. Dikkat çekmeden etrafı inceleyerek gidiyordum.
Casinoya girdik, neon ışıklı slot makineleri, masalar, ruletler, kırmızı zemin döşemesi, bar tezgahı ve sıcak ışıklandırmasıyla kötü hissettirmiyordu. En azından gergin değil hatta rahattım. İçimden bir ses kolay olacağını söylüyordu.
Önümüzde yol gösteren adam “Sıraya girin.” Deyince hepimiz yan yana dizildik. Hepimize sırasıyla baktı. Yanımdaki duran kadının kıvrılmış kolye zincirini düzelti.
“Sadece sorulursa konuşun!” diye emretti.
İleriden üç beş kişilik siyah giyinmiş erkek grubu bize doğru geliyordu. Arabada kıkırdayan iki kadın yine yan tarafımda fısıldıyor, gülüşüyordu.
Şef olduğunu düşündüğüm adam parmağını dudaklarına götürüp kaş göz yaparak onları susturdu. Yaklaşıyorlardı.
Önde gelen Serkan Kılıçarslan siyah takımı, siyah gömleğiyle fazlasıyla havalı ve karanlıktı. Ama onu asıl karanlık yapan bakışlarıydı. Gözlerinin içine baktığında kalbinin üstüne ince bir kılıç darbesi vuracak kadar keskindi bakışları. Yakınlaştıkça ince halka küpesi olduğunu da gördüm, bileğinde hasır, gümüşten bileklik.
Önümüze geldiğinde önce şefe baktı. Adam el pençe divan ona selam verdi.
“7 tane olacaktı.” Diye sorduğunda duyduğum sesle irkildim. Farklı bir rengi vardı sesinin. Tonlaması, dudaklarının arasından tok bir halde akıp gitmesi, asla kimse onun mafya olduğunu anlamazdı. Kesinlikle olduğu işin sahibiydi, otel ve kumarhane işletmecisi. Otoriter, baskın oldukça da karizmatik.
Şef elinde olmadığına dikkat çekerek “İkisi rahatsızlanmış, birinin yerine Ayça.” Deyip en baştaki sarışın kadını gösterdi. Serkan’ın bakışları ona kaydı. Baştan aşağı süzdü bir kusur bulmuş gibi “Kaç yaşındasın?” diye sordu.
Kadın çenesini biraz yukarı dikip “29.” Dedi.
Serkan yeniden şefe döndüğünde şef beni gösterip “Yeni biri, Meyra!” dedi.
Serkan bana baktı ve baktığı gibi bakışları kısıldı. Diğer kadına yaptığı gibi beni baştan aşağı süzmedi, yalnızca yüzüme, gözlerimin içine bakıyordu.
Beni tanımamasını umut ediyordum ve korkuyordum, göğsüm derin bir nefesle şişti, straplez elbiseden taşan göğüslerimde yukarı kalktı.
Serkan birkaç adım atıp tam karşıma geçince gözlerine baktım. Düğün gününün üzerinden bir ay geçmişti. Beni tanımaması gerekiyordu. Bu yüzden kumral saçlarımı biraz kısaltmış ve siyaha boyamıştım. Bal sarısı gözlerim siyah makyajla daha ortaya çıkmıştı. Üzerimde mor, straplez, mini bir elbise vardı ve kollarımda dirseklerimi geçen pudra pembe saten eldivenler.
Düğündeki romantik görüntümden eser yoktu. Daha vamp duruyordum. Tamda kumarhaneye yakışır şekilde, tüm Kılıçarslan’ların kanını emmek ister gibi.
Siyah bakışlarıyla karşılaştığımda ilk hissettiğim geceydi. Tıpkı gece gibi bakıyor ve öyle hissettiriyordu. Karanlık.
“Kaç yaşındasın?”
“26.”
“Adın?”
“Meyra.”
Emin adımı değiştirmemi söylemişti ama ben kabul etmemiştim. Birçok yalan söyleyebilirdik ama adım bunlardan biri olmayacaktı. Gerçekte olduğu gibi adımla onlardan intikam alacaktım. Çünkü bana başka bir şey kalmamıştı.
Serkan adımı duyunca arkasına dönüp birkaç adım gitti. Döndü, hepimize sıradan yeniden baktı.
“Ozan!” diyerek şefin adını söylediğinde şef yine baş işaretiyle onaylayıp bir adım öne atarak bizlere baktı.
“Hepiniz kalıyorsunuz, Nurcan mommy size kuralları anlatmıştır. Tekrar ediyorum, sarhoş olmak, iki ya da daha fazla kişiye eşlik etmek yasak. Sadece sizi seçeni tanırsınız, geri kalan herkes sizler için birer yabancı. Odaya geçtiğinizde de bu değişmeyecek. Daha önce eşlik ettiklerinize göz ucuyla bile bakmayacaksınız. Oynamanız istenirse biliyorsanız oynayın, bilmiyorsanız şans dileyerek yanında durmaya devam edin, üçten fazla kazanmanız yasak. Hile yapmanız yasak, fiş çalmaya kalkmayın, sonucu hiç iyi olmaz. ”
Serkan’a dönüp baktı. Onun tamam der gibi bakışlarından sonra yeniden bize döndü.
“Kurallar bu şekilde, uymayan bir daha buradan içeri bile giremez ve bedelini de öder. Şimdi geçebilirsiniz.”
Yönlendirmeleriyle otelin restoranın personel için olan yemek kısmına geçtik. Bizim gibi olan diğer kızlarda buradaydı.
*******
Kumarhanede şefin direktifiyle her birimiz belirlenen masaların yanına geçip beklemeye başladık. Krupiyeler, garsonlar, bardakiler ve kızlar adeta hazır kıta bekliyorduk.
Şef çok titizdi, bu akşamı layıkıyla sonlandırmaktan gelen misafirleri memnuniyetle ayırmaktan söz edip duruyordu. Akşam saati ilerledikçe tek tük adamlar gelmeye başladı, saat dokuzu gösterdiğinde ise asıl büyükbaş olanlar gelmişti.
Serkan Kılıçarslan barın oraya geçmiş misafirlerini gözetiyor, yanındaki adamıyla konuşuyordu.
Henüz kimsenin ilgisini çekmediğimi düşünürken adamın biri gülerek yanıma geldi. Uzun ama siyah biraz seyrelmiş saçları vardı. Teni beyaz, gözleri maviydi. Kalıbı geniş, kilosu vardı ama yağ değil etle sıkı sıkıya dolmuş gibiydi.
İyice yakınıma geldiğinde onun kim olduğunu hatırladım.
Kont.
Balkanların bir numaralı uyuşturucu sefiri. Ağın tam ortası. Herkesin bağlantı kurduğu ilk kişi.
Çok şanslıydım, eğer ki bu adamı ele alırsam bir çok şey öğrenebilirdim. Onun için sıradan bir fahişe olmayacaktım.
“Benimle misin?” diye nezaketen sordu oysa ki hayır deme gibi bir seçeneğim zaten yoktu.
Bacaklarımı çapraz yapıp leydi edasıyla eğilince sesli bir şekilde güldü.
“Bu tarz için fazla kibar olmadı mı?” diye sordu. Kıyafetim, makyajım oldukça sertti. Tavrım pek ince kalmıştı.
“Sözlerine karşın başka bir tavır takınamazdım!” deyip gülümserken bana yaklaştı.
Mavi gözlerini kısıp fısıldar gibi “Göründüğün gibi misin değil misin?” diye sordu. Ne kadar sert olabileceğimi öğrenmek istiyordu.
Bende aynı ses tonuyla “Sen ne istersen oyum!” dedim. Duyduğundan hoşnut olarak gülümsedi. Elini yavaşça belime koyup kendine çekti ve masaya döndü.
Buradakiler poker oynuyordu. Kont izlemeye koyuldu. Bahisler açıldı, Kartlar dağıtıldıktan sonra içlerinden biri pas geçti.
Kont en yakındaki adamın elini görüyordu, dikkatle onu takip ederken içki servisi geldi. Bana bakıp “Sen doldur.” Dedi.
Garsondan bardağı alıp Kont’un eline verdim, buzlu kovadan viski şişesini çıkarıp dediği gibi koydum.
Kont gözlerini ayırmazken içkisinden içti, benden gözlerini ayırmadan omuzuma bir öpücük bırakırken ona gülümsüyordum.
Kaybeden floş royal maça kupa farkıyla kaybettiğinden sinirlenerek masadan ayrılınca Kont onun yerine geçti. Bahisler açıldı kartlar dağıtılırken Kont elimi öptü, “Şans dile.” Dedi.
Onun hemen yanında yer alıyordum. Eli kötüydü ama şansı vardı. Poker suratını yüzüne çok iyi takınmıştı.
Kart istediler, pota girdiler, rest çektiler, pas geçtiler ve Kont tüm bunların sonunda üç kez oyun kazanmıştı.
Son oyunda kahkahalarla gülerken “Bana şans getirdin diyerek belime sarıldı. Tüm fişleri önüne topladı. Arkasına bakmadan elini kaldırınca adamın biri gelip fişleri plastik kutuya sıraladı.
Kont masadan kalktığında gayet neşeli, kalanlar ise oldukça sinirliydi.
“Gel benimle.” Dediğinde “Kazanıyordun, neden devam etmiyorsun?” diye sordum. Belki sarhoş olur ve odada sızardı.
“Şans dönmüşken dolduracaksın, zirvede bırakacaksın, eğer aç gözlü davranırsan bu kez kartlar sana blöf yapmaya başlar!”
Yönlendirmesiyle casinodan çıkış yaptık. Odasına geldik. Kont içki istediği için şanslıydım, onu sarhoş etmeli ve bana dokunmadan kendisini tatmin etmesini sağlamalıydım.
Yatağın üstünde otururken “Gel!” dedi. Karşısında durduğumda ellerimden tutup dizlerimin üstüne çöktürdü.
Aletini pantolonun üstünden okşayıp diğer eliyle ensemi kavradı “Şimdi nasıl sert kız olunur bana göster bebeğim!” dedi.
Midem bulanıyordu, hiç ama hiç yapmak istememe rağmen ellerimi pantolonun önüne getirdim. Dokunmuyordum ama ellerimi oyun yaparak orada tutuyor oyalamaya çalışıyordum
Nazlı bir kıkırdayıştan sonra içkini bir an önce gelmesini bekleyerek “Sert kızlardan hoşlanıyorsun demek, ne kadar sert? Şaplak yemek hoşuna gidiyor mu?” diye sordum.
“Gitmez ama.” Deyip parmağını dudağımda gezdirdi. “Sen ne yaparsan bu gece hoşuma gidecektir.”
Eğildi, tam dudaklarımı öpecekken kapı çaldı. Tam zamanıydı gerçek anlamda tam zamanı.
Kont küfür edip defolup gitmesini söylese de “İçki bize iyi gelecektir.” deyip ayağa kalktım, adamın gitmemiş olmasını dileyerek kapıyı açtım.
Kapıyı açtığımda Ozan şef yeniden çalmak için elini kaldırmıştı.
Gülümsemeye çalışarak Kont'un duymasını sağlayacak yükseklikte “Merhaba!” dedi. Beni kolumdan çekip “Dışarı.” Diye sertçe fısıldadı ve çıkardı. İki adam iki kolumdan tutarken kızlardan biri de yanımdaydı. Ozan şef içeri girip “Kusura bakmayın, güvenlik zayiatı!” diyerek Kont’tan özür diledi.
Sıçmıştım! Bu kez gerçekten batırmıştım. Hiçbir şey yapmadan nasıl kolay yakalanıyordum anlamıyordum. Şef, Kont’un itirazlarına rağmen özür dileyip odayı terk etti. Bekleyen kıza Kont’un odasını işaret etti. “Burası.”
“Yürüyün.” Deyip ilerledi. Asansöre binip yukarı çıkarken hiç kimse konuşmuyordu. Dayanamayıp “Ne hata yaptım?” diye sordum. İşin kuralını bilmesem de bu yaşanan normal gelmiyordu.
“Henüz bilmiyorum.” Dedi şef. Canının sıkıldığı belliydi.
Asansör durdu indik, bej rengi yer döşemelerine basarak geniş koridorda ilerledik. Koridorun sonunda çift asansör kapısı gibi yere geldiğimizde yandaki tuşa bastı, kapının üstünde yeşil nokta gibi bir ışık yandı ve kapı iki yana doğru açıldı.
Şef kenara çekildiğinde Serkan Kılıçarslan’ı arkası dönük şekilde gördüm.
“İçeri geç!” diyen şefe biraz korkuyla ve tereddütle bakınca içeri geçmem için başını sertçe yana savurdu.
Sıkıntıların hepsini göğüslemek zorundaydım, bu işe girmiştim bir kere.
Yavaş adımlarla yürürken odaya girince topuklu ayakkabılarımın tıkırtıları yankılandı. Kapı kapandı.
Serkan Kılıçarslan ceketini çıkarmış siyah gömleğinin kollarını sıvamıştı. Bana döndüğünde beklemeden birkaç adım atıp yaklaştı. Krom füme sehpanın üstündeki plastik şişeyi ve mendili aldı. Bana bakarak mendile sıvıdan döktü.
Yine mi bayıltılacaktım? Bu kez nedendi?
Ürkütücü gözleriyle bana yaklaştı, gerçekten korkmaya başlayarak istemsizce geri adım attım ama boşluğu hemen kapatıp çenemi tuttu.
Mendili alıp önce dudaklarımı sonra gözlerimi hiçte nazik olmayarak silmeye başladı.
Gözüme öyle bastırdı ki bir an onun bileğini tutmak için elimi kaldırdım ama yapamadım. Cesaret edemedim.
Bitirdiğinde gözlerimi açmaya korkuyordum. Serkan Kılıçarslan beni tanımıştı ve ortaya çıkarmak için uğraşıyordu.
“Gözlerini aç!” diye emrettiğinde ilk duyduğum sesle alakasını bulamadım. Öylesine sert ve öfkeliydi. Hala gözlerim kapalı ellerimi yumruk yapmış sıkarken
“Gözlerini aç dedim!” diye tekrarladı ancak bunun imkanı olmadığını belirtircesine sıkmaya devam ediyordum.
Kolumdan tuttu beni çekiştirerek ilerletti. Bir kere bile gözlerimi açmadım ve nereye götürdüğüne bakmadım.
Beni ittiğinde sırtım duvara çarptı. Acı duysam da sesimi çıkarmadım. Başımdan aşağı soğuk sular dökülmeye başladığında titredim, sesimi tutamayarak nefes almaya çalıştım ama yapamadım.
Serkan eliyle yüzümü ovuşturuyor, iyice temizlemek ister gibi bastırıyordu.
Sırılsıklam olmuştum. Suya hala alışamamıştım, titremeye devam ediyordum.
Birden kapandığında sesli nefesim banyoda yankılandı.
Aynı anda bir silahın emniyet sesi.
Alnıma dayadı.
“Gözlerini aç!”
Alnıma dayanmış silahla tek kurşunluk bir sonum varken tir tir titremeye devam ediyordum.
Tetiğe basmasın diye “Tamam!” dedim. Ve gözlerimi araladım.
Korkudan nasıl göründüğümü bilmiyordum ama Serkan’da ıslanmıştı. Gözlerime derin derin baktı.
Silahı çekti.
Biraz rahatlamıştım ama onu kullanmayacağını nereden bilebilirdim.
Kara gözlerini gözlerimden ayırmadan “Kimsin sen Meyra?” dedi.