“Çok hoş sohbetsin!”
Masaya oturduğumuzdan beri hiç konuşmadan yemek yiyen Serkan, kendi gibi içimi karartma konusunda yol alıyordu.
Bana bir bakış attı ve söylediğimi takmayarak önündeki küçük sandviçe döndü.
Serkan kapı çaldıktan sonra gitmiş yemeği getirenleri bekletmiş ve giyinmem için getirdiği kıyafetlerle beni mutfağın arkasındaki odaya itmişti.
Beyaz kalın askılı bluz ve koyu pembe etekle hazır olduğumda mutfağa geçmiştim. Her gün olduğu gibi envai çeşit kahvaltılığın ve hamur işlerinin yığılı olduğu masaya oturdum. O andan itibaren Serkan konuşmamıştı, çok sessizdi, kahvaltı sıkıcı geçiyordu. İkidir ona laf atmama rağmen hala cevap alamıyordum.
Böyle olmayacağını anlayınca tabağıma yiyeceklerden koydum, çayı da alarak ayağa kalktım.
“Nereye?”
Arkamı dönüp giderken sorusuyla başımı ona çevirip “Televizyonun karşısında yiyeceğim, sen yokken bile kahvaltı daha eğlenceli geçiyordu.” Dedim.
Giderken “Otur!” dedi ama dinlemedim yine bir adım atarken daha sert bir sesle “Sana oturmanı söyledim!” diye tekrar ettiğinde döndüm ve çalımla masaya oturdum.
Az önce ki bir olay yaşamak istemiyordum.
Serkan ayağa kalktı, eline kumandayı alıp bastığında tavanın duvara yakın sayılan kısmından tv inmeye başladı.
Kumandayı bana uzatıp “Ne istiyorsan izle!” dedi.
Şaşırmamam gereken yerde şaşırmıştım, tabi ki böyle bir sistem benim evimde olacak değildi. Bu dairede kim bilir başka neler vardı?
Bir şeyler açıp yemeğe devam ederken Serkan’ın telefonu çaldı ve cevapladı. Gözlerimi tvden çekmeden onun konuşmalarına odaklanıyordum ama dinlemekten başka bir şey yapmıyordu.
“Birazdan ineceğim!” dedi.
Ne izlediğime göz atıp kalktığında cevap vereceği hayaline kapılarak “Nereye gidiyorsun?” diye sordum.
Tabi ki bir şey söylemedi ve sadece bakıp mutfaktan çıktı. Peşinden giderken “Serkan, lütfen bende geleyim senle çok sıkıldım!” diye söylenirken “Kaldığın yerden devam et!” dedi.
Kapıyı açarken ona çok yakındım hızlı birkaç adım atıp yetiştim ben çıkmak üzereyken önüne geçip “Bir haftadır buradayım ve yaşlandığımı hissediyorum! N’olur bende geleyim!” diye yineledim. Reis ve Ogün kapının önünde bize bakıyordu.
Serkan küçük bir çocuğun mızmızlanışına bakar gibi “Hiçbir yere gitmiyorsun?” devam edecekken “Ama neden?” diye isyan edercesine baktım.
Bakışlarını kıstı “Sabah söylediğimi hatırla! Nedenini bulman hiç zor değil!” dedi.
Ben yeniden ısrar edecekken çıktı ve kapandı. Çok ama çok kızmıştım, buraya tıkılı kalmaktan kafayı yemek üzereydim ve bir adım sonrası nefes alacağımı hissederken beni burada tutmaya devam ediyordu. Onun esiriydim ve kendimle ilgili hiçbir karar alamıyordum.
“Dediğim dedik! Konuşturmuyor birde!” diye arkasından sesli sesli söylenirken gazımı alamayıp onu taklit etmeye çalışarak “Uslu bir kız olacakmışım! Hah! Kara panter sanki!” dedim. Kedi sesinden çok daha güçlü boğazımı hırlatarak “Woavvav vavv!” diye panter kükreyişini taklit ederken kapı açıldı ve Serkan tıpkı biraz önce söylediğim kara panter gibi bana bakıyordu.
Sakin ancak bir pençesiyle beni parçalayacakmış gibi. Onun bakışlarından kurtulmak için arkasındaki adamlara baktığımda Reis umutsuzca başını sağa sola sallıyor Ogün ise gülmemek için yüzündeki tüm mimikleri sert tutmaya çalışıyordu.
Serkan çenesi kasılarak içeri bir adım attı. “Ne dedin sen?” diye sorarken Reis “Abi!” diye onu durdurdu. Aradaki mesafeyi kapatıp kulağına fısıldarken Serkan Ogün’e baktı. Ogün sanki Reis’in ne söylediğini biliyor gibi başıyla onaylayınca Reis yerine geçti, Serkan’ın bakışları beni bulurken “Ogün eşlik et! Reis benlesin!” deyip arkasını dönerek uzaklaştı.
Sanırım ucuz yırtmıştım.
“Dışarı çıkıyoruz!”
Ogün’ün sesiyle ona bakınca “Hazırlanın, güneş gözlüğü ve şapka alman zorunlu.” Diyerek beni beklediğini belli etti.
Gerçekten dışarı çıkıyorduk, inanamıyordum.
Gülerek dolaba doğru ışınlandım, gerekli eşyaları alıp beni bekleyen Ogün’e “Nereye gideceğiz?” diye sorunca “Sahil, mağaza, tarihi yer, nereyi isterseniz!” dedi. Ancak kelimelerindeki siz tınısı hiç onun ağzına yakışmıyor çok eğreti duruyordu.
“Ogün siz demekten vazgeç ağzın başka yüzün başka konuşuyor!”
Bunu ve böyle samimi tavrı beklemiyormuş gibi ancak mecbur olduğunu anlatmak isteyen bakışlarla “Abi kızar!” deyince kaşlarımı kaldırıp “Abin burada yok! O olmadığına göre daha rahat olabiliriz!” dedim. “Bir haftadır başının etini yiyorum bir hafta daha bunun için söylenmemi istemezsin!”
İkna edici konuşmamdan sonra “Peki o zaman!” deyip kabul etti. Ancak o sizlerin yerine bir şey koyması gerektiği için “Yenge!” dedi.
Gözlerim şaşkınlıkla açılırken “Yenge mi? Ne yengesi?” diye sorarken Ogün ellerini kaldırıp “Valla yenge!” dedi.
“Adım var benim, Meyra!” dediğimde Ogün biraz korkuyla “Tövbe, adını ağzımdan çıkaracağım abi de bana, ağzından bal damlıyor diyecek, bana gösterecek! İmkanı yok!”
Yüzümü buruşturunca “Birader diyemeyeceğime göre! Yenge iyi.” diye açıklarken bundan hoşlanmayarak “Birader bile daha iyi durdu.” Dedim ama bunun üzerine tartışmayacaktım.
Yine personel asansörlerini kullanıp aşağı indik ve arabaya bindik.
Lefkoşa’nın büyük hanına doğru ilerledik. Gün içerisinde gezerken Serkan bir çok kez Ogün’ü arayıp rapor aldı.
Hem şoförün hem de Ogün’ün silahı vardı, her ayrıntıyı aklıma kazırken Ogün’den birkaç laf alma girişimim olumsuz sonuçlandı. İşleri konusunda hepsi birer despota dönüşüyordu.
Elimdeki buzlu soğuk içeceği içerken Ogün yanıma gelip “Hadi yenge, arabada devam et, gidiyoruz!” dedi.
Yine o daireye tıkılmanın düşüncesiyle suratımı asıp “Neden, en azından şunu bitirseydim!” dediğimde “Olmaz, akşam abiye eşlik edecekmişsin, hazırlanman gerekiyor.” Dedi.
Mecburen ayağa kalktığımda Serkan’ın beni neden yanında istediğine anlam veremedim, ancak işlerini, kimlerle görüştüğünü yanında durursam öğrenebilirdim.
“Tamam.” Deyip arabaya bindim.
*******
Daireye girdiğimde akşam giymem için ayrılan elbise yatağın üzerinde duruyordu. Uzun siyah bir elbise, göğsü dekolteye yer veremeyen düz kesim ve askılıydı.
Hazırlanmaya başladım. Elbiseyi giydim, derin yırtmacı yürümemi kolaylaştırıyordu. Saçlarımı ensemde küçük bir topuz yapıp yüzümün yanından iki ince tutam çıkardım. Kırmızı rujumu sürdüğümde hazırdım.
Kapıyı tıkladığımda Ogün açtı. Birlikte kumarhaneye indik. Buraya üçüncü gelişimdi ve bu kez kimin yanına gideceğimi biliyordum. Nedensizce heyecanlanmıştım.
O dairedeyken Serkan bana istediğini yapabilirdi ancak herkesin göreceği bir yerde beni yanına istiyordu. Pirazizli bir sözünde daha haklı çıkmıştı, işler değişmişti.
Ve bunu ben değiştirmiştim.
Bunun verdiği güç ve cesaretle kumarhanenin döşemelerine adım attığımda Ogün’ün gittiği yöne ilerliyordum.
Bazı eşlikçi kadınlar, adamların gözlerinin üzerimde olduğun hissederek yine barın yanında duran Serkan’ın yanına geldim. Şefe bir şeyler söylerken geldiğimi fark ederek bakışlarını bana çevirdi. Tek kaşı hafifçe kalktı ancak yüzünde başka bir değişiklik olmadı.
Ogün’e bakmadan “Reis’in yanına geç.” Dedi.
Gözlerini hızla aşağıdan yukarı elbisemde gezdirdi. Dudaklarıma geldiğine bakışlarını kıstı ve hemen başka yöne bakıp “Yanıma gel!” dedi.
Ortada durmamdan hoşlanmamıştı.
Bana bir içki uzatırken “Fazla içme, elin boş durmasın!” diye neden verdiğini açıkladı.
Sürekli müşterileri gözetiyor, her şeyin akışta gerçekleştiğini kontrol ediyordu.
Tanıdık birkaç kişiyle konuşurken beni “Meyra!” diye tanıtıyordu. Onlara nazikçe gülümsüyor, oyuna gidiyorlarsa şans diliyordum kurulu bir bebek gibi, tıpkı buraya ilk geldiğim fahişeymişim gibi ne denirse onu yapıyordum.
Zaten ne olmayı bekliyordum? Serkan için başka ne olabilirdim ki?
Bu oyunu oynamak için gereken diğer şeyse çabuk adapte olmaktı. Bir fahişe gibi nereye döndürülürsem oraya gitmeliydim ama bunun dikkatini üzerimde tutamıyordum.
Kahkaha atan adamlardan, onlara kur yapan kadınlardan makinelerin önündeki aç gözlü bakışlardan her şeyden bir an gelen tiksinti hissi, bedenimi ele geçirmiş gibi nefes almama izin vermiyordu.
“İyi misin?” Yüzümün aldığı şekilden olsa gerek Serkan’ın sorusuyla ona baktım.
Cevaplamadan “Neden buradayım?” diye sordum. Fahişesiysem yatağında bekleyebilirdim. Bu kadar kişinin arasına beni getirip hiçmişim muamele etmesini kendime yakıştıramıyordum.
“Sıkılıyorum dememiş miydin?”
“Vazgeçtim, yukarı çıkmak istiyorum.”
Serkan biraz şaşırsa da “Misafirim gelecek, onunla tanıştıktan sonra çıkabilirsin!” dedi. Başımı sallayarak onayladım. Beni kiminle neden tanıştıracağı umurumda değildi.
O yine birileriyle konuşurken lavaboya gittiğimi söyleyerek yanından ayrıldım.
Dışarı çıktığımda koridorun ilerisinde Reis ve Ogün’ü konuşurken gördüm. Yanlarına gittiğimde Ogün duruşunu düzeltip “Yenge? Ne oldu?” diye sorunca Reis kaşlarını çatıp Ogün’e baktı.
“Odaya çıkmak istiyorum, biraz bunaldım.”
“Abinin haberi var mı?”
“Evet.”
Kararlı yanıtımdan sonra ne yapalım der gibi birbirlerine baktılar.
Ogün başını sallayıp “Gidelim yenge!” deyince koridordan ilerledik karşımızdan gelen adamın tanıdık çehresiyle gözlerim gözlerini buldu.
Baran Kılıçarslan buradaydı.
Ogün ona başıyla saygı içerisinde selam verdi ve beklemeden yürümeye devam etti. Adam ona baktığımı fark edip baktı ve yaşadığı şaşkınlık yüzüne yayıldı. Yanından geçtiğimiz noktada başımı çevirip önüme döndüm, Ogün’le birlikte yukarı çıktım.
Daireye girdiğimde ellerimi birleştirmiş sürekli parmaklarımla oynuyordum. Baran’ı görüp burada kalmaya devam etmek canımı sıkıyordu. Ona çok yakındım ancak çıkma isteğimi Ogün’e açıklayamazdım, bundan sonra da bana yardımcı olmak için ikna ediciliğim kalmazdı.
Sabah Serkan’ın konuştuğu Baran’dı. 2 yıldan söz etmişti, Baran’ın kendi bölgesini yani burayı bırakıp tüm bölgeyi Serkan’a bıraktığından beri geçen süreydi ve her ne söylediyse-
“Tınn!”
Düşüncemi bölen kapının açılma sesini duymamdı. Kapıya döndüğümde uzun koridoru, ne yapacağını bilmeden bakan Ogün’ü gördüm. Ama benim odağım o değildi.
Baran Kılıçarslan buraya gelmişti. Tam karşımda bana bakıyordu.
Koridordaki şaşkınlığına birde öfke eklemişti.
İçeri bir adım attı. Ogün’e “Kapat kapıyı!” diye sertçe emretti.
Şu an karşımda bu bakışlarla bana bakan Serkan olsaydı onunla karşılaşmamak için ne gerekiyorsa yapardım ama o Baran’dı.
Benim canımı benden alan!
Ogün ne yapacağını bilemez halde “Ağabey!” diye itiraz edecekken Baran gözlerini benden çekmeden daha sakin ama bir sonraki söyleyişinin hiçte iyi şeyler olmayacağını anlatan bir tınıyla “Kapat!” dedi.
Kapı kapandı, Baran’la yalnız kaldık. Sadece bakışlarımızla bile anlaşabileceğimiz birçok duygu geçiyordu aramızda.
Onun şaşkınlığı, özlemi, korkusu, umudu ve öfkesi an be an değişiyordu.
Ben ise o, bana doğru gelirken yalnız bir duyguyla bakıyordum intikam!
Acımasız, yaralayıcı ve en önemlisi onun sonu olacak.
Yanımda silah, kesici, hiçbiri yoktu. Gücüm ona yetmezdi bunu bile bile onun gırtlağına yapışmak istiyordum. Saçma sapan fahişe kimliğim olmadan, Meyra’yım diye onun gözlerine bakarak boğazını sıkmak istiyordum.
İyice yakınıma gelirken elini bana uzattı. Titriyordu. O iri elleriyle kıymıştı ona, o zaman hiçte titremiyordu.
“Sen!” dedi gözleri yaşarmıştı! Yutkundum, bir adım atarak geri gittim.
Beni görmüyordu gözü, başka bir dünya da gibi bakıyordu.
“Burada mısın?” diye sordu. Bunu duymaya muhtaçmış gibi bakarken “Evet!” dedim, sesimi duyunca gözlerini kapattı.
Birden “Nasıl?” diye bağırınca korkmaya başladım. Şakağındaki damarlar belirgin olacak kadar yüzü katı ve nefessiz kalmış gibi kırmızıydı.
Serkan’ın ki kadar koyu olmasa da kahve gözleri oynuyordu.
Bir adım daha attı ben kaçacakken tek eliyle boğazımı tutup sıktı. Bir an nefessiz kalınca bedenim panikledi ve ne yapacağımı bilemedim.
Bir elimle onun elini tutuyor diğer elimi göğsüne koyarak uzaklaştırmaya çalışıyordum ancak boğazımı gerçekten sıksa nefessiz bırakmasına gerek kalmadan boynumu kıracak kadar güçlüydü.
Bağırsam Ogün kapıyı açabilir beni kurtarabilirdi. İstemiyordum, benim beklediğim hesaplaşma ayağıma gelmişti. Ne yapıp edecek bu akşam bunu sona erdirecektim.
Ayağımı geri çekip var olan tüm gücümle bacağına sert bir tekme attığımda kemiğine geldiği için canı yanarak beni bıraktı.
Uyanmış gibi “Sen kimsin?” diye sordu. Geri adımlayıp ortadaki sehpanın arkasına geçerken meydan okur gibi “Meyra!” dedim.
Başını sağa sola salladı, eliyle beni gösterip “Serra!” diye fısıldadı. Kardeşimin adını onun ağzından duymak beni daha da kızdırmıştı.
O, onun adını söylemeyecekti!
“Sen hayatta olamazsın!”
“Hayattayım!”
Onun karışmış aklı ve şaşkınlığıyla oynamak istiyordum.
Beklemeden bana yaklaşırken ondan kaçmaya başladım ama kolumu tutup kendine çekti. Denk getirebildiğim tüm yumruklar, tekmeler onu daha öfkelendiriyor ama umursamıyordu. Canının acıdığına emindim ama bana engel olmuyor sadece zapt etmeye çalışıyordu.
Onun karşısında zayıf kalsa da hareketlerimden rahatsız olup beni koltuğun üzerine yatırıp üstüme çöktü. Bacaklarımı hareket ettiremiyordum, ellerimi ise tutmuştu.
Uzun uzadıya baktı yüzüme, tanımak, inanmak ister gibi “Gözlerin, yüzün! Serra! Seni öldürdüğüm de ben ölmüştüm!” diye bağırdı. Yine şakağındaki damar belirginleşiyordu.
“Ellerimle öldürdüm seni!”
Altında çırpınmaya devam ederken bu kez iki eliyle sıktı boğazımı.
“Seninle birlikte de gömüldüm!”
Nefessiz kalırken ölmemem gerektiğini hatırladım. Baran ölmeden ölmeyecektim! Küçük kız kardeşimin diyetini ödetmeden olmazdı.
Onun ellerini tutmaktan vazgeçip sehpanın üzerinde duran camdan ağır tablayı alıp onun kafasına geçirdim. Acıyla başını tutarken kaşının kenarı açılmış kanıyordu. Bunu fırsat bilerek onun altından kalktım doğruca mutfağa koştum.
Çekmeceden bıçağı aldım, arkamı döndüğümde Baran gelmişti.
“Kimsin sen?” diye yeniden sordu.
Öfkeyle “Biraz önce söyledin ya!” dedim.
İnanmayarak başını sağa sola salladı. “Gözlerim bana oyun oynuyor!”
Serra benden 5 yaş küçüktü ama ikiz denecek kadar birbirimize benziyorduk. Aynı renk gözler aynı burun aynı çehre, birkaç santimden ibaret boy farkı, ancak yan yana geldiğimizde farklılıklarımız fark ediliyor bizi karıştırmıyorlardı. Kimin Meyra kimin Serra olduğu yan yanayken anlaşılıyordu.
Baran’ın beni o sanmasına şaşırmamıştım.
“Sen ölmüştün!” diye bağırdı yeniden.
Elimdeki bıçağı ona gösterdim.
“Bu kez ben seni öldüreceğim!”
Baran’ın tek gözünden bir yaş damladı, yere düştü. Bana ağır adımlarla yaklaşıp bıçağın tam karşısında durdu.
Ondan gelecek herhangi bir harekete karşı temkinle duruyordum.
Kollarını iki yana açtı, gözlerini kapattı ve istiyormuş gibi “Hadi!” dedi. “Bitir!”
Vakit intikam vaktiydi. Olması gerekene çok yakındım.
Bıçağı onun karnına değdirdiğimde yavaşça elimi tuttu ve kalbinin hizasına getirdi.
Ellerimi tutup bıçağı tenine bastırırken “Son nefesini verirken söylediğini söyle ve bıçağı indir kalbime!”
Purosundan içine çekip dumanı ağırca dışarı verirken bakışları aç şekilde göğüslerimde bacaklarımda geziniyordu. Emin bana yaklaşıp puro tuttuğu elini koltuğa attı.
Beni ikna etmek ve anlamamı sağlamak için “Başka türlü o adamın ininde nasıl kalacaksın kadın? Fahişelerle iyi geçinirsen herkes hakkında bir çok şey öğrenebilirsin!” dedi ve haklıydı.
“Herhangi birine fahişelik edebilirsin, değil mi? Alt tarafı altında yatacak ne isterlerse boyun eğeceksin!”
Yutkundum, Kılıçarslan’ın fahişesi olmayacaktım ama bu uğurda başkalarının altına yatmam gerekecekti.
Emin hızla üzerime abanırcasına yaklaştı ben ondan uzaklaşmak için kendimi geri çektiğimde başım kolçağa yaslandı.
Yüzüme dudaklarıma çok yakındı ancak başını aşağı kaydırıp göğüslerimin hizasında durdu.
“Eğer yapamam dersen birkaç alıştırma yapabiliriz!”
Dün gece bacağımdaki bandaja taktığım küçük silahı yokladığımda yerinde duruyordu. Onu yavaşça çıkardım ve dudakları neredeyse göğsüme değecekken Emin’in gırtlağına dayadım.
“Sakın!” diyerek onu uyardım. Tetiğe basmam an meselesiydi.
Durdu, bana baktı “Hadi ama kadın eğlenceli olacak!” deyip dudaklarını açıktaki gerdanıma değdirdiğinde düşünmeden tetiği çektim.
Ben ateş sesi duymayı beklerken yerinde sayan küçük bir “Klik!” sesi çıktı.
Emin gözlerimin içine bakıp boş kovan sesiyle büyük bir kahkaha attı. Yeniden bastım ve yeniden. İçinde mermiler yoktu. Üzerimden kalkıp ayakta duran korumasına işaret etti. Adam hemen gelip elindekileri Emin’e verip yerine geçerken ben kızgınlıkla onun gıcık kahkahasına bakıyordum.
Emin mermileri sehpaya koyup “357 MAG.” Dedi. “Küçük ama etkili yöntemlerin var kadın!”
Purosundan yine içip “Nefretimle öldüreceğim demiştin ya! Sende nefretten de fazlası var, cesaretin var kadın! En lazım olan şey, cesaretin! Seninle iyi iş yapacağız!” dedi ve içinde boğulacağım dumanı yüzüme üfledi.
Benim cesaretim vardı.
Bir an önce onu öldürmem için “Söyle hadi! O son söylediğini söyle! Yap şunu!” diyerek bağırıyordu.
Bıçak Baran’ın kalbine yakındı, bana teslim olmuş ölmeyi dilerken tek yapacağım bıçağı itmekti. İtince nefesinin son nefesi olmasını sağlayabilecek gücüm, cesaretim ve nefretim vardı.
Gözümü karartıp “Aaaaa!” diye bağırarak bıçağı ittiğimde Baran uykudan kalkmış gibi gözlerini açtı ve birkaç santim içine ittiğim bıçağı sertçe elimi çektirerek beni durdurdu.
Bıçak elimden yere savrulurken nefes nefese ona baktım, beyaz gömleğinde giderek büyüyen bir kan lekesi vardı.
Saldırı halinde üzerine atlayıp yumruklarımı göğsüne yüzüne nereye denk gelirse indirdim.
“Sen öleceksin! Hem de benim elimden!”
Beni tutup masaya dayadı. Yine boğazımı tutup bu kez sıkmadan “Kimsin sen söyle Meyra? Neden bu kadar Serra’ya benziyorsun?” Söylediklerimin her birini hatırlıyordu. Ancak aklı karışıktı, netlik istiyordu.
Eli iyice sıkarken nefesimi güç almaya başlamıştım. Ben konuşmadıkça deliriyor, gözleri yerinden çıkacakmış gibi büyüyordu. “Söyle!” diye bağırırken artık bayılacak kadar nefessizdim. “Kimsin?”
Boğazımdan nefese muhtaç sesler iniltiler çıkıyordu. Gözlerim kararıyordu. Ellerimde onu durduracak güç kalmayınca iki yana düştüler ve gözlerim kapandı.