Mühürlü Zarf

1745 Words
Bölüm 6 Ela odasına çıktığında saat gece yarısını geçmişti. Koridordaki sessizlik bile onu rahatlatmıyordu. Sanki evin duvarları da bir şeyler biliyor, ama ona söylemiyordu. Kapıyı kilitledi. Sonra sırtını kapıya yaslayıp derin bir nefes aldı. Elleri hâlâ hafifçe titriyordu. Eski sahilde yaşananlar gerçek miydi? Yaşlı adam… Onu takip eden iki yabancı… Kırılan baston… Ve tam düşeceği anda ortaya çıkan Kaan Arslan. Hepsi bir film sahnesi gibi aklında dönüp duruyordu. Ela yavaşça çantasını yatağın üzerine bıraktı. Fermuarı açarken kalbi hızlandı. Zarf hâlâ oradaydı. Eski. Sararmış. Kenarları yıpranmış. Ve üzerinde sadece tek bir kelime yazıyordu: Ela Parmak uçlarıyla yazının üzerinden geçti. Bu zarf yıllardır bir yerde saklanmış gibiydi. Yaşlı adam “emanet” demişti. Peki bu emanet neden ona şimdi verilmişti? Ela birkaç saniye tereddüt etti. Belki açmamalıydı. Belki gerçekten tehlikeli bir şeydi. Ama artık geri dönüşü yoktu. Zarfın kapağını dikkatlice kaldırdı. İçinden üç şey çıktı. Bir fotoğraf. Katlanmış bir mektup. Ve küçük bir gümüş kolye. Ela önce kolyeyi eline aldı. İnce bir zincire bağlı, oval bir madalyondu. Üzerinde çok silik bir işlemeyle E harfi vardı. Madalyonu açmaya çalıştı. İçinde minicik bir bebek fotoğrafı vardı. Ela’nın nefesi kesildi. Fotoğraftaki bebek… Kendisine benziyordu. Aynı gözler. Aynı yüz şekli. Aynı küçük çene. “Bu benim…” Sesi neredeyse fısıltıydı. Fotoğrafın arkasını çevirdi. Titrek bir el yazısıyla şu tarih yazılmıştı: 5 Ocak 2001 Ela’nın doğum günü. O an odadaki hava değişmiş gibi hissetti. Kalbi göğsüne sığmıyordu. Fotoğrafı yatağa bıraktı ve mektubu açtı. Kağıt yılların etkisiyle sararmıştı. İlk satırı okuduğu anda elleri buz kesti. “Bu mektup Ela’ya ulaştıysa, artık onu saklayamayacağımız bir noktaya gelmişiz demektir.” Ela’nın gözleri satırlarda hızla ilerledi. “Seni korumak için senden uzak kalmak zorunda kaldım.” “Bir gün gerçeği öğrenirsen, lütfen bunun seni sevmediğim anlamına gelmediğini bil.” “Sana ait olan hayat, sana anlatılandan çok farklı.” Ela’nın nefesi düzensizleşti. Mektubun sonunda imza yoktu. Sadece tek bir cümle vardı: “Seni ilk kez kucağıma aldığım günü hiç unutmadım.” Ela kağıdı yavaşça indirdi. Kucağıma aldığım… Bu cümle bir anneye aitti. Ya da bir babaya. Ama kesin olan tek şey şuydu: Bu mektubu yazan kişi onu tanıyordu. Çok yakından. Ela yatağın kenarına oturdu. Yıllardır içinde taşıdığı o açıklanamayan eksiklik hissi ilk kez bir şekil kazanıyordu. Çocukluğu gözlerinin önünden geçti. Okul gösterilerinde annesinin Buse’yi alkışlayıp onu fark etmemesi. Doğum günlerinde Buse’ye daha büyük hediyeler alınması. Akrabaların “Buse annesine ne kadar benziyor” demesi. Ve kimsenin hiçbir zaman Ela için “kime benziyor” diye konuşmaması. O an boğazına bir yumru oturdu. “Hayır…” Bunu düşünmek bile istemiyordu. Ama düşünce çoktan zihnine yerleşmişti. Ya ben gerçekten onların kızı değilsem? Ela hızla ayağa kalktı. Bu saçmalıktı. İnsanlar böyle şeyleri filmlerde yaşardı. Gerçek hayatta olmazdı. Değil mi? Tam o sırada kapısı çalındı. Ela irkilerek zarfı kapattı. Kolye ve mektubu hızla yastığının altına sakladı. “Ela?” Annesinin sesiydi. Ela boğazını temizledi. “Evet?” “Uyudun mu?” “Hayır.” Kapı kolu hafifçe hareket etti. Ela kilidi açmak zorunda kaldı. Annesi içeri girdi. Yüzünde alışılmadık bir ifade vardı. Sanki bir şeyden emin olmaya çalışıyordu. “Bugün neredeydin?” Ela dikkatle cevap verdi. “Bir arkadaşla görüştüm.” “Kim?” Bu soru normalden daha keskindi. Ela’nın içinde alarm çaldı. “Neden soruyorsun?” Annesi birkaç saniye sustu. “Çünkü telefonuna ulaşamadık.” Ela omuz silkti. “Şarjım bitmişti.” Yalandı. Ama gerçeği anlatamazdı. Annesinin bakışları odada dolaştı. Yatağın üzerindeki açık çanta birkaç saniye dikkatini çekti. Ela istemsizce çantanın önüne geçti. Annesi bunu fark etti. “Bir şey mi saklıyorsun?” Ela’nın kalbi hızlandı. “Hayır.” “Emin misin?” “Evet.” Annesi uzun süre ona baktı. Sonra zoraki bir gülümseme takındı. “Yarın düğün salonuna tekrar gideceğiz. Erken kalk.” “Tamam.” Annesi kapıya yöneldi. Tam çıkacakken durdu. Arkasını dönmeden konuştu. “Ela…” “Efendim?” “Bazen geçmişi kurcalamak insana iyi gelmez.” Ela’nın içi buz kesti. Annesi bunu neden söylemişti? Onun bir şey bildiğini mi düşünüyordu? Yoksa gerçekten bir şey biliyor muydu? Kapı kapandığında Ela birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Sonra hızla yastığın altındaki mektubu çıkardı. Annesinin sözleri tesadüf olamazdı. Bir şey saklıyorlardı. Hem de uzun zamandır. --- Ertesi sabah Ela erkenden uyandı. Gözleri şişmişti. Ama zihni hiç olmadığı kadar açıktı. Mektubu tekrar okudu. Bu kez daha dikkatli. Satırların arasında bir ayrıntı gözüne çarptı. Kağıdın alt köşesinde kabartmalı bir damga vardı. Çok silikti ama okunabiliyordu. Arslan Ela’nın nefesi durdu. Arslan. Kaan’ın soyadı. Bu bir tesadüf müydü? Yoksa… Hayır. Bu kadar büyük bir bağlantı olamazdı. Ela telefonu eline aldı. Bugün saat onda Arslan Holding’de Kaan’la görüşecekti. Bir anda o görüşme bambaşka bir anlam kazanmıştı. --- Şirkete gittiğinde kendini her zamankinden daha gergin hissediyordu. Asansörde aynadaki yansımasına baktı. Elini farkında olmadan kolyenin olduğu cebine götürdü. Sanki o küçük madalyon ona güç veriyordu. Sekreter onu doğrudan Kaan’ın katına çıkardı. Kapı açıldığında Kaan masasında çalışıyordu. Başını kaldırıp Ela’ya baktı. “Günaydın.” “Günaydın.” Kaan birkaç saniye onu inceledi. “İyi görünmüyorsunuz.” Ela hafifçe gülümsedi. “Bu kadar belli mi?” “Evet.” Kaan dosyayı kapattı. “Bir şey olmuş.” Ela hemen savunmaya geçti. “Hayır.” “Yine yalan.” Ela şaşkınlıkla ona baktı. Kaan sakin bir sesle devam etti. “Dün sahilde korkmuş birini gördüm. Bugün ise bütün gece uyumamış birini görüyorum.” Ela bakışlarını kaçırdı. Bu adam neden onu bu kadar kolay okuyabiliyordu? Kaan ayağa kalktı. Pencerenin önüne gidip birkaç saniye sustu. Sonra beklenmedik bir şey söyledi. “Birisi sizi tehdit ediyor mu?” Ela’nın kalbi hızlandı. “Hayır.” “Emin misiniz?” Ela cevap vermedi. Kaan tekrar ona döndü. “Size yardım edebilirim.” Bu cümle Ela’nın içine dokundu. Çünkü uzun zamandır kimse ona gerçekten yardım etmeyi teklif etmemişti. Herkes ondan güçlü olmasını bekliyordu. Ama ilk kez biri “yardım edebilirim” diyordu. Ela derin bir nefes aldı. “Dün biri bana bir zarf verdi.” Kaan’ın yüzündeki ifade değişmedi. Ama gözleri daha dikkatli hale geldi. “Nasıl bir zarf?” Ela birkaç saniye tereddüt etti. Sonra çantasından kolyeyi çıkardı. Mektubu göstermeye cesaret edemedi. Ama kolyeyi Kaan’ın avucuna bıraktı. Kaan madalyona baktığı anda dondu. İlk kez yüzündeki soğuk ifade tamamen kırıldı. Parmakları madalyonun üzerindeki E harfinde durdu. “Bunu nereden buldunuz?” Sesi önceki kadar sakin değildi. Ela bunu hemen fark etti. “Bir adam verdi.” “Kimin verdiğini biliyor musunuz?” “Hayır.” Kaan birkaç saniye boyunca kolyeden gözlerini ayırmadı. Sonra çok yavaş bir şekilde sordu: “Bu kolyenin başka bir eşi var mı?” Ela şaşkınlıkla başını kaldırdı. “Ne demek istiyorsunuz?” Kaan cevap vermedi. Sadece cebinden kendi cüzdanını çıkardı. İçinden eski bir fotoğraf çıkardı. Ve Ela’nın önüne koydu. Fotoğrafta genç bir kadın vardı. Kucağında bir bebek tutuyordu. Ela’nın nefesi kesildi. Çünkü o bebek… Dün gece gördüğü fotoğraftaki bebekti. Ve Kaan’ın söylediği tek şey şuydu: “Bu fotoğrafı yıllardır saklıyorum.” O anda Ela ilk kez gerçekten korktu. Çünkü artık mesele sadece bir ihanet değildi. Mesele, kendi kimliğiydi. Ve Kaan Arslan bu hikâyenin düşündüğünden çok daha büyük bir parçası olabilirdi. Ela, masanın üzerindeki eski fotoğrafa gözlerini kilitlemişti. Fotoğraftaki genç kadın, bebeği öyle sıkı sarılıyordu ki sanki onu dünyadaki her kötülükten korumaya çalışıyordu. Ama Ela'nın dikkatini çeken şey kadın değildi. Bebekti. Dün gece zarfın içinden çıkan fotoğraftaki bebekle aynıydı. Aynı beyaz battaniye... Aynı küçük gülümseme... Aynı madalyon. Ela'nın boğazı düğümlendi. "Bu... bu fotoğraf..." Kaan derin bir nefes aldı. "Yıllardır bende." "Neden?" "Bilmiyorum." Ela şaşkınlıkla baktı. "Nasıl yani bilmiyorum?" Kaan fotoğrafı eline aldı. "Babam öldüğünde bana birkaç kutu bıraktı." Ela sessizce dinliyordu. "Kutulardan birinin içinde bu fotoğraf vardı." "Başka?" "Hayır." "Hiç mi açıklama yoktu?" "Yoktu." Kaan gözlerini pencereye çevirdi. "Sadece 'Bir gün zamanı gelince anlayacaksın.' yazan küçük bir not vardı." Ela'nın kalbi sıkıştı. Bir gün zamanı gelince... Dün yaşlı adam da buna benzer bir şey söylemişti. Bu kadar tesadüf olabilir miydi? Olmamalıydı. Tam o sırada Kaan'ın telefonu çaldı. Ekrana baktığında yüzü sertleşti. "Toplantıyı iptal edin." Karşı taraftaki kişi bir şey söyledi. Kaan'ın sesi daha da soğudu. "İptal edin dedim." Telefonu kapattı. Ela dikkatle onu izliyordu. "Bir sorun mu var?" Kaan birkaç saniye sustu. "Şirketle ilgili." Ela daha fazla sormadı. Fakat fark etmediği bir şey vardı. Telefonu arayan kişi şirketten değildi. Kaan'ın özel güvenlik şefiydi. Ve söylediği tek cümle şuydu: "Bugün eski sahilde sizi takip eden iki adam tekrar görüldü." ... Kaan bilgisayarını kapattı. "Size kahve söyleteyim." Ela hafifçe gülümsedi. "Olur." Kaan odadan çıkar çıkmaz Ela masanın üzerindeki fotoğrafa bir kez daha baktı. Fotoğrafın arkasında silik bir yazı vardı. Tam okumaya çalışırken kapı yeniden açıldı. Sekreter içeri girdi. "Buyurun." Ela hemen fotoğrafı yerine bıraktı. Sekreter kahveyi bırakırken istemeden dosyalardan biri yere düştü. Ela eğilip yardım etmek istedi. Dosyanın kapağında büyük harflerle yazılmış tek bir kelime vardı. GİZLİ Sekreter dosyayı telaşla yerden aldı. "Teşekkür ederim." Ama yüzündeki panik Ela'nın dikkatinden kaçmadı. Sanki o dosyanın görülmesini hiç istememişti. ... Aynı saatlerde Buse evde tek başınaydı. Annesi alışverişe çıkmıştı. Babası işteydi. Mert ise düğün salonundaydı. Buse'nin aklı ise yalnızca Ela'nın çantasındaki zarftaydı. "O zarfın içinde ne var?" Kendi kendine konuşuyordu. Tam o sırada telefonu çaldı. Bilinmeyen numara. Titreyen elleriyle açtı. "Efendim?" Karşı taraftan boğuk bir erkek sesi geldi. "Ela zarfı açtı mı?" Buse'nin yüzü bembeyaz oldu. "Siz kimsiniz?" "Benim kim olduğum önemli değil." "Bu numarayı nereden buldunuz?" "Ela zarfı açtı mı?" Buse birkaç saniye sustu. "Bilmiyorum." "Öğren." Telefon kapandı. Buse olduğu yere çöktü. Artık emindi. Birileri yıllardır saklanan sırrın peşindeydi. Ve o sır ortaya çıkarsa... Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. ... Akşam olduğunda Kaan, Ela'yı evine bırakmak istedi. Bu kez Ela itiraz etmedi. Yol boyunca sessizlik hakimdi. Şehrin ışıkları arabanın camından akıp gidiyordu. Bir süre sonra Kaan konuştu. "İnsanlara kolay güvenir misiniz?" Ela düşünmeden cevap verdi. "Eskiden evet." "Şimdi?" "Artık bilmiyorum." Kaan kısa bir gülümsemeyle direksiyona baktı. "Bu iyi." Ela şaşırdı. "İyi olan ne?" "Şüphe etmek bazen insanın hayatını kurtarır." Bu söz Ela'nın içine işledi. Çünkü son günlerde ilk kez şüphe etmeye başlamıştı. Mert'ten... Buse'den... Hatta ailesinden... Araba evin önünde durdu. Ela kapıyı açacakken Kaan onu durdurdu. "Bir şey daha." Ela döndü. "Kolyeyi kimseye göstermeyin." "Neden?" "Kötü bir his." Ela hafifçe gülümsedi. "Siz hep hislerinizle mi hareket edersiniz?" Kaan ilk kez gözlerinin içine bakarak cevap verdi. "Hayır." "Öyleyse?" "Kanıt bulana kadar hislerime güvenirim." Ela arabadan indi. Kaan uzaklaşana kadar olduğu yerde kaldı. Farkında olmadan cebindeki madalyonu tuttu. İçinde garip bir güven hissi oluşuyordu. Ama aynı anda evinin ikinci katındaki odanın perdesi aralandı. Buse onları görmüştü. Kaan'ın arabasını... Ela'nın elindeki kolyeyi... Ve en önemlisi... Ela'nın yüzündeki, uzun zamandır görmediği o küçük gülümsemeyi. Buse perdeyi yavaşça kapattı. Sonra telefonunu eline aldı ve Mert'e tek cümlelik bir mesaj gönderdi: "Ela yalnız değil artık. İşler düşündüğümüzden daha tehlikeli olmaya başladı."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD