Bölüm 3
Ela sabah uyandığında kendini hiç dinlenmiş hissetmiyordu.
Gece boyunca dönüp durmuş, gözlerini her kapattığında aynı fotoğrafı görmüştü.
Mert ve Buse...
Bir kafede.
Birlikte.
Üstelik Mert'in kendisine "Toplantıdayım." dediği saatte.
Telefonunu eline aldı.
Fotoğraf hâlâ oradaydı.
Belki gerçekten tesadüftü.
Belki başka arkadaşları da vardı.
Belki fotoğraf yanıltıcıydı.
Ama içindeki ses susmuyordu.
Yıllardır ilk kez Mert hakkında kötü bir şey düşünmek istemişti.
Çünkü Mert onun güvenli limanıydı.
Ailesi tarafından yeterince sevilmediğini hissettiği her an yanında olan kişi oydu.
Üniversitede tanışmışlardı.
Ela sessiz, içine kapanık bir öğrenciydi.
Mert ise bulunduğu her ortamda dikkat çeken biriydi.
İnsanlar onunla konuşmak için bahane arardı.
Ama Mert dönüp Ela'yı seçmişti.
En azından Ela hep böyle düşünmüştü.
Yatağından kalktı.
Mutfağa girdiğinde annesi ve Buse kahvaltı yapıyordu.
"Günaydın."
Annesi başını kaldırmadan cevap verdi.
"Günaydın."
Buse ise telefonuyla uğraşıyordu.
Birkaç dakika sonra telefonuna mesaj geldi.
Ekrana düşen isim kalbinin hızlanmasına neden oldu.
Mert.
Mesajı açtı.
"Günaydın sevgilim ❤️"
Ela uzun süre ekrana baktı.
Normalde böyle bir mesaj görünce mutlu olurdu.
Ama bugün olmuyordu.
Parmakları yavaşça hareket etti.
"Günaydın."
Kısa cevap verdi.
Mert anında yazdı.
"Bir sorun mu var?"
Ela derin nefes aldı.
"Hayır."
Yalan söylemişti.
Sorun vardı.
Hem de büyük bir sorun.
Ama henüz elinde hiçbir kanıt yoktu.
Belki de boş yere şüpheleniyordu.
Belki de ilişkisini kendi elleriyle mahvetmek üzereydi.
Bu yüzden sustu.
Şimdilik.
...
Aynı saatlerde şehrin en yüksek plazalarından birinde başka biri güne başlamıştı.
Kaan Arslan.
Siyah takım elbisesini düzelterek çalışma odasına girdi.
Şirketin yönetim kurulu toplantısı vardı.
Onun için sıradan bir gündü.
Milyonlarca liralık anlaşmalar.
Yatırımlar.
Projeler.
Yeni şirket satın almaları.
İnsanlar Kaan'ın hayatına dışarıdan bakınca mükemmel olduğunu düşünüyordu.
Gençti.
Yakışıklıydı.
Zengindi.
Güçlüydü.
Ama kimse onun yalnızlığını bilmiyordu.
Kimse geceleri uyuyamadığını bilmiyordu.
Kimse yıllardır kimseye güvenemediğini bilmiyordu.
Sekreteri içeri girdi.
"Sanat projesiyle ilgili dosyalar hazır."
Kaan başını kaldırdı.
"Getirin."
Dosyalar masaya bırakıldı.
Birkaç dakika boyunca isimleri inceledi.
Sonra yine aynı isimde durdu.
Ela Yıldız.
Dün de dikkatini çekmişti.
Bugün de çekiyordu.
Önündeki tablo fotoğrafına baktı.
Tablonun adı:
"Görünmeyen Çocuk."
Kaan birkaç saniye sessiz kaldı.
Bu resimde garip bir şey vardı.
İnsanın içine işleyen bir yalnızlık.
Bir eksiklik.
Bir aidiyetsizlik hissi.
Sanki resmi yapan kişi yalnızca çizmemişti.
Yaşamıştı.
Kaan dosyayı kapattı.
"Bu sanatçıyla yüz yüze görüşmek istiyorum."
Sekreter şaşırdı.
"Normalde bunu siz yapmazsınız."
"Bugün yapacağım."
...
Ela öğleden sonra atölyeye gittiğinde hocası heyecanlı görünüyordu.
"Ela!"
"Efendim hocam?"
"Senin için harika bir haberim var."
Ela şaşkınlıkla baktı.
"Nedir?"
"Büyük bir şirket seninle görüşmek istiyor."
Ela'nın gözleri büyüdü.
"Benimle mi?"
"Evet."
"Kim?"
Hocası dosyayı uzattı.
Ela ismi görünce donup kaldı.
Arslan Holding.
Türkiye'nin en büyük şirketlerinden biri.
Kalbi hızlandı.
"Neden benimle görüşmek istiyorlar?"
"Sanat projesi için."
Ela dosyayı elinde tutarken heyecandan ne söyleyeceğini bilemedi.
Belki de hayatında ilk kez gerçekten büyük bir fırsat yakalamıştı.
Ama aynı anda içindeki huzursuzluk da büyüyordu.
Çünkü o sırada başka bir yerde...
Mert ve Buse yine birlikteydi.
Ve ikisinin sakladığı sır, her geçen gün daha da tehlikeli hale geliyordu...Ela dosyayı çantasına koyduktan sonra atölyeden ayrıldı.
Yolda yürürken aklı hâlâ Arslan Holding'deydi.
Böyle büyük bir şirket neden onunla çalışmak istiyordu?
Belki de hocası haklıydı.
Belki de yaptığı resimler gerçekten değerliydi.
Ama bu düşünce bile uzun sürmedi.
Telefonu tekrar çaldı.
Arayan Buse'ydi.
Ela bir an tereddüt etti ama açtı.
"Efendim?"
"Akşam erken gel."
"Neden?"
"Gel işte."
Buse'nin sesi her zamanki gibi buyurgandı.
Ela kaşlarını çattı.
"Bir şey mi oldu?"
"Akşam öğrenirsin."
Telefon kapandı.
Ela içini çekti.
Buse son zamanlarda garip davranıyordu.
Aslında sadece Buse değil...
Mert de.
İkisi de.
Sanki ondan saklanan bir şey vardı.
...
Akşam eve geldiğinde salonun kalabalık olduğunu gördü.
Masanın üzerinde kataloglar vardı.
Düğün organizasyon şirketinden gelmişlerdi.
Annesi heyecanla katalogları inceliyordu.
"Buse şu çiçeklere bak."
"Harikalar."
Ela içeri girince kimse ona dönüp bakmadı.
Sanki düğünün sahibi o değilmiş gibiydi.
Dakikalar sonra annesi başını kaldırdı.
"Ela geldin mi?"
Ela acı acı gülümsedi.
"Evet."
"Bak şu masa süslerini beğendik."
Ela kataloğa baktı.
"Daha sade bir şey istemiştim."
Annesi omuz silkti.
"Bu daha güzel."
"Benim düğünüm değil mi?"
Salonda kısa bir sessizlik oluştu.
Buse gözlerini devirdi.
"Abartıyorsun."
Ela cevap vermedi.
Çünkü yıllardır aynı şey oluyordu.
Onun istekleri hep ikinci planda kalıyordu.
...
Gece ilerledikçe kalabalık dağıldı.
Ela su almak için mutfağa giderken koridordan gelen fısıltıları duydu.
Bir erkek sesi.
Bir kadın sesi.
Mert ve Buse.
Ela olduğu yerde durdu.
Kapı tam kapanmamıştı.
"Ela bir şeylerden şüpheleniyor."
Bu Mert'in sesiydi.
Ela'nın kalbi duracak gibi oldu.
Buse hemen cevap verdi.
"Saçmalama."
"Fotoğrafı görmüş olabilir."
"Bir şey yapamaz."
Ela'nın nefesi kesildi.
Fotoğraf...
Demek gerçekten birlikteydiler.
Mert sinirli bir sesle konuştu.
"Biraz dikkatli olman gerekiyor."
"Sen de."
"Şu düğün geçene kadar..."
Cümlenin devamı duyulmadı.
Çünkü Ela istemeden kapıya dokundu.
Kapı hafifçe gıcırdadı.
İçerideki sesler anında kesildi.
Ela hızla geri çekildi.
Kalbi deli gibi atıyordu.
Duydukları gerçek miydi?
Yoksa yanlış mı anlamıştı?
Odasına koşarak çıktı.
Kapıyı kapattı.
Ellerinin titrediğini fark etti.
Mert ve Buse gerçekten bir şeyler saklıyordu.
Artık bundan emindi.
Ama ne?
...
Ertesi gün Arslan Holding'de görüşmesi vardı.
Sabah erkenden hazırlanıp yola çıktı.
Gökyüzü bulutluydu.
İstanbul'un merkezindeki dev plazaya geldiğinde heyecandan avuçları terliyordu.
Bina gökyüzüne uzanıyordu.
Güvenlik görevlileri.
Lüks arabalar.
Takım elbiseli insanlar.
Kendini buraya ait hissetmedi.
Resepsiyondaki görevli onu karşılayınca toplantı katına çıktı.
Kapı açıldı.
Büyük bir toplantı odasına alındı.
Ela derin bir nefes aldı.
Tam o sırada kapı tekrar açıldı.
İçeri uzun boylu bir adam girdi.
Siyah takım elbise.
Keskin yüz hatları.
Soğuk bakışlar.
Odaya girer girmez herkes ayağa kalktı.
Ela şaşkınlıkla etrafına baktı.
Adam ise doğrudan ona bakıyordu.
Gri gözleri birkaç saniye Ela'nın üzerinde kaldı.
Sonra masanın başına geçti.
"Ben Kaan Arslan."
Ela'nın kalbi hızlandı.
Karşısındaki adam beklediğinden çok daha gençti.
Ve fazlasıyla etkileyiciydi.
"Ela Yıldız."
Kaan başını salladı.
Dosyasını açtı.
"O tabloyu gerçekten siz mi yaptınız?"
Ela şaşırdı.
"Evet."
"Neden yaptınız?"
Ela birkaç saniye sustu.
Bu soruyu kimse sormamıştı.
"Çünkü bazen insan kalabalıkların içinde bile görünmez olabilir."
Oda sessizleşti.
Kaan'ın bakışları değişti.
İlk kez yüzünde hafif bir ifade oluştu.
Sanki bu cevabı anlamıştı.
Belki de beklediğinden daha iyi anlamıştı.
Ve o an ikisi de farkında olmadan hayatlarını değiştirecek hikâyenin ilk sayfasını açmış oldular.
Fakat aynı dakikalarda...
Buse'nin telefonuna gelen mesaj her şeyi altüst edecek kadar tehlikeliydi.
Mesajın altında yalnızca iki kelime yazıyordu:
"Gerçeği biliyorum."
Ve mesajı gönderen kişi bilinmeyen bir numaraydı...