Gölgedeki Gerçekler

1487 Words
Bölüm 7 Sabah güneşi ince tül perdelerin arasından odanın içine süzülüyordu. Ela ise bütün gece neredeyse hiç uyumamıştı. Yatağının üzerinde oturuyor, avucunun içinde tuttuğu madalyona bakıyordu. İçini kemiren onlarca soru vardı. Bu kolye neden ona verilmişti? Mektubu yazan kişi kimdi? Yaşlı adam şimdi neredeydi? Ve en önemlisi... Kaan Arslan'ın elindeki fotoğrafla kendi zarfından çıkan fotoğraf nasıl aynı olabilirdi? Derin bir nefes aldı. Bugün bunların hiçbirini düşünmeyeceğine dair kendine söz verdi. Çünkü düğün hazırlıkları için ailesiyle birlikte gelinlik provasına gidecekti. Yavaşça aşağı indi. Mutfaktan gelen kahkaha sesleri yine aynı kişilere aitti. Annesi ve Buse. Ela kapıdan içeri girdiğinde konuşmalar aniden kesildi. Annesi sadece kısa bir bakış attı. "Geç kaldın." Ela saate baktı. Henüz sekiz bile olmamıştı. "Erken kalktım." Buse alaycı bir gülümsemeyle çayından bir yudum aldı. "Her zamanki gibi ağır davranıyorsun." Ela cevap vermedi. Son günlerde tartışmaktan yorulmuştu. Masaya oturduğu sırada Mert de içeri girdi. Elinde iki kutu vardı. "Günaydın." Ela gülümsedi. "Günaydın." Mert önce annesine, sonra babasına sarıldı. En son Ela'nın yanına geldi. Ela ona sarılmasını beklerken Mert yalnızca omzuna hafifçe dokundu. "Çok uykusuz görünüyorsun." "Biraz." Tam o sırada Buse ayağa kalktı. "Aaa benim hediyem geldi mi?" Mert gülümseyerek kutulardan birini uzattı. "Bunu görünce beğeneceğini düşündüm." Ela'nın içi sızladı. "Düğün benim değil mi?" Bu cümleyi söylemek istedi. Ama sustu. Kutunun içinden pahalı bir parfüm çıktı. Buse sevinçle Mert'e sarıldı. "Bayıldım." Ela istemsizce başını çevirdi. Mert o an onun yüzüne bakınca bir şeylerin farkına vardı. Hızla diğer kutuyu uzattı. "Bu da senin." Ela kutuyu açtı. İçinden küçük bir ajanda çıktı. Güzel bir hediyeydi. Ama... Bir tarafı eksikti. Buse'ye verilen hediyeyle kendi hediyesi arasındaki fark yalnızca fiyat değildi. Gösterilen özen de farklıydı. İçindeki burukluğu kimse fark etmedi. --- Bir saat sonra hep birlikte gelinlik mağazasına gittiler. Ela aynanın karşısında beyaz gelinliğiyle duruyordu. Mağazadaki herkes hayranlıkla ona bakıyordu. Satış danışmanı gülümsedi. "Gerçekten çok yakıştı." Ela aynaya baktı. Çocukluğundan beri ilk kez kendini güzel hissediyordu. Tam o sırada annesinin sesi duyuldu. "Bence omuz kısmı olmamış." Buse de hemen konuştu. "Evet, biraz kilolu göstermiş." Satış danışmanı şaşkınlıkla ikisine baktı. "Aslında hanımefendi oldukça zarif görünüyor." Annesi omuz silkti. "Biz daha iyi biliriz." Ela'nın gülümsemesi yavaşça kayboldu. Tam o sırada mağazanın kapısı açıldı. İçeri uzun boylu, siyah takım elbiseli bir adam girdi. Kaan Arslan... Yanında mağaza müdürü vardı. "Hoş geldiniz Kaan Bey." Mağazadaki herkes heyecanlanmıştı. Kaan'ın bakışları istemsizce Ela'yı buldu. Ela gelinliğiyle ayakta duruyordu. İkisi birkaç saniye boyunca birbirlerine baktılar. Kaan'ın yüzündeki sert ifade ilk kez yumuşadı. Ela ise neden kalbinin hızlandığını anlayamıyordu. Annesi bunu fark edince hemen Ela'nın kolunu tuttu. "Ne dalıp gittin?" Ela irkildi. "Bir şey yok." Kaan sanki onu tanımıyormuş gibi yalnızca başıyla selam verdi. Ela da aynı şekilde karşılık verdi. Ne ailesi... Ne de Mert... Onların daha önce tanıştığını bilmiyordu. --- Mağazadan çıktıktan sonra Mert'in telefonu çaldı. "Benim acil bir işim çıktı." Ela başını salladı. "Tamam." Mert hızla uzaklaştı. Ama Ela'nın dikkatini çeken bir şey oldu. Buse de birkaç dakika sonra annesine döndü. "Benim de arkadaşla buluşmam var." "Tamam kızım." Ela ikisini peş peşe giderken görünce içinde kötü bir his oluştu. Tesadüf müydü? Yoksa... Başını iki yana salladı. "Yeter." Kendine kızıyordu. Sürekli şüphelenmek istemiyordu. Ama kalbi onu dinlemiyordu. --- Akşam üzeri eve döndüğünde babasının çalışma odasının kapısının açık olduğunu gördü. Babası evde yoktu. İçeri girmemesi gerektiğini biliyordu. Fakat masasının üzerinde duran eski albüm dikkatini çekti. Daha önce babasının sakladığı albüm... Ela yavaşça yaklaştı. Albümü açtı. İlk sayfalarda ailesinin eski fotoğrafları vardı. Annesi... Babası... Küçük Buse... Ela sayfaları çevirmeye devam etti. Birden eli durdu. Albümün ortasında koparılmış bir fotoğraf vardı. Sadece kenarları kalmıştı. Fotoğraf bilinçli olarak çıkarılmış gibiydi. Ela parmaklarını boş kalan sayfanın üzerinde gezdirdi. Tam o sırada sayfanın arasından küçük, sararmış bir kağıt yere düştü. Ela eğilip aldı. Kağıdın üzerinde hastane mührü vardı. Yazılar silinmişti. Okunabilen tek satır şuydu: "...bebek, güvenlik gerekçesiyle aileye teslim edilmiştir." Ela'nın kalbi hızlandı. Devamını okumaya çalıştı. Ama tam o sırada dışarıdan kapının açılma sesi geldi. Babası gelmişti. Ela panikle kağıdı cebine koydu. Albümü kapatıp yerine bıraktı. Tam odadan çıkacakken babası kapıda belirdi. İkisi göz göze geldi. Babasının bakışları önce Ela'ya... Sonra masanın üzerindeki albüme kaydı. Yüzü bir anda gerildi. "Sana odama girme demedim mi?" Ela yutkundu. "Ben sadece..." "Ne arıyordun?" "Hiçbir şey." Babası ilk kez bu kadar sert bir ses tonuyla konuşuyordu. "Yalan söyleme!" Ela korkuyla geri çekildi. Babası birkaç adım yaklaştı. "Sana kaç kere söyledim? Benim eşyalarıma dokunmayacaksın." Ela'nın gözleri doldu. "Özür dilerim." Babası derin bir nefes aldı. Sonra hiç beklemediği bir cümle kurdu. "Bazı gerçekleri öğrenmen sana sadece acı verir." Ela olduğu yerde dondu. "Ne dedin?" Babası bir an ne söylediğini fark etmiş gibi sustu. "Hiçbir şey." Ama artık çok geçti. Ela o cümleyi duymuştu. Ve ilk kez babasının da bir şey sakladığından tamamen emin olmuştu. O gece odasına çıktığında cebindeki eski hastane kağıdını tekrar çıkardı. Kağıdın arkasında kurşun kalemle yazılmış tek bir isim vardı. Zehra... Ela bu ismi hayatında ilk kez görüyordu. Ama nedense... Bu isim ona yabancı gelmemişti. Sanki yıllardır bir yerlerde duyduğu ama hatırlayamadığı bir isimdi. Ve o sırada evin çok uzağında, karanlık bir odada oturan yaşlı adam elindeki eski fotoğrafa bakarak fısıldadı: "Biraz daha dayan kızım... Gerçek, sandığından çok daha yakın." Ela odasının kapısını sessizce kilitledi. Perdeleri kapattıktan sonra cebindeki eski hastane kâğıdını tekrar çıkardı. Kâğıt o kadar eskiydi ki kenarları dokununca bile ufalanacak gibiydi. Masasının lambasını yaktı. Sarı ışık kâğıdın üzerindeki silik yazıları biraz daha belirgin hâle getirdi. Ela gözlerini kısarak okumaya çalıştı. "...bebek..." "...güvenlik..." "...teslim..." Kelimelerin çoğu okunmuyordu. Fakat arka yüzündeki isim çok netti. Zehra. Ela bu ismi defalarca kendi kendine tekrarladı. "Zehra..." Bu isim neden ona bu kadar tanıdık geliyordu? Bir anda çocukluğundan silik bir anı zihninde belirdi. Yaklaşık altı ya da yedi yaşındaydı. Gece korkuyla ağlayarak uyanmıştı. Koridordan su içmeye giderken annesiyle babasının konuşmalarını duymuştu. "...Zehra..." Annesi bu ismi söylemişti. Babası ise sinirli bir sesle... "Bir daha o ismi bu evde anma." demişti. O zaman küçük olduğu için anlamamıştı. Sabah olduğunda da her şeyi unutmuştu. Şimdi ise o unutulmuş anı, zihninin en derin köşesinden çıkıp gelmişti. Ela'nın kalbi hızlandı. "Demek gerçekten böyle bir isim vardı..." Tam o sırada telefonu titredi. Arayan Kaan'dı. Ela birkaç saniye ekrana baktı. Sonra telefonu açtı. "Efendim?" "Rahatsız ettim mi?" "Hayır." Kaan'ın sesi her zamanki gibi sakindi. "Bugün iyi görünmüyordunuz." Ela hafifçe gülümsedi. "Bunu ikinci kez söylüyorsunuz." "Çünkü doğru." Ela yatağın kenarına oturdu. "Bir şey mi oldu?" Kaan kısa bir sessizlikten sonra konuştu. "Bugün mağazada biri sizi izliyordu." Ela şaşkınlıkla doğruldu. "Kim?" "Tanımıyorum." "Neden bana bunu şimdi söylüyorsunuz?" "Çünkü emin olmak istedim." "Neyden?" "Sizin güvende olduğunuzdan." Ela'nın boğazı düğümlendi. Hayatında ilk kez biri gerçekten onun güvenliğini önemsiyordu. Bu duygu ona yabancıydı. "Teşekkür ederim." Kaan cevap vermedi. Sadece... "Dikkatli olun." dedi ve telefonu kapattı. Ela uzun süre kapanan ekrana baktı. Kalbinin neden hızlandığını anlayamıyordu. Aynı saatlerde şehrin başka bir yerinde... Mert öfkeyle direksiyona vurdu. Telefonu kulağındaydı. "Nasıl yani takip edemediniz?" Karşı taraftaki adam bir şey söyledi. "Bahane istemiyorum!" Telefonu kapattı. Birkaç saniye sonra yolcu kapısı açıldı. Buse arabaya bindi. "Ne oldu?" Mert sinirle direksiyonu tuttu. "Adamı kaybetmişler." Buse'nin yüzü gerildi. "Ya Ela'yla tekrar görüşürse?" "Görüşmeyecek." "Bu kadar emin olma." Mert sinirle Buse'ye döndü. "Sen neden bu kadar korkuyorsun?" Buse birkaç saniye sustu. Sonra fısıldadı. "Çünkü her şey ortaya çıkarsa sadece Ela değil..." "...hepimiz mahvoluruz." Mert ilk kez Buse'nin gözlerinde gerçek korkuyu gördü. Bu yalnızca yasak bir ilişki değildi. Çok daha büyük bir şey vardı. Ertesi sabah Ela erkenden sanat atölyesine gitti. Resim yapmak istiyordu. Belki zihni biraz olsun sakinleşirdi. Tuvalini hazırladı. Fırçayı eline aldı. Ama ne çizeceğini bilmiyordu. Gözlerini kapattı. Aklına yalnızca tek bir görüntü geliyordu. Küçük bir kız... Deniz kenarında kırmızı bir balon tutuyordu. Ela farkında olmadan aynı sahneyi çizmeye başladı. Yarım saat sonra hocası sessizce yanına geldi. Tabloya uzun süre baktı. "Bu resmi daha önce gördün mü?" Ela şaşırdı. "Hayır." "Emin misin?" "Evet." Hocası derin bir nefes aldı. "İlginç..." "Neden?" "Yıllar önce buna çok benzeyen bir tablo görmüştüm." Ela'nın eli durdu. "Nerede?" "Eski bir sergide." "Kim yapmıştı?" "Hatırlamıyorum." Ela'nın kalbi hızlandı. "Adını bile mi?" "Hayır." Hocası düşünceli bir ifadeyle tabloya bakmaya devam etti. "Ama ressamın adı Zehra olabilir." Ela'nın elindeki fırça yere düştü. "Ne dediniz?" Hocası şaşırdı. "Bir sorun mu oldu?" Ela başını iki yana salladı. "Hayır..." Ama artık emindi. Bu isim peşini bırakmıyordu. Akşam eve dönerken telefonuna bilinmeyen bir numaradan mesaj geldi. "Geç olmadan Arslanlara güvenme." Ela olduğu yerde durdu. Birkaç saniye sonra ikinci mesaj geldi. "Gerçek sandığından daha tehlikeli." Ela hemen numarayı aradı. Telefon kapalıydı. Tam o sırada arkasından tanıdık bir ses duyuldu. "Ela." Ela irkilerek döndü. Kaan birkaç metre arkasında duruyordu. Takım elbisesinin cebinde elleri vardı. Yüzünde her zamanki ciddi ifade... Ama gözleri doğrudan Ela'nın elindeki telefondaydı. "Sorun mu var?" Ela birkaç saniye düşündü. Mesajı göstermeli miydi? Yoksa saklamalı mıydı? Kararsız kaldığı o anda telefonu tekrar titredi. Yeni bir mesaj. Bu kez yalnızca bir fotoğraf vardı. Fotoğrafta... Küçük yaşlardaki Ela, tanımadığı genç bir kadının kucağında gülümsüyordu. Ve fotoğrafın altında tek bir cümle yazıyordu: "Bu kadın senin sandığın kişi değil..." Ela'nın nefesi kesildi. Telefon elinden kayacak gibi oldu. Kaan bir adım yaklaştı. "Ela..." İlk kez sesinde endişe vardı. Ela ise yalnızca tek bir şey söyleyebildi. "Ben... ben kimim?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD