Gecenin kör karanlığına inat doğar sabah. Gecenin kefenini yırtarcasına. Kimisine umut olur, kimisine yaşam kaynağı. Kimisi tüm umutlarını asar gecenin kör karanlığında. Kimisi her sabaha dimdik, acılarının elinden tutarak başlar. Kimisi doğan güneşle yar olur sevdiğine, kimisi yara.
Bazen de, doğmaz sabah bir seher vakti. Yarım kalır tüm yaşanacaklar. Durur zamaz acının en karanlık halinde. Geçsin istersin. Bitsin bu kapanmayan yara, artık kanamasın. Ne yazık ki, tam aksi gerçekleşir. Açılır tüm kapanmış yaralar. Lal olmuş çığlıklar avazı çıktığı kadar bağırır. Hesap sorma vakti gelmiştir akan zamandan.
Sessiz kalır zaman. Geçen onca acıya ihanet edercesine lal olur, sağır kalır edilen feryatlara. Şimdiye kadar sessiz kalan acıların çığlık atma zamanıdır şimdi. Kalpte açılan her küçük yara el ele vererek sarmıştır ruhun dört bir yanını. Şimdi acı çekme sırası sende diyerek yalnız bırakmıştır ruhu kara kışın tam ortasında.
Tam öyle bir kışın ortasındayım. Sessiz kalıp acıların çığlıklarını izliyorum. İlk defa şahit olmuyordum güneşin doğuşuna, ama ilk defa hiçbir şey düşünmeden izliyordum. Yediğim tokat değildi hislerimi öldüren. Katran karasına bulanmış sözlerdi beni mahv eden.
Aklımda tek düşünce annem yaşıyor mu? Yaşıyorsa beni neden bıraktı? Bırakmak zorunda mı kaldı? Hiç aklına geliyor muyum? Çocuktum ben yalnız kaldığımda. Hakkını ödeyemem. Halam bana annelik yaptı. Oğlundan ayırmadı. Ama bir annenin yerini tutmaz, tutamaz ki. Kalbimin bir köşesinde hep 'anne' diye feryat eden bir çığlık var. Ne kadar susturmaya çalışsam bile her defasında mağlup oldum.
Sessizdi adımlarım. Bir ruh misali dolaşıyordu evin içinde. Ben hiçbir zaman evim diyemedim ki. Evi ev yapan taş duvarlar değil, içindeki sıcaklık, mutluluk, anılar. Benim burada unutamayacağım mutlu anım olmadı.
Kapıdan çıktığım zaman şoförle karşılaşmayı beklemiyordum. Beni hapse mahkum etmekle ne geçecek eline? Hiç mi değeri yok sözümün? Hiç mi güvenmiyorsun kızına? Tüm sorularımın cevabı koca bir 'Hayır'. Evet babam bana zerre kadar güvenmiyor ve bunu yansıtmaktan hiç çekinmiyor.
"Gidelim Yaşar amca. Sorun değil." diyerek tebessüm ettim. Ne suçu var ki yaşlı adamın.
"Biliyorum güzel kızım arabayı sevmezsin. Dolaşmak istersin ama ben de emir kuluyum. Yapmazsam işimden olurum. Ama sana söz yağmur yağarsa birlikte yürür, dertleşiriz." Babam beni tanımazken, yıllardır bizimle çalışan Yaşar amca beni tanıyor, sevdiklerimi biliyor.
Çocuk yapmakla anne baba olunmaz. Sevgi vermek gerek. Koşulsuz şartsız güvenmek, destek olmak gerek. Her adım attığında arkasında durmak, düşmesine izin vermemek değil, her düştüğünde yanında olup elinden tutmak gerek. Hatasını her defa yüzüne vurmak değil, hatasını anlayacağı şekilde izah etmek. Birisi gelip 'Kızın bunu yaptı' dediği zaman, esip gürlemek, 'Neden yaptın?' diye bağırmak yerine 'Bir bildiği vardır elbet' diyerek güvendiğini hissettirmek anne, baba olduğunu, onu sevdiğini gösterir.
Sessiz bir insan Yaşar amca. Susarak konuşanlardan. Gözünün içine bakarak anlatır derdini. Dinliyorum sessizliğin sağır eden sesini. Boğuluyorum kendi çığlıklarımın gözyaşlarında. Ve ben bir parçamı daha kaybederek ölüyorum.
Kampüse girdiğim zaman, ilk yaptığım şeyi yaparak onu aramaya başladı gözlerim. Benden izin bile istemiyor gözlerim onu ararken. Her defasında bana ihanet ederek takılı kalıyor onda. Ve kalbim, atmayı unutmuşta onunla birlikte yeniden atmaya başlamış gibi sığmaz göğüs kafesime.
İlk tanıdığım zamanki gibi bir ağacın altında oturmuştu. Bu defa tek farkla kitap okumuyordu. Karşısındaki manzarayı izliyordu. Onu o kadar iyi anlıyorum ki. Sevdiğinden daha güzel bir manzara bulamazsın hayatın boyunca. Önüne cenneti sersinler, içinde sevdiğin yoksa senin için güzelliğinin bir anlamı yoktur.
O sevdiğini izledi, ben tutuklu kaldığım kişiyi. Aşkı o kadar basite indirgediler ki, önüne çıkan her insan 'Ben sana aşığım' diyerek kandırmaya çalışıyor karşısındaki kişiyi. Erkek kadın farketmiyor. Unuttukları asıl gerçek, kendilerini kandırmaktan öteye gidemedikleridir. Yalanı ilk önce kendilerine fısıldarlar. Gel gör ki, sağır olmuş kulakları duymaz yalanın çığlıklarını.
Ben aşığım diyemem. Aşk kimine göre 3 harften ibaret bir kavramdan öteye gidemezken, ben nasıl duygularımı aşk diye nitelendireyim? Ama Kabul ediyorum. Ben kendime aşık diyemem. Hislerimi bir kelimeye sığdıracak kadar küçük değil çünkü.
Evet, seviyorum. Ve yine evet, onun bundan haberi yok. Ben o kadar cesur değilim ki, onun bir başkasını sevdiğini bile bile karşısına geçip 'Ben seni seviyorum' diyeyim. Bu hem kendime, hem onun sevgisine hakaret olur.
İzlemeyi bırakıp kağıt ve kalem aldı eline. Yaren'e hiç bakmadan çizmeye başladı. Merakla izledim onu. Küçük bir hayal canlandı gözlerimin önünde. Ben uyurken beni çizdiği bir resim. Hayali bile bu kadar huzur verirken, gerçeğini düşünmek bile tarifsiz.
Resmi bittiği zaman, uzunca izledi. Elindeki görüntüden memnun olunca yanındaki defterin arasına koyarak kalktı oturduğu yerden. Bende hala orada, onun varlığına tutunarak bekledim. Neyi beklediğimi bilmeden bekledim.
"Meyve verdi merak etme" Hı ne? Ne meyvesi? Şaşkın bakışlarımı Alya'ya çevirince muzip bakışlarla beni izlediğini anladım.
"Ne meyvesi acaba bayan çok bilmiş?"
"Armut. Hani bir laf varya, 'Armut'un iyisini ayılar yer' diye. Hah işte senin ayı armudu yiyerek gitti." Kendimi tutamayarak kahkaha atmaya başladım. Beni nasıl kendime getireceğini iyi biliyor küçük cadı.
"Çok merak ettim Alya hanım senin şu öküz ne yiyor?" Bana diyor 'Karşılıksız nasıl seviyorsun?' Aynı cümleyi ben de soruyorum ona. 'Öküzü nasıl seviyorsun?' Kibarlıktan zerre nasibini almamış dağ ayısı. Etrafındaki insanlara kaba olsa bile Alya'yı sevdiği bakışlarından okunuyordu. Bir tek ona gözlerinin içi parlayarak bakıyor, dünyanın en nadide eşyasına dokunurmuş gibi kırılmasından korkarak sarılıyordu.
"Bana yemek deme Deniz ne olur?"
"Ne oldu be yine? Niye tiksindin yemekten?" Kahvesinden son yudumu alarak dökülmeye başladı.
"Yav niye olacak. Babam dün bunu yemeğe çağırmış. İyice bir kaynaşalım diye. Geldi akşam yemeğe. Tabi benim haberim yok geleceğinden, evin içinde en salaş halimle dolaşıyorum. Birisi de demiyor ki, 'Kızım Kıvanç yemeğe gelecek git adam akıllı bir şey giy.' Neysem kapı çaldı, gittim açmaya. Tabi beklemiyorum ya 'Ne işin var burada?' diye sorunca ortalık karıştı. Kırılarak geçti içeri. Yemek boyunca ne doğru düzgün bir şey yedi, ne de ağzını açıp konuştu. Sorulan sorulara cevap verdi o kadar. Nerede olduğunu haber veren adam, ne bir mesaj attı, ne de aramalarıma cevap verdi. Sabahı sabah ettim onun yüzünden. Yahu ben ne bileyim seni yemeğe çağırmışlar. Bir yaz 'Ne istersin? Bir şey alayım mı?' Ama yok nerede Kıvanç bey öküz öküz takılsın anca." Bizimkisi saydırmaya daldığı için, arkasında onu dinleyen adamın varlığını duymadı bile.
"Demek öküz öküz takılayım Alya hanım? Peki siz bu öküzle takılır mısınız?"
"O öküzü bir adam edemedim ne yapayım el mecbur öküzle takılacağım artık" deyip boynuna sarılmıştı.
Seviyorum bu ikiliyi. Ne kadar zıt karaktere sahip olsalar da, birbirlerine iyi geliyorlar. Kardeşimi mutlu etmediğini görseydim eğer karşı çıkardım. Gerçekten mutlu ediyor kardeşimi. Bir de ben mutluluğuna tanık olsam sevdiğim adamın. Daha fazla fazlalık olmadan kalktım yanlarından. Biliyorum konuşmaya ihtiyaçları var.
"Yaren biliyor musun Mert sana aşık." Amfiye girdiğim zaman duyduğum cümleyle çakılı kalmıştım yerime.
"Abartma Eflin. Mert kim ben kim? Bir bak Allah aşkına. Benim dengim mi o? Bana kimi yakıştırdığına iyi bak." Paranız batsın. Sevgiyi parayla ölçtüğünüz gün öldü sevda. Gerçek sevda ne paraya, ne de mevkiye bakar. Bir insan paradan önce karşısındaki kişinin kalbini sevmeyi öğrenmeli. Sessizce yerime geçtim. Onu rahatça izleye bileceğim yerime.
"Bana inanmıyorsun biliyorum ama Mert'in defterine bak. O zaman anlarsın. Sen kampüste kahve içerken senin resmini yapıyordu. Gözlerimle gördüm."
"Yaparsa yapsın Eflin bana ne. Bana gelip söylemediği sürece istediği kadar sevsin umrumda değil. Ha ayrıca sen hayırdır neden bana bunu anlatıyorsun? Beni günahın kadar sevmediğini ikimiz de biliyoruz."
"Şey, ben.. Off kimi kandırıyorum ki. Ben Mert'i seviyorum. Kendisine de söyledim ama bana 'Benim kalbim dolu. Ne sen söyledin, ne ben duydum' diyerek tersledi."
Nasıl kızayım Eflin'e? Neden kızayım? Sevdiği için mi? Cesaret edip söylediği için mi? Kelimeler kifayetsiz kalır böyle anlarda. Taktir ettim belki de. Cesaret edip söylediği için. Bense sevdadan bahsedip, söyleyemeyecek kadar acizim.
Yaren Mert'in oturduğu kısma giderek kitaplarını karıştırmaya başladı. Neden bunu yaptığını da anlamadım. Fazla karıştırmasına gerek kalmadan aradığını buldu. Sabah çizdiği resimdi. Yaren bir şey söyleyecekken Mert'in içeri girdiğini fark etti.
"Sen kim olduğunu sanıyorsun? Bu ne cüret? Sana bu izni kim verdi de benim resmimi çiziyorsun?" Küçük bir çocuğun masumluğu vardı gözlerinde. Dimdik duruyordu söylenenlere inat. O kadar sessizdi ki, etrafına. Kelimelerin dili yokmuş gibi. Belki yırtılan bir kağıttı. Benim gördüğümse Mert'in kırılan kalbiydi. Şimdi paramparçaydı sevdiğim adam. Kendine inat kapattı gözlerini. Görmesini istemedi kimsenin kırıldığını.
Gözlerini açıp "Sana benim özel eşyalarımı kurcalama iznini kim verdi? Hangi hakla benim resmime dokunur, yırtarsın? Ben sana bu izni verdiğimi hatırlamıyorum. Sen hatırlıyor musun?"
"Ben.. Şey.." Benim gibi afallamıştı Yaren. Hiçkimse bu çıkışı beklemiyordu. Hızlı hareketlerle topladı eşyalarını. Sessizce çıktı. İzledim öylece gidişini. Ben şimdiye kadar hep izledim zaten. Elime kalem alarak ona göndereceğim ilk ve son mektubumu yazdım.
"Merhaba sevdiğim. Yine ben geldim. Aslında sana yazdığım mektupları göndermeyi hiç düşünmedim. Hep yaptığım gibi kaçtım yine. İlk seni sevdiğimi kendime itiraf etmekten kaçtım. Sonra sana söylemekten kaçtım. Ve şimdi sana veda etmeden ayrılmaktan kaçtım. Ben adını bile söyleyemiyorum kalbime. Ne güzel demiş Mevlana:
"Suskunluğumu mazur gör Sevgili,
Adını söylemek bile paylaşmaktır seni.."
Paylaşamayacak kadar çok seviyorum seni. Ve ben kalbimi sana vererek çok büyük bir hata yaptım. Beni hiçbir zaman sevmeyeceğini o kadar iyi anladım ki. Babamın attığı tokat bile bu kadar yakmadı canımı. İnsan umudu olduğu sürece yaşarmış. Ben asıl şimdi öldüm sevdiğim. İki yıl sonra senden ayrılıyorum sevdiğim. Biliyorum Şükrü Erbaş'ı seviyorsun. Ben seninle tanıdım oysa. Ve dilimden düşmeyen, beni anlatan mısralarına aşık oldum. Sana onunla veda edeceğim sevgilim.
Üzgünüm sana sevgilim dememem gerekirdi. Mazur gör seven kalbimi yine sana senin iznin olamadan seslendi. Bu son dediğim her defa yeniden severek buluyorum kendimi. Ama sana söz bu son 'sevgilim' diye hitabımdı sana.
'Ayrılık ne biliyor musun?
Ne araya yolların girmesi...
Ne kapanan kapılar...
Ne yıldız kayması gecede...
Ne ceplerde tren tarifesi...
Ne de turna katarı gökte...
İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!
İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
Birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine...
Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
Duvarlara dalıp dalıp gitmesi...
Türküsünü söylecek kimsesi kalmamak ayrılık...
Saçına rüzgar, sesine ışık düşürememek kimsenin...
Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun...
Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya...
İki adımdan biri insanın
Sevincin kundakçısı, hüznün arması ayrılık.
O küçük ölüm!
Usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan!!!
Ayrılık, o köpüklü öpüşlerin ardından
gidip ağzını yıkadığında başlamıştı...
Ben bulutları gösterirken,
Bulmacanın beş harfli yemek sorusuna
yanıt aramanla halkalanmış,
'Aşkın şarabının ağzını açtım,
yar yüzünden içti murt bende kaldı'
türküsü tenimde düğümlenirken,
odadan çıkışınla yolunu tutmuş...
Dağlarda öldürülen çocukların fotograflarını bir kenara itip,
Bu eteğin üstüne bu bluz yakıştı mı?
diye sorduğunda varacağı yere varmıştı çoktan...
Şimdi anlıyor musun gidişinin neden ayrılık olmadığını!
Bir yaprağın düşmesi kadar ancak
Acısı ve ağırlığı olduğunu...
Bir toplama işleminin sonucunu yazmak gibi
Bir değer taşıdığını...
Boşluğa bir boşluk katmadığını...
Kar yağdırmadığını yaz ortasında...
Ne mi yapacağım bundan sonra?
Ayak izlerimi silmek için
Sana gelen bütün yolları tersinden yürüyeceğim önce!...
Şiir yazmayacağım bir süre!...
Fotoğraflarını günese koyacağım,
Bir an önce sararsınlar diye!...
Hediyelik eşya satan dükkanların önünden geçmeyeceğim!...
Senin için biriktirdigim yağmur suyunu
Bir gül ağacının dibine dökeceğim!...
Falcı kadınlara inanmayacağım artık!...
Trafik polislerine adres sormayacağım!...
Geleceğe ışık düşüren bir gülüşle gülmeyeceğim kimseye....
Ne yapacagımı sanıyorsun ki?
Tenin tenime bu kadar sinmişken...
Ömrüm azala azala önümden akarken...
Gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken..
Senin korkularını, benim inceliğimi doldurup yüreğime...
Bıraktığın bosluğu yonta yonta
Binlerce heykelini yapacağım !!!'
Evet sevdiğim ben bugün sana son kez aşkla bakıyorum. Ölümün acı çığlıkları eşliğinde sana veda ediyorum. Beni unutma olur mu? Canın yandığı zaman 'Beni seven bir kadın vardı bir zaman. Ben onun sevgisini hissetmeyecek kadar duygusuz, hergün gözünün önünde sevdiğimi izlerken öldüğünü görmeyecek kadar kör birisiyim' diyerek hatırla.
Merak etme bir daha seni izleyerek rahatsız etmeyeceğim seni. Bir daha adını anarak ismini lekelemeyeceğim. Bu son. Bu son. Ah kimi kandırıyorum ki ben? Son dediğim her an yeniden seni severken buluyorum kendimi. Sana ettiğim her vedanın sonunda yine seni severken buluyorum kendimi. Ben sana hiç veda edemedim ki. Seni sevdiğimi itiraf etmekten korktuğum gibi, sana veda etmekten de korkuyorum. Çünkü seni hayatımdan çıkarmak demek, yaşamamak demek.
Benim tek umudum sensin. Yaşama tutnduğum tek dalım sen olduğu gibi. Kardelen nasıl sevdiği için kışın soğuğunu umursamadan verdiği bir söz için ölümü göze alarak kışın soğuğuna baş kaldırıyorsa, senin başkasını sevdiğini bilerek seni sevmekte zemheri soğukta buz kesmek gibidir. Ve ben kara kışa inat senin sevginle ayakta duruyorum. Sana edeceğim her veda solan bir çiçeğin son anlarda tutunma isteğidir." Yazarak kalktım oturduğum masadan. Mert'in her zaman kitaplarını koyduğu dolabın kapısında içeri koydum elimdeki küçük zarfı. Sevdiğimi söylememiş olabilirim, ama veda ettiğimi bilmesi gerek.