Gözler, Gizler Niyetleri Belki ✓

1072 Words
Türk Dil Kurumuna göre heyecan kelimesi, sevinmek, üzülmek ve korkmak gibi çeşitli durumlar sonucu ortaya çıkan duygu olarak tanımlanmaktadır. Heyecan, başlı başına bir duygu değildir ve farklı duyguların coşkulu bir şekilde yaşanması demektir. Poyraz, yaklaşık beş dakikadır nefesini kesen ve sağlıklı düşünme yetisini tıkayan bu duyguya isim vermeye çalışıyordu. Bu duyguyu daha önce hiç tatmamıştı ve adını koymakta şu an güçlük çekiyordu. Elbette hoşlandığı ya da âşık olduğunu zannettiği ilişkileri olmuştu; ama hiçbirinde nefesi göğsüne böyle dar gelmemiş, kalbi kafesten kurtulmaya çalışan bir kuş gibi delicesine çırpınmamıştı. Küçükken bakıcısının okuduğu masal kitaplarında "peri kızı" diye tasvir edilen o güzellik miydi ağzını dilini bağlayan, yoksa inci dişleriyle arkadaşlarına sunduğu güzel gülüşü müydü onu bu binbir duygu karmaşasına sürükleyen, bilmiyordu. Kızı dikkatle incelediğinde; evet, kusursuza yakın bir güzelliği vardı ama İstanbul'da daha güzelleriyle karşılaştığına emindi. Hatta çoğuyla yakın, samimi temaslarda bulunmuşluğu dahi olmuştu. Fazlasıyla sıcak temaslar... İlk görüşte aşka inanan biri hiç olmamıştı; büyüdüğü ortam ve gözlemlediği ilişkiler bu bu tezinde pek yanıltmamıştı onu. En "âşık" dedikleri arkadaşlarının bile birbirlerine gerçekten bağlı olduklarına Poyraz'ın ikna olması için yıllar geçmesi gerekmişti. Peki, bir çift ela göz nasıl olup da kalbinin dörtnala koşması için yeterli olabilmişti? Tüm bu duygu karmaşası içinde sürüklenirken birden yaptığı şeyin farkına varıp kaşlarını derinden çattı. Kendini ve düşüncelerini bir an önce toparlamak için gözlerini sıkı sıkıya yumdu. Tabiri caizse dakikalardır ağzının suyunu akıtarak izlediği kız; birinin karısı ya da sözlüsü olabilirdi. Büyükşehirde ne kadar ahlaki değerleri göz ardı edip nikâhsız ilişkilerde rahat davransa da köyünde bu duruma fazlaca özen gösteriyordu. Yapacağı her düşüncesiz tavrın, ailesinin itibarını zedeleyeceğinin bilincindeydi. Aynı zamanda, küçüklüğünden beri "Başkasının namusuna bakanın kendi namusunu korumaya vakti olmaz oğul, senin de bacıların vardır!" diye her fırsatta kendisini tembihleyen babaannesine karşı bu durum ağır bir saygısızlıktı. Hemen başını sağa sola sallayarak düşüncelerini bir hâl yoluna soktu. Hızla arkasını dönüp bulunduğu yerden uzaklaşmak için atının bağlı olduğu tarafa doğru bir adım atmıştı ki, üzerine bastığı küçük dal parçasının kırılma sesi kızların dikkatini onun olduğu yöne çevirdi. "Kim var orada?" diye seslenen ve olduğu tarafa dikkat kesilen ürkek sesle birlikte Poyraz, içinden kendine okkalı bir küfür savurdu. Hızla atına binip uzaklaşmak ile çalılıkların arkasında tedirgince bekleyen kızlara cevap vermek arasında kalınca, pes etmişlikle omuzlarını düşürdü ve usulca arkasını döndü. Onları takip ediyormuş gibi görünüp korkutmak istemiyordu. Aslında kendini kandırıyordu... O kızı bir kez olsun yakından görüp, güzel sesini duyabilmek için "yakalanma" yalanının arkasına sığındı kumral delikanlı. "Aaa şey ... Merhaba," diyerek temkinli bir şekilde yönünü kızlara çevirdi ve çalıların arkasından çıkarak kendini açık etti. Onu gören kızlar, şaşkınlık ve biraz da korkuyla birbirlerine iyice yaklaştılar. Güzel gözlü peri kızı, gördüğü adamla anlık şaşkınlığını üzerinden atar atmaz kaşlarını çatıp hızla arkasını döndü; yazmasını düzeltip açıkta kalan saçlarını el çabukluğuyla örtünün altına gizledi. "Sen de kimsin, burada ne yapıyorsun?" diyerek öne çıktı kısa boylu, hafif kilolu olan kız. Tombul yanakları güneşin sıcağında ciğer gibi kızarmış, yüzünün genişliğine tezat küçük düğme burnu onu hayli sevimli göstermişti. "Benim adım Poyraz," diyerek temkinle kendini tanıttı. "Yukarıdaki Bağkonak Köyü'nde yaşıyorum." Gözleri kızlar arasında sırayla gidip gelirken, onları daha fazla korkutmamak için sakin bir ses tonuyla konuşmuştu. "Ben o köyde herkesi tanıyorum, sen kimlerdensin?" diyerek dikkatleri üzerine çekti çekik gözlü esmer kız. Diğerlerinin içinde en uzun boylu ama en zayıf olanıydı. Yüzündeki hafif çiller, esmer teniyle uyum içindeydi. Biri hariç hepsi, hem tedirginlik hem de merakla Poyraz’ı inceliyordu. "Buralarda yeni sayılırım aslında," diye mırıldanırken, bir umut, peri kızının ilgisini çekebilmeyi umuyordu Poyraz. Omuzlarını silkip, "İstanbul'dan bu sabah döndüm. Uzun zamandır buralar da değildim." "Aaa, sen Hamit Ağa'nın oğlu değil misin?" diye sordu esmer kız heyecanla. Poyraz, girdiği her ortamda gerek soyadı gerekse yakışıklılığıyla tanınmaya ve dikkat çekmeye alışıktı; ama şu an asıl ilgi beklediği kişiden çıt çıkmıyordu. Tüm bu soruları o sorsun, diğerleri gibi merakla yüzünü o süzsün istiyordu. "Bir kere dön de şu yüzüme bak be!" diye haykırmamak için kendini zor tuttu. Kız ise sanki yerdeki otlarda evrenin sırrını keşfediyormuş gibi gözünü yerden bir an olsun kaldırmıyordu. Poyraz, bakışlarını ısrarla kendinden esirgeyen kıza kısa kaçak bir bakış attı onun da kaşları ağır ağır çatılmaya başladı. Tamam, onları gözetlerken yakalanmış olabilirdi ama sonuçta buraya ilk o gelmişti; kızlar gelip onun uykusunu bölmüştü! Normalde uykusu bölündüğünde tam bir lanet olan Poyraz, peri kızının hatırına gayet insani cevaplar veriyordu. "Peki, burada ne arıyorsun öyleyse?" diye yeni bir soru gelince, moralinin bozulduğunu saklama gereği duymadan yüzünü kızlara döndü. "Aslında buraya sık sık gelirdim," diye mırıldandı zorlukla. "Yani şehre gitmeden önce... Sizi burada görünce ben de şaşırdım. Pek kimse bilmez aslında buraları." "Aslında bize burayı—" diyerek söze giren kızın lafı, arkada duran ve konuya dahil olmamak için direnen peri kızının sert sesiyle bölündü. Poyraz tam kızın konuşmasına sevinecekti ki duyduklarıyla dumura uğradı. "Ağa oğlu büyükşehirde okumuş ama gizli saklı birilerini dinleyip, gözetlemenin doğru bir davranış olmadığını öğrenememiş!" dedi kız sertçe. Çenesini yukarı kaldırmış, yüzünde karşısındakini alaya alır bir ifadesi vardı. Sesinde arkadaşlarına karşı olan o yumuşak tondan eser yoktu; soğuk ve alabildiğine sertti. Poyraz hemen savunmaya geçip, "Hayır, yanlış anladınız, ben sadece..." derken kendi sesindeki ürkekliğe bile inanamadı. Kız, onu dinlemeye niyetli olmadığını belli ederek yeniden araya girdi. "Neyse ne! Yeterince vakit kaybettik, gidelim bir an önce buradan." Lafını söyleyip hızlı adımlarla su kaplarını kaptığı gibi ormanın çıkışına doğru yürümeye başladı. Kızlar, arkadaşlarının bu sert çıkışını garipsemeden hemen peşine düştüler. Giderken de mahcup bir ifadeyle, "Kusura bakmayın, o biraz yabanidir," diye Poyraz'a açıklama yapmayı ihmal etmediler. Birkaç dakika içinde gelişen bu durumla dili tutulan Poyraz, ise ne tepki vereceğini bilemedi. Ne yaşanmıştı az önce? Tanımadığı bir kız iki dakikada kalbinin ayarlarıyla oynamış, sonra da onu azarlayıp tabiri caizse "mal gibi" ortada bırakıp gitmişti. Saçlarını karıştırıp başını arkaya attı ve sinir bozukluğuyla gülmeye başladı. Bunca yıllık hayatında kimse ona böyle ayar çekmeye cesaret edememişti ve bu durum, saçma bir şekilde hoşuna gitti. Ağa oğlu olduğunu öğrenen kızlar genelde onunla konuşmak için birbiriyle yarışırken, bu asabi peri kızı oralı bile olmamış, yüzüne dahi bakmamıştı. Konuşma sırasında kızın parmağının boş olduğunu farketmesi ise içini ferahlattı. Ancak nerede oturduklarını soramamıştı. "Neyse, önemi yok. Nasıl olsa bulurum onları," diye düşündü Poyraz. Demek yabaniydi... Kimseyi yanına yaklaştırmayan, güzelliğini sadece sevdiklerine gösteren bir yabani. Bu düşünce Poyraz’ın kanını kaynattı. Dudakları keyifle kıvrılırken, ilk kez köy hayatı, onu bekleyen sorunlar ve sorumluluklar gözüne yorucu gelmemişti. Uğraşması gerekecekti, hem de çok fazla. Ama Poyraz, bu yabani periyle seve seve uğraşırdı. Saatin ilerlediğini fark edince atına doğru ağır ağır yürüdü, yularını çözüp sırtına atladı. Atını kızların gittiği yönün tersine mahmuzladığında, kalbinde yeşeren filizler ve aklında o çatık kaşlı peri kızı vardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD