Gözlerini kapatıp kuşların sesini, şelaleden akan su şırıltısını ve ulu ağaçların rüzgârla birlikte sallanan yapraklarının ahenkli hışırtısını yüzünde huzurlu bir tebessümle dinlemeye başladı genç adam. Esen hafif rüzgâr; dalgalı, kuzguni saçlarını sağa sola uçuşturuyor, uzun gür kirpiklerini okşuyor ve onu sonsuz bir iç huzurun koynuna davet ediyordu.
Uzun zaman olmuştu bu huzuru hissetmeyeli. Büyük şehrin gürültüsünde vücudunun bu sessizliğe ne kadar çok ihtiyaç duyduğunu şimdi daha iyi kavrıyordu. Belki de bu yüzden köye adım atar atmaz, daha ailesiyle tam özlem gideremeden atı Karayel’in sırtına atladığı gibi kendini bu gizli sığınağına atmıştı.
Ne annesinin "Yemek yemedin daha!" diye söylenişi ne de babasının kaşlarını çatarak "Yeni yoldan geldin, daha yüzünü göremedik doğru dürüst," diye homurdanışı durdurabilmişti onu.
Ve işte buradaydı... Daha on dört yaşındayken keşfetmişti cennetten bir parça taşıyan bu saklı köşeyi. Karayel ile dolaşmaya çıktığı hafif sisli bir gün, nasıl olmuşsa her zaman uysal olan atı birden şaha kalkmış ve dörtnala onu ormanın derinliklerine doğru sürüklemişti.
Annesi onu yalnız başına gitmemesi için uyardığı halde dinlememiş, yeni ergenliğe girmenin getirdiği asilikle, kendi başına bir şeylerin üstesinden gelebildiğini ispat etmek istemişti. Ama şu an atını nasıl sakinleştirmesi gerektiğine dair hiçbir fikri yoktu.
Kalbi inanılmaz bir hızla göğsünü dövüyor, düşüp yaralanma korkusu, ilk defa yaşadığı bu anın heyecanını bastırıyordu. Yapabildiği tek şey atına sıkı sıkıya tutunmak ve Karayel’in onu sırtından atmaması için aklına gelen tüm duaları dili döndüğünce okumaktı.
Korktuğu olmamış; bir süre daha koşturan atı aniden sakinleşip yavaşlamıştı. Soluklanıp nefesini düzene sokmak ve hızlanan nabzını normale döndürmek için atın üstünden atlayıp yere çökmüştü. Biraz kendini toparlayınca nerede olduğunu anlamak için ayaklanmıştı Poyraz.
Tedirginlikle etrafına bakınırken, atı da sanki az önce ona ecel terleri döktüren o değilmiş gibi sakince otlamaya başlamıştı. Gece karası gözleriyle etrafı incelerken ansızın bir su sesi ulaşmıştı kulaklarına. Sesin geldiği yöne doğru adımladığında ise ağzını açık bırakacak büyülü bir manzarayla karşılaşmıştı.
Etrafı çeşit çeşit ağaçlarla çevrili küçük bir şelale karşılamıştı onu. Üç-dört metre yükseklikteki tepeden aşağı dökülüyor, ormanın derinliklerine doğru ince bir yol halinde ilerliyordu.
Ormanın yola bakan cephesinde böyle bir su kaynağı olmadığına emindi; çünkü babasıyla tarlaya giderken hep bu güzergâhı kullanıyordı.
Görse kesin hatırlardı. Demek ki bu akarsu belli bir mesafeye kadar ilerleyip tekrar toprağın altına iniyordu. Peki, nasıl olmuştu da bunca zamandır kimse bu muhteşem yeri fark etmemişti?
Muhtemelen köylü halk, zamanında "köyün delisinin karısıyla kendini bu ormanda öldürdüğü ve ruhlarının orada dolaşanları rahatsız ettiğine" dair söylentilerden çokça etkilenmişti.
Yoksa görenleri kendine hayran bırakacak bu güzelliğin gizli kalması mümkün değildi. Bu durum nedensizce onu çok mutlu etmişti; kendisine ait, kimsenin bilmediği bir yer...
O günden beri burayı sığınak bellemiş, her fırsatta buraya kaçmıştı. Her sevincini, mutluluğunu, üzüntüsünü gelip burada yaşadı. Çünkü bulunduğu konum, istediği gibi bir arkadaş çevresi yapmasına izin vermemişti.
Çevresindeki ilişkiler her zaman karşılıklı menfaat ve çıkar üzerine kuruluydu. O yüzden, ne kadar istemese de zaman içinde yalnızlığa alışmış, hatta sevmişti.
Üniversiteyi kazanıp başka şehirde yaşamaya başladıktan sonra bu durum değişmişti elbette ama yine de burada, hiçliğin ortasında doğayla baş başa kalmayı seviyordu Poyraz.
İlk aşkının heyecanını burada yaşamıştı mesela; keza ilk ayrılık acısını da... Okuldaki ilk kavgasının yenilgisini alıp burada üzülmüş, ailesiyle ilk sürtüşmesinde gelip öfkesini burada dağa taşa haykırmıştı.
Kendi hayatının "olmazlarına" burada itiraz edip, yine burada sessizce kabullenmişti her şeyi.
Çünkü o bir ağa oğluydu ve zayıflık göstermek gibi bir lüksü yoktu. Daha küçücük bir çocukken yaşıtları dışarıda top peşinde koşarken, o babasıyla at üstünde tarlalara gider, ırgatları kontrol ederdi.
Ne yaptıklarını zerre anlamasa bile; babası gelir-gider tablolarını düzenlerken ya da işçilerin yevmiyelerini dağıtırken, o ayakta uyuklasa bile babasının yanı başında dururdu.
Babaannesi ve babası, ileride işlerin başına geçtiğinde saygı duyulan ve sözü dinlenen bir ağa olması için bunun şart olduğunu söylüyorlardı. Çocuk aklıyla bu durumu mantıklı bir çerçeveye oturtamasa da, onların sözünü hep bir kanun gibi benimsemişti.
Hoş; çocukluğunu gerçekten bir çocuk gibi geçirmeyi tüm bu mala mülke tercih ederdi ya, neyse...
Geriye dönüp baktığında, bu kadar zenginliğe rağmen ne çok eksiği vardı ama.
Mesela hiç maç yapıp terden sırılsıklam olmamıştı ya da bisikletten düşüp dizini yaralamamıştı. Arkadaşlarıyla bir okul etkinliğine katılmamış, uçurtma uçurmamıştı. Başka kardeşleri de olmasına rağmen, ailesi saplantı derecesinde onu korumaya programlanmıştı. O bir veliahttı. Babası ve amcasından sonra soyu devam ettirecek tek erkek olduğundan, her daim peşinde en küçük isteğini yerine getirmek için koşturan kahyalar ve hizmetliler vardı.
Eski anılar zihnine üşüşünce kırık bir tebessüm belirdi yüzünde. Ne zaman gizlice buraya gelse ailesi tarafından cezalandırılmıştı. Ancak bu cezalar onu hiç yıldırmamış, bir yolunu bulup buraya kaçmayı hep başarmıştı. Sadece burada özgürce nefes aldığını hissediyordu.
Sorumluluklarını ve omuzlarındaki yükleri az da olsa kenara bırakabiliyordu. Ne yazık ki zenginlik her zaman huzur getirmiyor ve içe sinmeyen zamanın telafisi mümkün olmuyordu.
Tüm bu iç hesaplaşmayı bir kenara bırakıp, huzurun sesini dinlemeye devam etmek için ellerini başının arkasında bağlayıp, ayaklarını birbirinin üzerine atarak kendini ıslak çimlere bıraktı.
Son kez tepesinde uçuşan kuşlara bakıp gülümserken, gözlerini yavaşça yumdu. Tam uykuya dalmak üzereydi ki, gelen konuşma ve gülüşme sesleriyle kendi kendine kurduğu huzur balonu aniden söndü. Anlaşılan ona burada da rahat yoktu ve gizli sığınağı artık pek de gizli sayılmıyordu. Kimin ahını almıştı bilmiyordu ki, dünya yüzünde ona bir parça huzuru çok görüyorlardı.
Çatılı kaşları ve memnuniyetsiz bir yüz ifadesiyle bıkkın bir soluk verip yerinden doğrulurken, bu izinsiz istilacı grubu geri püskürtmek için öfkeyle ayaklandı.
Poyraz üstünü başını silkeleyip ileriye doğru atılmıştı ki o on gördüğü manzara ile donakaldı. Soluğunun göğüs kafesine yetmediğini fark edip, nefesini düzenlemek için art arda yutkunmak zorunda kaldı.
Onu böylesi bir şaşkınlığa uğratan; yaklaşık birkaç metre ötesinde duran o güzellikti. Kenarlarını başının tepesinde topladığı yazmasının kapatamadığı bakır rengi saçları, kehribar rengi ela gözleri, kusursuz burnu ve kalemle çizilmiş gibi duran kaşlarıyla karşısındaki kız; sadece diğer kızları değil, melekleri bile kıskandıracak bir duruluğa sahipti.