KÜL OLAN YEMİNLER
Güneşin kavurucu sıcağı, konağın geniş avlusuna çökerken taşların üzerinden yükselen o geniz yakan toz kokusunu dün gibi hatırlıyorum. O gün yetmiş yıllık o ahşap kapıdan içeri adım attığımda, bu çatının bana hem cennet hem de en zifiri cehennem olacağını neredeyse hiç tahmin etmemiştim. Bütün hayatım, çocukluğumun masum hayalleri, gençliğimin o saf heyecanları ve hepsinden önemlisi Yusuf’a duyduğum o sarsılmaz, o kör tutku bu kapının eşiğinde son bulacaktı. Ben Zeynep. Sevdasını bir zırh gibi kuşanıp o ateşe kendi ayaklarıyla yürüyen, ama sonunda yine o ateşin ortasında yapayalnız kül olan Zeynep.
Hikayem, Yusuf’un gözlerimin içine bakıp bana dünyadaki tek kadınmışım gibi hissettirdiği o ilk günlerde başladı. Biz aynı toprağın, aynı sert rüzgârların savurduğu iki insandık. Yusuf’u ilk gördüğüm anı hiç unutmam. Kasabanın meydanında, fırtına öncesi sessizliği andıran bir duruşu vardı. O zamanlar henüz omuzlarına ailesinin o ağır, insanı ezen gölgesi çökmemişti. Gülüşü samimi, bakışları derindi. Bana yaklaştığı ilk an, kalbimin göğüs kafesimi yırtacakmış gibi atışını hâlâ dün gibi hissederim. "Seni bu dünyadaki tüm kötülüklerden saklayacağım Zeynep," derdi bana, ellerimi kendi kocaman, nasırlı ellerinin arasında kaybettirirken. "Sen benim sığınacak tek limanımsın."
O sözlere öyle bir inandım ki, hayatımın bütün iplerini düşünmeden onun eline bıraktım. Bir insan bir başkasına nasıl bu kadar koşulsuz teslim olabilirse, ben de Yusuf’a öyle teslim oldum. Çok geçmeden evlendik. O konak, ilk zamanlarda gerçekten de bize ait bir dünya gibiydi. İki odalı, mütevazı bir hayatımız vardı belki ama Yusuf’un akşam eve dönerken getirdiği bir tebessüm, bana dünyadaki bütün zenginliklerden daha kıymetli gelirdi. Sabahlara kadar süren uzun sohbetlerimiz olurdu. Bana hayallerini anlatırdı; toprağını nasıl işleyeceğini, ailesini nasıl gururlandıracağını, çocuklarına nasıl bir baba olacağını... Ben de sessizce dinler, onun hayallerini kendi hayallerim yapardım. Bir kadının bir adama sunabileceği en karşılıksız sevgiyi verdim ona. Yemeğini pişirirken sevgimi kattım, kıyafetlerini yıkarken onun kokusuyla huzur buldum, soğuk kış gecelerinde onun nefesiyle ısındım.
Ancak zaman, bizim kurduğumuz o masum dünyayı yıkan en acımasız düşman oldu. Yıllar geçtikçe Yusuf’un ailesinin üzerindeki baskısı bir kabus gibi tepemize çökmeye başladı. Konakta atılan her adım, söylenen her söz bir süre sonra sadece tek bir konuya kilitlendi: Bir erkek evlat. Zaman geçiyor, ama bizim yuvamıza o beklenen çocuk çığlığı bir türlü düşmüyordu. İlk başlarda Yusuf bunu hiç dert etmedi. "Biz bize yeteriz Zeynep," derdi, saçlarımı okşayarak. "Sen yanımdasın ya, gerisi önemli değil." Ama günler, haftalar ve aylar ilerledikçe, anasının, akrabalarının, törenin fısıltıları Yusuf’un zihnine bir zehir gibi damlamaya başladı. Kayınvalidemin gözlerindeki o küçümseyen, beni eksik gören bakışlar her geçen gün daha da sertleşti. Masadaki tabağım, oturduğum minder, hatta aldığım nefes bile o evde bir yük gibi görülmeye başlandı.
Yusuf’un değişimini gün gün izledim. O gözlerindeki sıcaklık, yerini yavaş yavaş derin bir dalgınlığa ve soğukluğa bıraktı. Eve geliş saatleri uzadı. Geldiğinde de artık yüzüme bakmıyor, sorduğum sorulara kestirip atan kısa cevaplar veriyordu. O eski sohbetlerimiz yerini derin, boğucu bir sessizliğe bıraktı. Yatakta sırtını bana dönüp yattığı o uzun gecelerde, karanlığa bakıp için için ağlardım. Bir şeylerin koptuğunu hissediyordum ama konduramıyordum. Sevdiğim adamın bana yabancılaşmasını izlemek, bir binanın üzerinize yavaş yavaş çökmesi gibiydi; altında kalıyordunuz ama kaçacak hiçbir yeriniz yoktu. "Yusuf," derdim usulca, "bir derdin mi var? Bana anlat, beraber yüklenelim." Cevap vermezdi. Sadece derin bir iç çeker, başını öteye çevirirdi.
Bir gün o fırtına patlak verdi. Havanın kurşun gibi ağır olduğu, gökyüzünün gri bulutlarla kaplandığı bir sonbahar akşamıydı. Yusuf eve her zamankinden farklı bir adımla girdi. Yüzünde ne bir tebessüm ne de bir utanç vardı; sadece donuk, hiçbir duygu barındırmayan bir ifade. İçeri girdiğinde odanın ortasında durdu. Ben her zamanki gibi kapıda karşıladım onu, ceketini almak için uzandım. Ama elimi havada tuttu. Gözlerimin içine ilk defa bu kadar uzun ve bu kadar yabancı baktı.
"Zeynep," dedi. Sesi o kadar kısık, o kadar cansız çıkmıştı ki, ilk an ne diyeceğini anlayamadım. "Otur, konuşmamız gerek."
O an kalbimin durduğunu hissettim. Bir felaketin gelmekte olduğunu, o cümleden hemen önce giren o buz gibi sessizlikten anlamıştım. Sandalyeye güçsüzce oturdum. Yusuf tam karşıma geçti ama oturmadı. Ayakta, tepemde devasa bir gölge gibi duruyordu.
"Bu böyle gitmiyor Zeynep," diye başladı söze. "Annemgil haklı. Bu konağın bir varise ihtiyacı var. Töre de belli, aşiretin kuralı da... Ben bir karar verdim."
Ağzımdan tek bir kelime bile çıkamadı. Boğazım düğüm düğüm olmuştu. Gözlerim Yusuf’un dudaklarına kilitlenmişti, sanki söyleyeceği şeyi duymak istemiyormuşum gibi kulaklarımı tıkamak geliyordu içimden.
"Pazartesi günü," dedi Yusuf, bakışlarını benden kaçırıp duvardaki boş bir noktaya dikerek. "Pazartesi günü konaka yeni bir gelin geliyor. Hira'yı alıyorum. Töre böyledir Zeynep, mecburum. Ama korkma, senin yerin ayrı, onun yeri ayrı olacak. Sen yine bu evin ilk hanımısın."
O an zaman durdu. Dünya etrafımda fırıldak gibi dönmeye başladı ama ben donup kaldım. "Mecburum" dedi Yusuf. "Seni hâlâ seviyorum" dedi. Ama bu kelimeler kulağımda anlamsız bir gürültüden başka bir şey değildi. Bir adam, gözünün içine baka baka bir kadını diri diri toprağa nasıl gömerdi? Bir kuma... Benim evime, benim kocama, benim yıllarca tırnaklarımla kazıyarak kurduğum yuvama bir başka kadın gelecekti ve Yusuf bunu son derece doğal, son derece sıradan bir durummuş gibi anlatıyordu.
"Sen ne diyorsun Yusuf?" diyebildim en sonunda. Sesim bana bile ait değil gibiydi, bir fısıltıdan ibaretti. "Sen bizim aşkımıza, verdiğin sözlere nasıl kıyarsın?"
Yusuf hiddetlendi bir anda. Zayıflığını, suçluluğunu örtmek isteyen her erkek gibi sesini yükseltti. "Ben keyfimden mi yapıyorum sanıyorsun!" diye bağırdı. "Mecburum diyorum sana! El alem ne der, anam ne der bilmiyor musun? Bir oğlum olmayacak mı benim? Bu soy burada bitecek mi?"
İşte o an anladım. Yusuf için benim sevgim, emeklerim, onun uğruna harcadığım gençliğim, bir hiçmiş. Ailesinin ve törenin baskısı karşısında dik duramayacak kadar korkak bir adammış o. Bütün o güçlü duruşu, meğer sadece bana karşıymış. Gerçek dünya karşısında el pençe divan duran, kendi zayıflıklarının arkasına sığınan çaresiz bir adam varmış karşımda.
Ağlamadım. Garip bir şekilde gözümden tek bir damla yaş bile akmadı. İçimdeki o büyük yangın, bir anda bütün gözyaşlarımı kurutmuştu. Kalbimde bir şeylerin paramparça olduğunu, o eski Zeynep’in o odada, o saniyede öldüğünü hissettim. Yusuf benden bir çığlık, bir yalvarış, bir kriz bekliyordu belki de. Dizlerine kapanıp "Yapma" dememi umuyordu. Ama yapmadım. Sadece ayağa kalktım. Yusuf’a yaklaştım, tam gözlerinin içine baktım. O gözlerde artık sevgilimi, kocamı değil, hayatımı çalan bir hırsızı görüyordum.
"Tamam," dedim sadece. Pürüzsüz, buz gibi bir sesle. "Sen kararını vermişsin Yusuf. Bana söyleyecek söz bırakmamışsın."
Yusuf şaşırdı. Benim bu kadar sakin kalmamı beklemiyordu. "Zeynep..." diye uzandı elime doğru. Ama elimi geriye çektim. O temastan, o dokunuştan tiksindiğimi ilk defa o an hissettim.
O gece o odada sabaha kadar oturdum. Yusuf yatakta arkasını dönüp yattı. Belki vicdan azabından uyuyamadı, belki de yeni hayatının planlarını yaptı, bilmiyorum. Ama ben pencerenin kenarında, karanlığa bakarak günün doğmasını bekledim. Çocukluğumu düşündüm, Yusuf’a ilk sarıldığım günü, onunla kurduğum hayalleri... Hepsini tek tek zihnimde yaktım. Sevgi yerini karanlık, soğuk ve köklü bir nefrete bırakmıyordu henüz; hayır, nefret bile bir duyguydu. İçimde doğan tek şey, katı bir kararlılıktı.
Pazartesi günü gelecekti. O konak bir başkasına yuva, bana ise bir hapishane olacaktı. Yusuf, iki kadını aynı çatı altında yönetebileceğini, hem töreyi tatmin edip hem de benim üzerimde iktidar kurabileceğini sanıyordu. Beni çaresiz, gidecek yeri olmayan, kaderine razı gelecek o edilgen kadınlardan biri zannediyordu. Ama yanılıyordu. İhanet, benim kalbime saplanan en ağır hançerdi evet; ama ben o hançeri kalbimden çıkarıp kendi ellerimde bir silaha dönüştürmeyi bilecektim.
Güneş ilk ışıklarını avluya düşürürken, aynanın karşısına geçtim. Yüzüme baktım. Solgun, yorgun ama gözleri ilk defa bu kadar net bakan bir Zeynep vardı aynada. Bu hikaye burada bitmemişti. Bu, sadece bir aldatılmanın, bir kuma gerçeğinin hikayesi değildi. Bu, bir kadının kırılan kalbiyle nasıl devleşeceğinin, o konağı ve o adamı kendi zayıflıklarında nasıl boğacağının ilk günüydü. Yusuf hayatının en büyük hatasını yapmıştı. Ve ben, bana yaşattığı her saniyenin acısını ona ödetmek için o evde kalacak, o günü bekleyecektim. Hikayemiz yeni başlıyordu.