Geçmişte Bir Sonbahar Günü — Erva ve Alaz

715 Words
Dallardan süzülen solgun yapraklar, gökyüzündeki gri tonlarla yarışıyordu o gün. Hafif bir esinti Erva’nın saçlarını dağıtırken, oturduğu bankta ayaklarını kendine çekmiş, gözlerini uzaklara dikmişti. Duyguları bulanıktı; hava gibi… İçine çöken o tanıdık huzursuzlukla kıvranırken birden bir ses yankılandı arkasında: “Abim… Kahramanım benim…” Gözyaşlarına teslim olmak üzere olan bedeni, bir anda onun sıcaklığıyla sarıldı. Alaz… Kokusunu tanımak için gözlerini bile açmasına gerek yoktu. Dünyada bir tek o, kokusuyla bile güven verirdi. “Güzelim benim…” dedi Alaz, sımsıkı sarılarak. Parmakları Erva’nın saçlarında gezinirken, yorgun sesi bile içini ısıtmaya yetiyordu. Erva başını onun göğsüne yasladı, gözlerini sıkıca kapatıp oraya aitmiş gibi derince soludu. “Hani bir daha beni yalnız bırakarak şehir dışına çıkmak yoktu?” dedi. Küskünlüğü yumuşak bir tonda sitemle döküldü dudaklarından. “Söz vermiştin… Gitmeyecektin.” Alaz hafifçe iç geçirdi, sesi mahcuptu ama samimiydi. “Özür dilerim güzelim… Bir anda gitmek zorunda kaldım. Ama sen de bilirsin… Ben seni hiç yalnız bırakır mıyım?” Şefkatle eğilip saçlarına bir öpücük kondurdu. O öpücük sanki Erva’nın kırıklarını onaran sihirli bir dokunuştu. Kollarını biraz daha sıkı doladı ağabeyine. “Gitme bir daha,” diye fısıldadı boğazına yaslanmışken. Titreyen sesi, kelimelerin ardına gizlenmiş korkularını ele veriyordu. Alaz’ın kokusu… O kokuda saklandı yıllarca. O koku yoksa, ev buz gibi olurdu, gözleri karanlığa alışamazdı. Alaz, başını geriye çekip yüzüne baktı. Gözleri endişeyle karışık bir dikkatle onu inceledi. “Ben yokken bir şey mi dediler sana, Erva?” diye sordu. Gözlerinin içine bakmaya çalışıyordu ama Erva kaçırıyordu bakışlarını. Bakamazdı. Gözlerine bakarsa… ağlardı. Sen yokken yine yandım abi… Yine canımı yaktılar. Beni sevilmeyen biri gibi hissettirdiler… Ama keşke sadece hissettirseydiler, ben zaten biliyorum. Doğduğumdan beri biliyorum; bu dünya beni sevmiyor. Beni bir tek sen seviyorsun… Belki de sırf kardeşin olduğum için ama olsun. Olsun abi, neden sevdiğin önemli değil… Yeter ki sev. Erva yutkundu. Gözleri doluydu ama gülümseyerek başını salladı. “Yok abi… Ne diyecekler ki zaten. Yekta ile beraberdik çoğunlukla,” dedi. Ufak bir yalan… Ama gerekliydi. Çünkü gerçeği söylese, abisi kendini suçlayacak, yine babalarıyla kavga edecekti. Sonra o gittiğinde, olan yine Erva’ya olacaktı. Alaz gözlerini kısmıştı. İnanmamış gibiydi. Elini uzatıp saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı, her zamanki o babacan hareketiyle. “Bu çocuktan hiç hoşlanmadım ben. İçinde bir şey var… sanki biri daha var onun içinde. Davranışları garip.” Erva omuz silkti. “Bana hiç öyle gelmedi. İyi biri gibi… En azından benimle vakit geçiriyor.” Sadece vakit geçirmiyor, beni babamdan da kaçırıyor, koruyor. diye ekledi içinden ama söylemedi. Alaz, ciddileşmişti. “Olsun, yine de fazla yakın olma. Sezgilerim yanılmaz. Beni tanıyorsun.” Birden gülümsedi Erva. O çocuk ruhlu gülümsemesini takındı. “Ne oldu Alaz Bey, kıskandık mı yoksa?” Alaz’ın kaşları kalktı. “Ne kıskanması ya? İki günlük çocuğun neyini kıskanayım? Hem ben onun amacını biliyorum. Yanlış sularda yüzüyor. Boğulması yakındır.” “Ne amacıymış söylesene?” dedi Erva merakla. “Senin güvenini kazanmak,” dedi Alaz doğrudan. “Ama sakın… sakın ona tam olarak güvenme. Ne demiştik biz çocukken?” Erva başını eğdi, bir tebessümle mırıldandı: “Bu oyun iki kişilik… Birbirimizden başka kimseye güvenmek yok.” Alaz başını salladı. “Aynen öyle. Ve…” Erva gözlerini kaldırdı. “Ve birbirimizden asla ayrılmak yok,” dedi duygulu bir sesle. “Bu sözü tutacaksın değil mi abi? Söz mü?” Alaz hafifçe eğildi, alnını Erva’nın alnına yasladı. “Ömrümün sonuna kadar… Ben asla senden ayrılmam. Kolay mı benden kurtulmak? Güzel kızım…” Yine sarıldı, sımsıkı… Erva’nın içine yerleşen o sabit korkuyu bile bastıracak kadar güçlüydü bu sarılış. “Hadi artık… Oylanmayalım,” dedi Alaz sonra. “Okuldan çıkar çıkmaz buraya gelmişsin zaten. Eve gidelim.” Erva burukça gülümsedi. “Senin geleceğini bilip nasıl eve gidebilirdim ki?” Alaz sustu. Bir anlığına hiçbir şey demedi. Sadece küçük valizini çekip kolunu Erva’nın omzuna doladı. Yürümeye başladılar. Ama o da biliyordu… O ev Erva için bir yuva değil, bir ceza yeriydi. Gözlerinden anlayamasa da tahmin ediyordu. Çünkü her şehir dışına gidişinde… Her gece, her aramada, Erva’nın sesindeki bir şeyler eksikti. Gözlerinin altındaki gölgeler, dudağındaki çatlaklar, yüzündeki donukluk… Alaz’a yetiyordu bazı şeyleri anlamak için. Ama Erva da öğrenmişti artık… Acıyı saklamayı. Gözyaşlarını yutmayı. Çünkü o konuşursa, o şikâyet ederse… Sonunda o odada yine yalnız kalacaktı. Bunu istemiyordu. Sen öğrettin baba. Beni nasıl susacağımı, nasıl yok olacağımı sen öğrettin. Ve o gün sonbahar sadece dışarıda değildi. Erva’nın içinde de bir yaprak daha koptu daldan…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD