9

789 Words
Yekta babası ile konuştuktan sonra evden gitmişti. Bende odaya kapanmıştım. Gece sessizdi ama içimde yankılananlar, gökyüzünden çok daha gürültülüydü. Ev kalabalıktı, insanlar birbirine tebessümler dağıtıyor, ince ince giyilmiş sahte maskelerin altında türlü roller oynuyorlardı. Ama ben sadece susuyordum. Sessizliğimle bağırıyor, bakışlarımla yardım istiyordum. Kimse duymuyordu. Kimse görmüyordu. Çünkü bakmıyorlardı. Çünkü görmek istemiyorlardı. Bir ara tuvalete gidiyorum bahanesiyle yukarı çıktım. Odama kapanmak, birkaç dakikalığına da olsa gözlerden uzak kalmak istedim. Kapıyı kapattığım an nefesimi tuttum. Aynadaki yansımamla göz göze geldim. Boynumda hâlâ nişan gecesinden kalma, zarif bir kolye vardı. Yüzümde incelikle yapılmış bir makyaj. Ama gözlerim… Gözlerim bu gecenin taşıdığı hiçbir neşeyi taşımıyordu. Bir şey koptu içimde. Yavaşça pencereden dışarı baktım. Gecenin sessizliğine karışmak istiyordum. Gökyüzü griydi, rüzgâr ağaçların dallarında usul usul esiyor, sanki bana “Gel” diyordu. Bedenimle değil, kalbimle çağrılmış gibiydim. Karar vermem uzun sürmedi. Montumu alıp arka kapıdan sessizce çıktım. Evdekilerin hiçbir şeyden haberi yoktu. Belki fark etseler bile umursamayacaklardı. “Sıkıldı biraz hava almaya çıktı,” der geçerlerdi. Zaten bu gece kimsenin dikkatini çekecek biri değildim. Her zamanki gibi görünmezdim. Asfaltın üzerinde yürümeye başladım. Topuklu ayakkabılarımı elimde taşıyordum. Ayaklarım çıplaktı. Üşüyordum. Ama bu his, içimdeki boşluktan daha az acıtıyordu. Yol boyunca sokak lambalarının altında gölgemle baş başa kaldım. Her adımda biraz daha uzaklaştım. Yekta’nın kontrolünden, evin kalabalığından, gözlerin içimi delip geçtiği o bakışlardan… Her şeyden. Sadece kendimle kalmak istedim. Ama kendimle kalmak da başka bir tür yalnızlıktı. Daha keskin, daha suskun bir yalnızlık. Bir banka oturdum. Şehrin kenar mahallerinden birindeydim artık. Issız, loş ışıklı, sessiz. Kafamı geriye yasladım, gözlerimi kapattım. Ve sonra o anı hatırladım. ⸻ FLASHBACK - 8 yıl önce “Yürüsene Erva!” diye bağırmıştı babam. Sokağın ortasında, insanların arasında, bir hiçmişim gibi. Bileğimdeki acıdan çok, etraftan gelen bakışlar yakmıştı içimi. “Baba… Ne olur… İnsanlar bakıyor…” demiştim utançla. “O insanlar seni ne yapsın be! Ne yüzün var utanacak?” diyerek bileğimi daha sıkı kavramıştı. Annem sessizce yürüyordu arkamızdan. Göz göze gelmemeye çalışıyordum onunla. Çünkü annem hep sustu. Annem hep görmedi. Annem hep kaçtı. O akşam eve gittiğimizde kapıyı hızla kapattı arkamızdan. Sonra odama çekti beni. Kapıyı kilitledi. Ve kolumu öyle bir itti ki yere düştüm. Canım yanmıştı ama asıl yanan kalbimdi. Çünkü artık emin olmuştum. Ben bu evde sadece “yük”tüm. “Okulda ne anlatmışsın sen ha? Müdür çağırdı beni, öğretmenlerin suratına nasıl bakacağım şimdi? Senin ne yüzle gideceğin varsa okula o ayrı mesele. Sen ne biliyorsun ki konuşacaksın ha?” demişti, sesi içime içime işleyerek. Konuşmamıştım oysa. Sadece defterime birkaç cümle yazmıştım. Öğretmen görmüş. Bir kâğıdın üzerine yazılmış üç satır: “Keşke abim hep yanımda olsa. Babam hep bağırıyor. Annem hep susuyor. Ben kimseye anlatamıyorum.” Üç satır. Bütün hayatımı özetleyen üç satır. Ve o satırlar, bana ceza olmuştu. Sonra, bir daha yazmadım zaten. Yazarsam acır, acırsam yakalanırım. Yakalanırsam… İşte o zaman gerçekten yok olurum. ⸻ Gözlerimi açtım. Birkaç damla yaş yanaklarımdan süzülüp boynuma kadar indi. Üşüdüğümü fark ettim. Sadece dışarıda değil… içimde de. O sırada biri yaklaştı bana doğru. Ayak sesleri usulca geldi. Korktum. Gecenin bir yarısı, ıssız bir sokakta tek başına bir kadın… Kalbim hızlıca atmaya başladı. Ama bir anda tanıdım. Aynı nişanda bir köşede tek başına oturan, kalabalığın uzağında duran adam… Gözlerinde sessiz ama keskin bir dikkat olan o adam. Güç. Aras. Üzerinde sade ama düzgün bir mont vardı.Saçlarını rüzgâr biraz dağılmıştı ama bu onu daha da insan yapmıştı. Gerçek biri gibi. Sahici biri gibi. Yaklaştı. Yüzünde yumuşak bir endişe vardı ama konuşmadı hemen. Yanıma oturdu. Birkaç saniye sessizce bekledi. “Üşüyorsun,” dedi sonra, sesi neredeyse fısıltı gibiydi. Sadece başımı salladım. Göz göze gelmemeye çalışıyordum. Çünkü eğer o gözlere bakarsam… Ağlayacaktım. Montunu çıkarıp omzuma bıraktı. “Beni tanımıyorsun ama… Ben seni biraz tanıyorum,” dedi, sesinde yargı yoktu. Sadece merak da değildi bu. Sanki bir şeyleri çok önce fark etmişti. “Sen… nişan gecesi tanıştığım kişisin değil mi?” dedim boğuk bir sesle. “Sayılır,” dedi gülümsedi hafifçe. “Ama bugün sadece bir insanım. Gecenin bir köşesinde, üşüyen bir kadının yanına oturan biri.” Yutkundum. “Sadece biraz yürümek istemiştim. Kaçmak. Ama nereye kaçtığımı da bilmiyorum,” dedim sonunda. Neden ona bu kadar dürüst oldum bende bilmiyordum. “Kaçmıyorsun. Arıyorsun. Sadece henüz ne aradığını bilmiyorsun,” dedi. Sustuğumda o da sustu. Sessizlik ilk kez bu kadar ağır gelmedi. Hatta bir an içimi ısıttı. Çünkü ilk kez biri beni susturmadan bekliyordu. Dakikalar geçti belki. Belki saatler. Zaman anlamını yitirmişti. Sonra o cümleyi söyledi: “İnsanlar seni görmediği için değil… Sen kendini göstermemeyi öğrendiğin için bu kadar görünmezsin.” Donakaldım. İçimden geçenleri bir yabancının bu kadar net söyleyebilmesi… Bu kadar gerçek bir yerden konuşması… Beni yerle bir etti. Bakamadım ona. Sadece dizlerime kapanıp ağladım. Sessizce. Çırpınmadan. Titreyerek. O hiçbir şey demedi. Sadece omzuma biraz daha yaklaştı. Ve bu kez, kelimeler olmadan anlaşıldı her şey.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD