Başımı eğip adımlarımı hızlandırdım. Bir an önce mekâna girip bir köşeye çekilmeliydim.
Sonra bir anda durdum. Kalbim sıkıştı nefes alamadım sanki.
“Sen bu değilsin benim kardeşim bu kadar güçsüz değil.”
Kafamın içinde abim sesi yankılandı. Abim. Benim her daim kanayan yaram abim. Kahraman abim. Uğruma feda olan abim.
Bir an dengemi sağlayamadım ve girişin yanındaki duvara tutundum.
“Abi”sesim fısıltıdan farksızdı.
Yapamadım içimden bile ona seslenemedim.
Gözlerimi kapattım.
Bir an için her şey sustu. Kalabalığın uğultusu, topuk sesleri, kahkahalar sanki hepsi bir anda geri çekildi.
Sadece içimde yankılanan o cümle kaldı:
“Sen bu değilsin. Benim kardeşim bu kadar güçsüz değil.”
Ama ben güçsüzüm, abi.
Yokluğunla her sabah daha da eksiliyorum.
Her gün biraz daha siliniyorum, senin bıraktığın yerde.
Bana yüklenen her görev, her cümle, her suskunluk…
Hepsi biraz daha parçalıyor içimi.
Ama ayakta duruyorum. Sırf kardeşim için Ela için abi.
Çünkü biri hayatta kalmalı. Ve sen gittin. Ben zaten yaşamıyorum. Ela yaşamalı o hayata tutunmalı. Buna mecburum kendimi kurtaramam ama onu kurtarmalıyım. Tıpkı senin gibi abi, senin yapmaya çalıştığın gibi uğruna feda olduğun gibi.
Elimi duvardan çektim. Nefes aldım. Az önce nefes alamıyordum ama şimdi..
Sanki bir şey çözüldü içimde.
Sanki o ses, her ne kadar acıtsa da, beni silkeledi.
Ayağa kalk, Erva.
Kimse seni kaldırmayacak.
Adımlarımı toparladım. Salonun içine girmeden önce bir kez daha çevreme baktım.
Her şey yabancıydı. Her şey olması gerektiği gibi ve hiçbir şey olması gerektiği gibi değildi. En başta da ben olmam gereken yerde değildim. Ben buranın yabancısıydım.
Tam salon kapısından geçerken, biriyle omuzlarımız çarpıştı.
Bu kez tutan yoktu.
Ben geriye sendeledim.
Ama o… dimdik durdu.
Kolumu hızla tutmasıyla dengemi sağlayabildim. Tutmasaydı ani çarpışma yüzünden kesin düşerdim. O kadar güçlüydü ki ben bir kamyonla çarpışmış gibi sarsılırken o benden etkilenmemişti bile.
Başımı kaldırdım.
Göz göze geldik.
Zaman durmadı ama kalbim bir anlığına duraksadı.
Gözleri tıpkı abim gibiydi. Yemyeşil. Güçlü, içinde sanki bütün ormanı taşıyan bir güç vardı.
Sessizdi. Ama her şeyi anlatıyordu.
Ve en çok da beni.
Ben konuşamadım.
O da bir şey demedi.
Ama bakışı… bakışı benim içimdeki o kırılmış Erva’ya değil, altındaki hâlâ savaşan kıza odaklandı sanki. Ya da ben öyle olsun istedim.
Sonra sadece başıyla minik bir özür diledi sanki.
Ve yürüyüp gitti.
Kalabalığın arasında kaybolmadı.
Ben onun gidişini izledim. Gözlerimi ondan ayıramadım.
Çünkü o gidişte ilk kez tanıdık bir şey vardı.
Güç.
Ama bana ait olmayan bir güç değildi.
Sanki hatırladığım ama unuttuğum bir parçaydı.
Bana dokunmadan, beni yerimden oynatan bir şeydi.