Salona adım attığım anda ışık gözlerimi aldı.
Altın rengi süslemeler, gösterişli çiçek aranjmanları, fazla cilalanmış masalar…
Her şey mükemmeldi. Fazla mükemmel.
Ama ben bu gösterinin ortasında yalnızca bir figürandım.
Yüzüme sahte bir gülümseme yapıştırdım.
Çünkü bu akşam “kusursuz” görünmem gerekiyordu.
Kalabalığın içinden bir silüet belirince tüm vücudum istemsizce gerildi.
Yekta.
Bakışları direkt üzerimedeydi. Her zamanki haliydi bu her daim beni takip ederdi bakışları kaçamazdım.
Yanıma yürüdü.
Adımlarındaki kararlılık, sesinden önce geliyordu sanki. İşkence bu saatten sonra başlıyordu.
“Geç kaldın,” dedi.
Sesi yumuşak ama içinde bastırılmış bir öfke taşıyordu. Biliyordum maalesef ki onu en iyi ben tanıyordum.
İnsanların içinde asla sesini yükseltmezdi.
Ama kelimelerinden çok bakışıyla cezalandırırdı beni.
“Zamanında çıktım,” dedim, başımı çevirmeden.
“Aradığında trafikteydim.”
Gülümsedi. Soğuk, yüzüne yakışmayan bir gülümsemeydi bu. Mutluluk ona hiçbir zaman yakışmazdı benim gözümde ona yakışan şey nefretti.
“Bu gece hepimizin geleceği için önemli, Erva. Küçük hesaplara zaman yok. Üstüne düşeni yapmanı istiyorum.”
Üstüne düşeni…
Onun dilinde bu, ‘sahip olmadığın hayatı bile şovla taşımak’ demekti.
Her an hazır. Her an güzel. Her an itaatkâr.
“Ben buradayım. Elbisemi giydim. Gülümsememi taktım. Başka?”
Sesim titremedi ama içinde ince bir keskinlik vardı.
O bir adım daha yaklaştı.
İnsanların bizi izlediğini fark edince tebessümünü genişletti.
Ama gözleri, beni paramparça etmek ister gibiydi.
“Ağzından çıkan her cümle, sana nasıl bir hayat düşmeyeceğini tekrar hatırlatıyor bana,” dedi sessizce.
“Ne kadar güzelsen, o kadar kırılgan. Ve ben kırıkları sevmem.”
O an içimden geçen tek şey vardı:
“Sen beni hiç sevmedin ki.”
Bunu söylemedim.
Çünkü bu savaş sözlerle değil, sabırla kazanılacaktı.
Daha fazla onunla muhatap olmak istemeyip uzaklaştım
Yekta da uzaklaşırken salona bakındım.
İnsanlar gülüyordu. Kadehler havadaydı.
Herkes olması gereken yerdeydi.
Ben hariç.
Bir an bakışlarım kalabalıkta dışardaki yabancıyı aradı. Adını bile bilmiyordum ama sanki tanıdık bir his vardı onda. Ya da bu tamamen benim kuruntumdu. Abimin sesini duyduktan hemen sonra benzer gözleri görmem beni bu hislere sürüklüyordu.
Ama ortada yoktu.
Sanki her şey biraz önce yaşanmamış gibiydi.
Sanki sadece ben hissetmiştim.
Tam o anda biri koluma dokundu.
Yekta. Bu kadardı benden uzak kalması. Bir nefeslik anca.
“Birazdan sahneye çıkıp nişan yüzüğünü takacaklar. Sen de aile kısmında olacaksın. Yanıma geç.”
Sanki istemsizce ayağım geri gitti.
“Yekta..ben misafirim, ailen değilim.” dedim sertçe.
“Ama bu maske sana çok yakışıyor, Erva. Ne olduğunu sen bile unutmuşsun. Unuttun mu çok kısa süre sonra bu gerçeğe dönecek ilk nişanlım hemen sonrasında da eşim olacaksın Erva.”
Yutkundum.
İçimde öfke birikti ama dışarı çıkmadı.
Bu kalabalık içinde onu patlatmak ona değil, bana zarar verirdi.
Yine sustum. Yıllardır sustuğum gibi kaçmak istediğim gerçeğe karşı yine sustum.
Ama içimden yükselen sesi susturamadım.
“Senin oyununun parçası olmayacağım. Ben senin asla eşin olmayacağım.
Tek temennim içimden kendime verdiğim sözü tutabilmekti. Allahım lütfen bu sözümü bari tutabileyim lütfen yalvarıyorum.
Yekta sessiz kalışımı umursamadan kolunu uzattı bana girmem için. Sessizce ona uydum. Mecbursun Erva unutma diye hatırlattım kendime.
Sahneye çıkarken her adımda topuklarım ayaklarıma değil, ruhuma batıyordu.
Yekta her adımında benden önde yürüyordu, arkasından sürüklenen sanki ben değildim aslında,bir yük gibi taşınan bendim.
İnsanlar alkışlıyordu.
Çiçekler, müzik, fotoğraf makinelerinin ardı ardına çakan flaşları…
Her şey olması gerektiği gibiydi.
Sadece içimdeki boşluk fazla büyüktü.
Yüzümde sahte bir tebessüm vardı.
Dudaklarım yukarı kıvrılıyordu ama gözlerimde hiçbir şey yoktu. Her zamanki gibi ruhsuzdu.
Ayna olsaydı önümde, ben bile kendimi tanımazdım. Sen bu değilsin derdim yıllar önceki halimle ama artık tam olarak buydum.
Annemle göz göze geldim.
Yüzünde belli belirsiz bir memnuniyet.
Sanki yıllardır sessizce beklediği itaatin ödülünü alıyordu.
Babam uzaktan izliyordu, bir heykel kadar donuk.
Benim burada olmam, onun için sadece “sorunsuz ödüle geçiş”ti.
Duygu değil.
Onay değil.
Sadece geçiş.
Yekta kolumu kolundan çıkartıp elini uzattı.
Bütün dikkat üzerimizdeydi.
Elini tuttum.
Elim soğuktu ama onunkinden daha sıcaktı.
Çünkü onun teni bile beni itiyordu. Ben soğuktan nefret ederdim kaçtığım ama her defasında mecbur kalıp döndüğüm kişi buz gibiydi.
“Bugün burada ailemizin iki güzel evladını birlikte görmekten mutluluk duyuyoruz,” dedi biri mikrofondan.
Ses yankılandı.
Sahte gülüşler yükseldi.
Ben donmuştum.
Birden içimde Elanın yüzü canlandı.
Küçücük bedeni, terapide gösterilen kartlara bile cevap veremezken bana verdiği o kısa bakış…
Sessizliğinde öyle çok cümle vardı ki.
“Benim için oradasın abla, sakın bırakma.”
İçimde bir şey kırıldı.
Ama kimse duymadı.
Kimse görmedi.
Bütün duygularımı bir kenara bırakıp umursamazlık maskemi taktım. O an fark ettim sahnedeki çifti. Bu onların gecesiydi.
Yasmin ve Doruk’un.
Yektanın biricik kız kardeşi.
Ailenin parlayan yıldızı.
Bense sadece bir gölge.
Benim aksime Yektanın kız kardeşi değerliydi. Yekta kadar olmasa da değerliydi.
Ailesi ona yalan değil gerçek gülümsemeyle bakıyordu.
İstemsiz sahneye yaklaştıkça onları inceledim. Yasmin pudra pembesi taşlı çok gösterişli abiye giymişti bu nişan benim diye bağrıyordu her şeyiyle. Yasmin göz kamaştırıyordu.
Elbisesi, gülüşü, etrafındaki ilgi.Yüzüne bakınca mutluluk görüyordum.Gerçek bir mutluluk.
Benim yüzümde ise sadece donuk bir ifade.Annesi Nehir hanım asil olmayı seçerek siyah bir elbise giymişti. Babası tıpkı Yekta gibi simsiyah takım giymişti.
Siyah sevmezdim beni hep hüzüne boğar nefesimi keserdi. Tabi bu kimsenin umurunda değildi.
Yasminin yanında güler yüzlü bir adam vardı. Doruk. Onu sadece bir kaç kere görmüştüm Yekta hiçbir zaman konuşmamamıza müsaade etmemişti. O yüzden nasıl biri hiç öğrenmedim, merakta etmedim. Ama o iyi biriydi bunu kim görse anlardı yüzündeki tebessüm gerçekti ve Yasmini çok seviyordu. Yanındaki ailesi de onun gibi güler yüzlü insanlardı onun adına çok sevindim.
Bizde sahneye Yektanın ailesinin yanına geçince adam tekrar konuştu.
Bu güzel günde bizi yalnız bırakmayıp geldiğiniz için teşekkür ederiz. Daha fazla gençleri bekletmeyelim sizlerde eğlencenize dönün isterim. Yüzükleri takalım artık.” dedi Doruğun babası.
“ Takalım tabi “ diye onayladı Mehmet bey Yektanın babası.
“Mehmet bey kız babası olarak bu yüzüğü siz takın Mehmet Bey. Bu gurur sizin olsun.”dedi adam
Mehmet bey bu cümleye gururlandı. Yekta tam babası gibi bir adamdı. Her daim gözler üstünde olsun isterlerdi, övülsünler isterlerdi.
“Yüzüğü oğlum taksın,” dedi.
“Yekta bu ailenin direği. Bu onun hakkı.”dedi Yektaya dönerek.
Yekta itiraz etmeden babasını onayladı.
Yüzük uzatıldı.
Yekta aldı.
Yekta, Yasmin’in ve Doruk’un ellerine yüzükleri takarken,
ben orada bir heykel gibiydim.
Yanlarında duruyor, sahte bir gülümsemeyle poz veriyordum.
Ama içimde fırtına kopuyordu.
O yüzük benim parmağımda değildi, ama zinciri boynuma çoktan takılmıştı.
Kafamın içinde yankılanan tek şey:
“Sıra sende. Çok yakında.”