4

1247 Words
Yekta, Yasmin’in ve Doruk’un ellerine yüzükleri takarken, ben hâlâ oradaydım. Bir cam vazo gibi her an kırılmaya hazır ama hâlâ şeffaf. Hala sağlam. Yanlarında duruyor, sahte bir gülümsemeyle poz veriyordum. Ama içimde fırtına kopuyordu. O yüzük benim parmağımda değildi, ama zinciri ruhuma takılmıştı. Kafamın içinde yankılanan tek şey: “Sıra sende. Çok yakında.” Ve herkes bu sahneyi özenle izliyordu.Kadehler zarif parmaklarda tutuluyor,sohbetler alçak bir tonda fısıldanıyor,kamera flaşları parıltılı bir gecenin simgesi gibi çakıyordu. Ama ben… Sadece gözlerimi yere indirdim. Sen burada sadece bir figüransın bir oyuncudan farkın yok rolünü güzel oyna ve bu gece hemen birsin dedim kendi içimde. Hemen bitsin. Yekta bana döndü. O tanıdık, tok sesiyle Yasmin’in kulağına bir şey fısıldadı,ardından hafifçe elini cebine attı ve bana uzattı. Bir mendil. Beyaz, dantel kenarlı. Aile armasını taşıyan bir parça. “Parlaman gerek,” dedi fısıltıyla, sadece benim duyabileceğim kadar. Bir tehdit gibi değildi. Ama bu sessizlikte her kelime tokat gibiydi. Yüzümü çevirdim. Sahte tebessümüm hâlâ dudaklarımdaydı. Elimle boynumdaki kolyeyi sıktım. Kolyeden güç alarak Yektanın uzattığı mendili aldım. Buradaki herkese aileden olduğumu göstermek içindi bu mendil. Üstündeki aile armasını görmemek için kör olmak lazımdı. Gold iple işlenmiş ateş simgesi tıpkı soyadları gibi. Ateş. Sonra biri koluma nazikçe dokundu. Yasmin’in annesi. “Canım, halay falan olmayacak sakın mendili yanlış anlama.Sahnede bir vals düşünüyoruz. Sen de eşlik edeceksin, olur mu?” Nazik, yumuşak ama emir verir gibi. Bu ailede her şey şefkatle maskelenmiş bir disiplinle yürüyordu. “Tabii,” dedim. Sanki istemişim gibi. Sanki o sahne benimmiş gibi. Ama midem bulanıyordu. Elimi sıktım. Gözüm, sahnenin diğer ucunda duran aynaya kaydı. Üstünde yasmin ve Doruk’un adı yazıyordu ama ben orada sadece kendimi gördüm. O kadar yabancı, o kadar yalnızdım ki. ⸻ Viyolonselin ince bir melodisi çalmaya başladığında, salonda bir kıpırtı oldu. Hizmetliler sessizce geri çekildi, kadehler yavaşça masalara bırakıldı. Işık biraz kısıldı; sanki sahne diğer çiftler için değil de artık sadece ikimiz içindi. Yekta yanıma yaklaşırken, omzumu nazikçe tuttu. Bir yabancı gibi dokundu bana. Zarif, ölçülü ve soğuk. Beni değil, temsil ettiğim şeyi tuttu sanki. “Hazır mısın?” diye sordu. Gözleri gülmüyordu. Ama dudaklarının kıvrımı, izleyenler için yeterince nazikti. Bu bir gösteriydi. Her şey gibi. Her zaman olduğu gibi. “Elbette,” dedim. Ayaklarım buz kesti ama yüzüm hâlâ oyunun parçasıydı. Salonun ortasına ilerlerken koca avizenin altında durduk. Herkes sessizleşti. Müzik biraz daha yükseldi. Yekta belime kolunu doladı, parmakları tenime değmeyecek kadar mesafeli ama tehdit kadar yakın. “Güzel gülümse, Erva,” dedi dudaklarını kıpırdatmadan. “Yoksa yüzünde asıl duyguların görünür.” O an bir anlık irkildim. Ama kendimi çabucak toparladım. Bu bir savaş değil, diplomatik bir selamlaşmaydı benim için . Ve ben geri adım atmayacaktım. “Ben zaten güzelim Yekta,” dedim, aynı onunki gibi kıpırtısız bir gülümsemeyle. “Gülümsemem olmasa da olur.” Ayağımızın altındaki mermer zemin yankılıydı. Herkes izliyordu. Ama kimse duymuyordu. Adımlarımız senkronizeydi. Birbirine hiç benzemeyen iki dünyanın zorla uydurulmuş ritmi gibi. Benim her dönüşümde belime yaklaşan eli, beni yönetmeye değil, sahiplenmeye çalışıyordu. Her dokunuşu bir işaret gibiydi: Sen bana aitsin. Ama ben, başım dik, omuzlarım kare, gözlerim aynaya odaklı ilerliyordum. Kendimi yeniden hatırlamak için. “O aynaya bakıp ne görüyorsun?” diye sordu Yekta, kulağıma eğilerek. “Yarını mı? Yoksa hâlâ geçmişini mi?” Gözlerimi kapattım bir an. Kendi içimden geçtim. Küçük bir kız çocuğunun abisine sarılışını… Ve o çocuğun şu an karşısındaki adamla neden dans ettiğini hatırladım. “Gördüğüm tek şey şu Yekta,” dedim fısıltıyla. “Bana ait olmayan bir hayatta, bana dayatılmış bir rol. Ama unutma, rol yapmakta da iyiyimdir. Ve bunu en iyi sen bilirsin.” Dans sona erdiğinde, alkışlar yükseldi. Ama o alkışlar benim tenimde çatlayan sessizliğe çarpıp düştü. Eğilmeden, gülümsemeden uzaklaştım. Yekta’nın parmakları hâlâ kolumun sıcaklığındaydı. O gece, bir dansla aslında ne kadar çok şey anlatılmıştı. Ama hiçbir kelime söylenmemişti. Tam geri çekilecekken, kalabalığın içinden bir ses duyuldu. “Ne kadar da… yakıştınız.” Yasmin’in kuzeni – o baştan beri ölçer gibi bakan, adımı bile zar zor söyleyen kadın ve benden ölesiye nefret eden– yaklaşmıştı. Sözleri iltifat gibiydi ama içinde bariz bir ima vardı. Asla yakılmıyorsunuz. Sanki bu birliktelik, bir vitrin süsüydü. Sanki Erva, onun gözünde hâlâ “zorla uydurulmuş” bir parçaydı. Bilse aslında böyle değil ben bu değil acaba hakkımda hâlâ böyle düşünür müydü? Yerimde olmayı bu kadar ister miydi gerçek Yektayı tanısa? Yekta gülümsedi. “Teşekkür ederiz. Erva zarafetini her zaman taşır.” Bir anda üzerime binlerce göz çevrilmiş gibiydi. Kıskanılan değil, incelenen bir şeydim. İçimdeki gerginlik, boğazıma kadar tırmandı. Ama yine de başımı eğip gülümsedim. Çünkü itiraz etmek, bu sofrada zayıflık demekti. Ve ben zayıf olamazdım. Tam o an, Doruk yanımıza geldi. Kulağıma eğildi. “İyi misin?” diye fısıldadı. Kısacık bir cümle. Ama içinde anlayış vardı. Koruma vardı. Ben ne kadar saklasam da bir şeylerin farkındaydı. Bundan hep kaçtım hep Gizledim ama bir şekilde anladı. Gözlerim doldu. Ama gözyaşı düşmedi. Sadece başımı usulca salladım. Yekta’nın eli hâlâ sırtımdaydı. Doruk’un gözleri, Yekta’nın parmaklarına kaydı. Yavaşça omzumdan elini çekti Yekta. Ama bir şey söylemedi. Sadece bir bakış. Sadece sessiz bir gerginlik. Sadece içimde kopan çığlıkları bastırmaya çalışan bir ben. * Daha fazla ortamda nefes alamadığımı fark ettim. Salondan usulca sıyrıldım. Ne Yasmin’in övgü dolu kahkahaları, ne Yekta’nın göz hapsi… Hiçbiri çekemedi artık beni. Boğuluyordum sanki bu şovun içinde. Ayakkabılarımın topuk sesi, mermer zeminde yankılanıyordu. Sanki her adımımda içimdeki çığlıklar daha da yükseliyordu. Salonun dışındaki koridordan geçip, bahçeye bakan yan balkona açıldım. İçeriyle dışarının arasında bir sınır gibiydi o balkon. Gökyüzü sakindi. İçim gibi olmayan tek şey oydu. Her şeyin, benim aksime gökyüzü huzur doluydu. Parmaklıkların kenarına yaslandım. Ellerim titriyordu ama bunu ancak ben biliyordum. Kendimden bile saklamaya çalıştığım bir şeydi bu zayıflık. “Bazen bu tarz yerlerde bende boğuluyorum.” Arkamdan gelen sesle irkildim. Hemen döndüm. Kapıda çarpıştım kişiydi. Ben şokla donmuş ne yapacağımı bilmezken o yanıma yaklaştı. Ceketinin cebinden sigara paketini çıkarıyordu ama yakmadan önce duraksadı. “Rahatsız etmeyeyim istersen,” dedi. Sesi ne sertti ne yumuşak. Sadece gerçekti. Başımı yavaşça iki yana salladım. “Sorun değil .” İyice yanıma geldi.Aramızda çok mesafe yoktu kolumu ufacık kaldırsam ona çarpardım kesin bu yüzden hareketsiz durdum. Bir süre hiçbir şey söylemedik. İkimiz de gecenin içinde, kendi sessizliğimizi dinliyorduk. Sonra o konuştu. “Buradaki herkes rolünü biliyor. Kimin gülümsemesi ne zaman düşecek, hangi kahkaha ne zaman gereksizleşecek…Her şey bir film sahnesi gibi değil mi sence de?.” Gözlerim doldu, ama ona çevirmedim. Gökyüzüne baktım. “ Öyle ve Ben bazen sahnenin parçası mıyım, yoksa sadece arka planda mıyım… bilmiyorum.” dedim. İçimden bütün her şey haykırmak geçti ama yapamazdım. usulca başını eğdi. “Sen merkezdesin. Belli.Ama senin yerin orası değilmiş gibi geldi bana.” O an sustum. İçimden geçen tek şey,biri nihayet beni görmüştü. Ama görmemeliydi o fark ettiyse herkes fark etmiş olabilirdi. Ve bu benim cehennemde daha da yanmama sebep olurdu. İçim o kadar büyük bir korku kapladı ki ama ben birinin beni fark etmesiyle o korkuyu bir anlık kenara bıraktım. İlk kez kafamı döndürüp ona baktım. Gerçekten beni görmüş müydü? Yoksa o da bu gece oynanan oyunun oyunculardan biri miydi? Onu daha önce hiç görmemiştim. Kimdir kimlerdendir adı nedir onu bile bilmiyordum. Onu inceleme isteği kapladı bir anda içimi iri elleriyle sigarayı ağzına götürüşü sanki bu işin ustası oydu. Gece kadar siyah saçları özenle yapılmıştı. İçerdeki karanlığın aksine beyaz gömleği ile sanki içimi rahatlatıyordu.Özenliydi. Esmer tenine yakılır derecede özenli ve yakışıklıydı. Bir an onu ne kadar dikkatli incelediğimi fark edemedim gözlerimi gözlerine çıkarmamla yemyeşil gözlerini görmem beni kendime getirdi. Ne kadar gözgöze kaldık bilmiyorum ama biz andan koparan bir ses oldu. Ecelimin sesi. “Erva?” Yekta’nın sesi, gecenin sakinliğini bıçak gibi kesti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD