Umay
Hapishanenin dar koridorlarında benden çekindiği her halinden belli olan gardiyanın eşliğinde yürüyordum. Nihayet tekrar özgür olacağım gün gelmişti. Elimde, bir zamanlar bir kraliçeye yakışır şekilde giyinme odaları olan koskoca Keçigin ailesinin hanımefendisine bir hakaret gibi olan ufak bir valiz vardı. Bir sürü insanla aynı koğuşta yatıp kalkınca pek grand tuvalet gezemiyordunuz haliyle ve aynı şeyleri giyseniz de sorun değildi. O yüzden ucuz da olsa rahat kıyafetleri tercih etmiştim.
Bir zamanlar özel tasarım kıyafetleri zarafetle taşıyan bedenimde şimdi kırmızı beyaz çiçekli siyah bir şalvar ve üstümde kenarları yıpranmış yeşil bir bluz vardı. Kareli gri çoraplarım beyaz plastik bir terliğin içindeydi. Siyah saçlarım dağınık, soluk beyaz tenim daha da solgundu. Bedenim içeri girdiğim zamandan çok daha inceydi. Aileme özgü en belirgin özelliklerimden, insanların ürkütücü bulacağı kadar açık bir tonda olan gri gözlerim yorgun bakıyordu. Uzun bir süredir aynalara küs olsam da bunu biliyordum. Hapishanenin kalın demir kapısı beni dışarıda bırakacak şekilde arkamdan kapandığında rahat bir nefes aldım. Serin havayı içime çektim. Aylardan Eylül'dü.
Etrafıma baktım. Ne kardeşlerimden ne adamlarımdan gelen olmamıştı henüz. Burnumu kırıştıracak kadar sert ve öfkeli bir nefes çektim içime. Artık ciddiye alınmıyor muydum? Bu gidişle elimi kanlarına buladığım tek akrabalarım anne ve babam olmayacaktı.
Onları aramadım. Etrafımdakilerden biri bir hata yapınca genelde uyarmaz, sonuna kadar gitmesini beklerdim. Böylece çekeceği cezaya itirazsız boyun eğerdi. Hem çok geçmeden gelirlerse bu günlük cömert davranıp affedebilirdim de...
Ne kadar bekledim bilmiyorum. Ağzımda bir dal sigarayla yere çömelmiş bir halde telefonumda ki eski fotoğraflara bakarken dalmışım. Bir korna sesiyle kafamı telefondan kaldırıp etrafıma baktım.
Karşımdaki kişi benden iki yaş küçük olan kardeşim Bengü'ydü. Ben hapse girince ailenin başına o geçmişti.
Ailemizde gülmeyi bilen biri varsa bu kesinlikle Bengü'ydü. Birlikte göğüs gerdiğimiz her şeye rağmen hala acınası bir şekilde optimistti. Normalde, Keçigin siyahı olan saçlarını açık kestaneye boyar, açık gri gözlerine kahverengi lensler takardı. Ve onu her zaman rahat kıyafetlerle görürdünüz. Ama bugün karşımdaki kadın; benim hapse girmeden önceki halim gibiydi. Üzerinde siyah bir yelek-pantolon takımı vardı. Saçları siyah, gözleri lenssizdi. Sanki kardeşimi değil birkaç sene önceki halimi görüyor gibiydim.
Buna kızdım. O özgür ruhlu biriydi. Elleri en az benim kadar kanlı olmasına rağmen yüreği güzeldi. Bir Keçigin ne kadar güzel yürekli olabilirse tabi... Benim yerimi doldurmaya çalışırken bana dönüşmesini istemezdim. Onu en kısa zamanda azarlayacaktım. Şimdi sevinçle bana sarılan kardeşimin sevgisinin tadını çıkarmalıydım. Biraz sarıldıktan sonra elimi ona uzattım. Ne istediğimi anlayıp anahtarı bana verdi. Şoför koltuğuna geçtim. Kız kardeşim valizimi arka koltuğa koyup yanıma oturdu.
Arabayı çalıştırırken ve hızla yola çıkarken Bengü'nün neşeyle anlattığı şeyleri dinliyordum. Onu özlemiştim. O benim ben olmayan diğer yarım gibiydi. Biz ikimiz; yarısı yeşil yarısı kırmızı tek bir elmaydık. Ailenin en büyük iki çocuğu olarak birlikte eğitildik. Birlikte savaştık. Birlikte büyüdük.
Soğuk bir ocak ayı gecesi Keçigin ailesinin yayla konağına baskın yaptığımızda ve anne babamızı öldürdüğümüzde de birlikteydik. O annemizi, ben babamızı öldürdüm. Tabi -meğer gizli görevde olan- eski kocamın beni içeri tıktığı davada onun adının geçmesine müsaade etmedim. Küçük kardeşlerimize ve çocuklarıma gerçek bir yetişkin lazımdı.
Beş kardeşim, üç çocuğum var. İlk kocam merhum Yücel'den olan 9 yaşında tek yumurta ikizi oğullarım Alaz ve Mergen; hayatımı altı yıldır dört duvar içinde geçirmeme sebep olan ikinci kocam Mahir'den ise beş yaşında Belen adlı ufak bir kızım var.
Mahir'in Belen'den haberi yoktu. Onu hapishanede sekizinci ayımdayken doğurmuş ve bir kez olsun emzirmeden kız kardeşime teslim edilmesini sağlamıştım. Hamileliğim ve doğumumu Mahir'in öğrenmemesi ve kayıtlardan sildirmek için bol bol rüşvet dağıtmıştım. Sandığım kadar zor olmamıştı gerçi. Mahir beni içeri tıktıktan sonra ne yapıp ettiğimi merak etmemişti. Yanına yerleştirilmesini istediğim Fadik adlı kız başta olmak üzere bütün adamlarım bunu söylüyordu. Daha çok adımın geçtiği davayla ilgileniyordu. Beni tutuklatmasının bütün ailemin kirli sırlarını önüne sereceğini düşünen bir aptaldı o.
Keçiginler yüzyıllardır düşmanlara sahipti. Yüzyıllardır ensemize dayanmış bir bıçakla yaşıyorduk. Mahir ilk düşmanımız değildi, son da olmayacaktı. Kaynağını bizden başka kimsenin bilmediği muazzam bir servetimiz vardı. Bu da pisliğe uçan sinekler gibi bir sürü düşman çekiyordu. Ne paşalar ne beylerle uğraşmıştık zamanında. Bir ara bizzat sultanlardan biriyle de burun buruna gelmiştik.
Gerçi eski kocacığımın hakkını yemeyeyim. Onun derdi para değildi. Dünyayı cennetten bir köşe yapabileceğini sanan bir hukuk ve görev adamıydı o. En azından sonradan öğrendiğim buydu. Televizyonda izlediğim haberler doğruysa benim içeride olduğum altı senede bunu pek becerememiş gibiydi gerçi. Hah!
''Bizimkiler nasıl?'' diye sordum. Beni parmaklıklar ardında görmesine izin verdiğim tek kişi Bengü'ydü. Hapse girdiğimde en küçük kardeşim Aşina on iki yaşındaydı. Oğullarım da üç yaşındaydı. Daha yeni tam cümleler kurmaya başlamışlardı. Şimdi hepsi kocaman olmuş olmalıydı.
''Gayet iyiler. Daha önce anlattığım gibi altı yılda çok bir aksiyonumuz olmadı. Sadece şu Züzü meselesi işte.'' dedi Bengü.
Somurttum. Züzü bir ünlüydü. Eski kocam Mahir'le bir ilişkisi olduğunu duyup hapisteyken adamlarıma verdiğim emirlerle biraz canına okumuştum. Ama sonunda o da benim adamlarımın canına okumuştu.
Gerçi Mahir'le ilişkisi yoktu ve sonradan öğrendiğim üzere uzaktan bir akrabamdı. Zaten bizi tökezletecek kadar yüreği olan biri ancak bizim kanımızı taşıyan biri olabilirdi. O yüzden çok şaşırtıcı değildi.
''Peki Mahir?'' diye sordum.
''Açığa alınmış. Boş zamanını şu haber spikeriyle gününü gün ederek geçiriyor.'' dedi Bengü.
Dişlerimi sıktım. Direksiyonu parmak eklemlerim bembeyaz olana kadar sıktım. Hepsinin zamanı gelecekti elbet.
Orman yolundan saptım ve boş bir araziye geldim. Helikopterimiz az ilerideydi. Bengü'yle bindik ve evimize, Trabzon'a doğru yola çıktık.
----------------
Trabzon hem değişmiş, hem değişmemişti. Altı yıl, köklü bir değişiklik geçireceği kadar uzun değildi ama yine de çehresi biraz estetik görmüştü. Evimiz, ortasından dere geçen büyük bir vadideydi. Bu vadinin bir tarafında ortak dede ve nenelerimizin olduğu Fak sülalesi, bir tarafında biz yani Keçigin sülalesi vardı. Züzü denen ünlü parçası; anne tarafından bir Fak'tı.
Küçükken onların tarafına bakar ve hayret ederdim. Bizim gibi koruma dolu değildi bahçeleri. Sürekli şık giyimli önemli misafirleri olurdu. Hiç silah sesi gelmezdi o taraftan. Bizim tarafla hiç alakaları yoktu yani.
Helikopterden indikten sonra kendi arabamı getirmişlerdi. On arabalık bir konvoyla evime gidiyordum. Dere üzerindeki köprüyü geçtim. Bizim eve giden orman içine yapılmış asfalt yolu takip ettim. Pencereyi açmıştım. Yeşil çamların kokusu ciğerlerime adeta bir ziyafetti. Ne kadar özlemişim!
Arabayı bahçe girişindeki korumalardan birine vererek içeri girdim. Bengü hemen arkamdaydı. Tanımakta zorlandığım ailem - ya da ailem olması gereken insanlar- bahçede toplanmış beni bekliyorlardı. Üç kardeşim ve üç çocuğum... Bir dakika! Üç mü?
Kardeşlerimi, kendimi ve Bengü'yü saydığım zaman altı olması lazımdı ama şu an bahçede çocuklar hariç toplam beş kişiydik. Kimin eksik olduğunu bulana kadar tekrar tekrar saydım. Eskiden gelen tanıdık bir panik hissi içimi doldurdu. Yolun ortasında zınk diye durdum.
''Biri eksik.'' dedim.
Bengü çok garip bir şey söylemişim gibi tuhaf bir şekilde bana baktı.
''Efendim?'' dedi.
''Biri eksik. Bizim kıvırbaş nerede?'' diye sordum.
Bengü ailemize baktı.
''Kayra? Onu arkadaşlarını dolandırdı diye Sibirya'ya yolladın ya eskimolarla birlikte fok balığı derisi yüzsün diye, taaa yedi yıl önce?'' dedi.
Elimi içim rahatlamış bir şekilde saçlarımdan geçirdim. Kayra, yaş olarak Bengü'den sonra gelen kız kardeşimdi. Başımın belasıydı. Para için yapmayacağı şey yoktu. İnsanları dolandırmak konusunda ustaydı. Sürekli başını derde sokmasından bıkmıştım. En son kurduğu bahis sitesiyle arkadaşlarını bir tefeci gibi borca soktuğunu öğrendiğimde ceza olarak Rusya'nın kuzeyine yani Sibirya'ya yollamıştım.
''Çağır gelsin. Yedi yılda aklı başına gelmiştir herhalde.'' dedim.
Bengü'nün yüzü ışıldadı. Kardeşlerine hiç kıyamazdı o. Ama beni çiğneyemezdi de...
''Hemen çağırıyorum.'' dedi ve telefonunu çıkardı. O heyecanla telefonun açılmasını beklerken ben yarı yabancı aileme doğru yürüdüm. Yüzümde gülümseme olmadığını biliyordum. Onlarda da yoktu. Ama bu bizim için doğaldı.
Dördüncü kardeşim Erlik ve beşinci kardeşim Ülgen yakışıklı birer genç adam olmuşlardı. En küçüğümüz Aşina ise benim boyumda meleksi bir kız...
9 yıl önce bir ikizi vardı; Burçin. İkisi masum diyebileceğim tek keçilerdi. Annemiz hamileyken düşmanlarımızdan biri tarafından gördüğü şiddet; ikiz kızların zihinsel engelli olarak doğmasına sebep olmuştu. Aşina'nın durumu çok daha iyiydi çünkü o sadece pek zeki biri sayılmazdı ama Burçin bakıma muhtaçtı. Kendi başına yemek bile yiyemezdi. Konuşması anlamsız kelimelerden ibaretti.
Kısacası ailemiz için utancın resmi gibiydiler. Daha da kötüsü zayıftılar. Ama en büyük günahları bizim de zayıflığımız olmalarıydı.
Bu yüzden anne ve babamız tarafından hor görülüyorlardı. Onları ben ve Bengü büyütmüştük. Ta ki babam utanca dayanamayıp kurbanlık bir koyun gibi boğazını kestiği Burçin'den kurtulana kadar...
Dün gibi hatırlıyorum. Bir baskından yeni dönmüştüm. Bacağımdaki bıçak yarasını dikmeye çalışıyordum. O zaman ilk kocam öleli fazla olmamıştı. İkiz oğullarım doğalı da fazla olmamıştı. Bengü her zamanki neşesiyle bir şeyler anlatıyordu Burçin'in yemeğini kendi elleriyle hazırlarken. Aşina'nın çığlığıyla ayağa fırladım. Bengü'yle bakıştık ve dışarı koştuk. Babam bıçağını korumalardan birinin uzattığı mendile silmekle meşguldü. Erlik çığlık atan Aşina'yı korumak ister gibi arkasına çekmişti. Daha dokuz yaşındaki Burçin koyu kanıyla lekelenmiş beyaz elbisesiyle şu taş avlunun ortasında yatıyordu. Gri gözleri açıktı. O gözler benim ciğerime işlendi. Ruhuma kazındı. Acıyı yüreğime bir dantel gibi işledim.
Bengü yavaşça cansız bir halde yatan kardeşimize yürüdü. Açık gözlerini kendi elleriyle kapattı. Korumalardan birinden bir örtü getirmesini istedi. On bir yaşındaki Ülgen, olayları soğukkanlı bir şekilde izleyen annemizin beline sarılmış ağlıyordu. Babam ona tiksintiyle baktı.
''Sen bir Keçiginsin. Boş şeyler için ağlama.'' diye kızdı. Sonra ona yakışır bir evlat olarak gözlerini bile kırpmamış olan bana döndü ve midemi bulandıran bir gururla baktı.
''Merasime gerek yok. Mezarlıkta yeri hazır. Güzelce sarıp gömün.'' diye emretti. Ve içeri gitti.
O ve annem gidince Bengü, Kayra ve Erlik ağlamak için kendilerine ancak izin verebildiler. Ben ise yumruklarımı sıkmıştım. Güçsüz görünemezdim. Ağlamanın zamanı değildi. Sıranın Aşina'ya da geleceğini biliyordum. Burçin kadar göze batmadığı için şimdilik yırtmıştı. Sonra belki tek suçu iyi huylu bir çocuk olmak olan Ülgen'e de sıra gelecekti. Zayıf olan elenirdi. Bu doğada doğal seçilimle oluşan bir süreçti ama bizim ailemizde babam bizzat aksiyon almayı tercih ediyordu.
Anne ve babam kuzendi. İkisi de ailenin çıkarları için her şeyi yaparlardı. Çocukları zayıfsa boş yere sevgi harcamanın bir lüzumu yoktu. Biz onların gözünde etinden sütünden istedikleri gibi yararlanabilecekleri birer çiftlik hayvanıydık.
Yine de ben; babamın, Bengü; annemin favorisiydi. Biz onların, ailenin geleceği için hazırladıkları güvenceleriydik. İkiz oğullarım benim soyadımı alabilsin diye ilk kocamı da babamın öldürtmüş olabileceğinden şüpheleniyordum.
Kardeşlerim için, çocuklarım için, kendim için evimdeki yırtıcı hayvandan kurtulmalıydım!
Şimdiye geri döndüm. Erlik ve Ülgen'e sarıldım. Aşina'yı saçlarından öptüm. Şimdi on sekiz yaşında olan Aşina bana çocuksu bir masumiyetle baktı ve başını göğsüme gömdü.
''Abla... Geldin...'' dedi yumuşak bir sesle.
''Geldim kızım.'' dedim. Sesim ne yumuşak ne nazikti. Ama o benim yüreğimi biliyordu.
Ondan ayrıldıktan sonra oğullarıma döndüm. Beni hatırladıklarından bile şüpheliydim. Ben hapse girdiğimde daha üç yaşındaydılar. Yüzleri birbirlerinin aynısıydı ama tarzları farklıydı. Alaz, dayıları gibi siyah giyinmişti. Açık gri gözlerine sürme çekmişti. Saçları Erlik dayısınınkiler gibi uzundu. Mergen ise Bengü teyzesinin giyeceği türden rahat kıyafetler giymişti. Paçaları büzgülü gri bir eşofmanı ve beyaz tişörtü vardı. Saçları asker tıraşı yapılmıştı. İkisinin de çatık kaşları bana babamı hatırlatmıştı.
Göz göze gelmek için çömeldim.
''Beni hatırlıyor musunuz?'' diye sordum.
''Biraz.'' dedi Alaz.
''Annenize sarılmayacak mısınız?'' dedim.
Birbirlerine baktılar. Sonra aynı anda bana doğru adım atıp iki taraftan boynuma sarıldılar. Kokularını içime çektim. Uzun bir süre onlara sarıldığımı sanıyorum ama ayrılmak yine de zordu. Kendimi zar zor geri çektim. İkisini de yanaklarından öptüm. Sonra... Bizi merakla izleyen en küçüğüme döndüm.
Beş yaşındaki Belen, Kayra teyzesi gibi kıvırcık saçlıydı. Saçlarını iki yandan keçi kulağı yapmıştı. Bahçedeki en renkli kişiydi. Başında hasır bir şapka, ayağında kırmızı botları vardı. Yeşil dize kadar eteği, beyaz külotlu çorabı ve çizgili tişörtüyle tam bir moda ikonuydu.
Beni tanımıyordu. Ama ben de onu tanımıyordum. Onu doğar doğmaz ne emzirmiş ne kucağıma almış, hemen Bengü'ye göndermiştim. Hapishane küçük bir bebek için uygun değildi.
Beni tanımasa da abilerinin yaptığını yapmak için heveslenmiş ve ona döner dönmez hemen boynuma sarılmıştı.
''Hoşgeydin.'' dedi ince sesiyle. Ahh, bu seste ki neşe ve haylazlığı duymamak mümkün değildi. Galiba küçük bir Kayra'm daha vardı.
''Benim kim olduğumu biliyor musun?'' diye sordum.
''Sen, abileyimin annesiymişsin. Öyle dedin ya!'' dedi.
İstemsizce gülümsedim.
''Peki senin neyinim?'' dedim merakla. Kendimi geri çektim ve sevimli yüzüne baktım. O küçük kafasında beni nereye koyduğunu merak ediyordum.
Biraz düşündü. Önce Bengü'ye sonra abilerine baktı.
''Iıııı... Teyzem misin? Çünkü sen Bengü teyzemin ablasısın. Onun kız kaydeşleri benim teyzem hep.'' dedi.
Bengü yaklaşıp onu saçlarından öptü. Belen ona beni kıskandıran bir hayranlıkla bakıp küçük elini uzattı ve onun elini tuttu.
''Belen? Dün sana anlattım ya teyzem. Yarın anneniz gelecek diye. İşte annen!'' dedi Bengü.
Belen bana baktı. Küçük kaşları çatılmıştı.
''I-ııı!'' diye reddederek başını iki yana salladı. ''O abileyimin annesi. Benim annem sensin ya Bengü teyze.'' dedi.
Bengü mahcup bir şekilde bana bakıp diz çöktü. Belen'i çenesinin altından nazikçe tutup gözlerinin içine baktı.
''Abilerinin annesi senin de annen canım. Ben senin teyzenim. Teyze; anne yarısıdır. Hala yarı annen sayılırım ama gerçek annen o.'' dedi.
Belen bana baktı. Gözlerinde ilk defa ihtiyatlı bir bakış ortaya çıkmıştı. Bengü'nün kucağına sokuldu. Ellerini göbeğinin üstünde birleştirip başparmaklarını birbirine sürttü. Gözleri ellerine düşmüş yanakları kızarmıştı.
''Senin adın ney?'' diye sordu utangaç bir sesle.
''Umay.'' dedim.
''Adın güzeymiş. Benim adım da Beyen.'' dedi.
''Biliyorum. Adını ben koydum.'' dedim ve ayağa kalktım. Belen'i kucağına alarak ayağa kalkan Bengü'ye döndüm.
''Açım.'' diye belirttim.
Ülgen heyecanla öne atıldı.
''En sevdiğin yemekleri hazırlattık abla. Hemen şurada, kamelyanın altında masa.'' dedi ve koluma girerek beni oraya götürdü. Tam 6 yıl sonra ailemle yemek masasına oturdum.
---------------------
Yazarın ağzından (Sibirya)
Kayra; çekik gözlü, al yanaklı komşularıyla birlikte depo olarak kullandıkları bir yerde dün gece kırdıkları buzun altından yakaladıkları balıkları temizliyordu . Üzerinde oldukça kalın bir mont vardı. İçine kat kat giyinmişti. Boynunda şapkasının üzerinden üç dört kat sardığı bir atkı vardı. Yine de üşüyordu. Arada kirpiklerine yerleşmekte ısrarcı olan beyaz buzları temizleme ihtiyacı duyuyordu koluyla. Elleri kıpkırmızı olmuş, soğuktan yer yer yara olmuştu. Ancak eldivenle balık temizlemek imkansızdı. O yüzden çıplak ellerini kullanıyordu.
Küçük çocuklardan biri ona kablolu telefonu uzattı. Kayra iç çekerek telefonu kulağına tuttu. İşini bırakmak zorunda kaldığı için ters bakışlar atan komşularına öldürücü bakışlarıyla karşılık verdi.
''Alo... Efendim Bengü abla... N-NE?! Gerçekten mi? Gelebilir miyim?... Allah'ım sana çok şükür. Tamam, tamam abla. Hemen hazırlanıp geliyorum.'' dedi sevinçle ve ayağa fırladı.
Onun ne dediğini anlamayan komşuları ona şaşkınlıkla baktı.
''Sonunda bu cehennemden kurtuluyorum. Sizden de kurtuluyorum. Hadi eyvallah!'' diye bağırdı ve depodan koşar adım çıktı. Onun ne dediğini hala anlamayan komşuları işlerine geri döndüler. On dakika geçmemişti ki kapıdan omuzları düşmüş bir halde tekrar girdi Kayra. İç çekerek bıçağı eline aldı ve balıkları temizleme işine geri döndü.
''Uçak iki gün sonraymış.'' dedi bıkkın bir sesle ona tuhaf tuhaf bakan bir çocuğa.
Çocuk onun ne dediğini anlamıyordu ki uygun bir cevap versin! Tabi eğer gideceğini söylediğini bilseydi bütün köye müjdeyi oynaya oynaya verirdi.