Odanın içini dolduran ve hiç susmayan o tiz makine sesi, zamanı dondurmuş, mekânı paramparça etmişti. Aslan’ın boğazından kopan o acı feryat daha havada asılıyken, kapı büyük bir şiddetle, çarpılarak açıldı.
Eşiği aşan Berfin’di. Yüzü kâğıt gibi bembeyaz, gözleri dehşetle ardına kadar açılmıştı. Aslan’ın diz çöktüğü yere, yatağın içindeki o hareketsiz bedene baktı. Ardından, konağın o kalın taş duvarlarını bile sızlatacak kadar ince, acı dolu bir çığlık koptu dudaklarından:
“Adar Abi!”
Bu iki kelime, odanın içindeki ölüm sessizliğine bir bomba gibi düştü. Aslan, yaşlı gözlerini bir anlığına Berfin’e çevirdi. Zihni, bulanık bir suyun içinde çırpınıyordu adeta. ‘Abi?’ Bir kadın bir yıldır evli olduğu kocasına, ölüm döşeğinde neden ‘abi’ diye feryat ederdi? Aslan’ın beyni bu tuhaf ve sarsıcı detayı saniyenin onda biri kadar bir sürede algıladı ancak kalbine oturan o devasa enkaz, bu soruyu sormasına, üzerine düşünmesine izin vermedi. Acısı o kadar büyük, kaybı o kadar ağırdı ki, zihninde çakan bu şüphe kıvılcımı, ağabeyinin ölümünün karanlığında anında sönüp gitti.
Başını tekrar yatağa, ağabeyinin o huzura ermiş ama bir o kadar da cansız yüzüne çevirdi. Titreyen elleriyle Adar’ın yavaş yavaş soğumaya başlayan elini kavradı, dudaklarına götürdü. Gözyaşları, ağabeyinin solgun tenini ıslatırken omuzları sarsılarak ağlamaya başladı.
“Abim…” diye hıçkırdı Aslan, alnını Adar’ın eline yaslayarak. “Yetişemedim abim… Affet beni. Sana nefes olamadım, o koca dağ gibi gövdene can olamadım. Bırakıp gittin beni… Ben şimdi sensiz nasıl dururum bu topraklarda?”
Onun bu çaresiz yakarışlarına, hemen yanına, halının üzerine dizlerinin üzerine çöken Berfin’in hıçkırıkları karıştı. Berfin, küçücük kalmış bedeniyle yatağın kenarına tutunmuş, başını kolları arasına gömmüş sarsıla sarsıla ağlıyordu. Ne bir eşin yasını tutuyor gibiydi, ne de bir sevdalının… Onun ağlayışı, koruyucusunu, bu koca konaktaki tek sığınağını kaybetmiş kimsesiz bir çocuğun feryadı gibiydi.
Çok geçmeden koridorda yankılanan telaşlı ve ağır ayak sesleri odaya doluştu. Kapıda beliren Esma Hanım, yatağın halini, makinedeki o düz çizgiyi ve çocuklarının yere çökmüş perişan hallerini gördüğü an dizlerinin bağı çözüldü.
“Oğlum!” diye kopardığı feryat, tüm konağı yerle bir edecek kadar keskindi. Gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı, ellerini havaya kaldırıp saçlarını yolarcasına yüzüne kapattı. “Evladım! Dağım, direğim yıkıldı!”
Arkadan yetişen babası, karısını düşmeden son anda kollarından yakaladı ama yaşlı adamın da yüzü kireç gibi olmuş, dudakları titriyordu. Gözlerinden sessiz ama bir o kadar da ağır yaşlar süzülürken, Esma Hanım kocasının kollarında tamamen bilincini kaybederek yığılıp kaldı. Oda bir anda mahşer yerine döndü konağın çalışanlarının bağırışları, ağıtlar, feryatlar birbirine karıştı.
^^^
Ertesi gün, toprağın üzerine çöken o boğucu ve kasvetli hava, yüreklerdeki acının tam bir yansıması gibiydi.
Mezarlıktaki kalabalık yavaş yavaş dağılırken, geride sadece taze kazılmış, ıslak toprağın kokusu ve başucuna dikilmiş o acımasız tahta parçası kalmıştı. Aslan, elleri iki yanında kaskatı kesilmiş bir halde, ağabeyinin mezarına bakıyordu. Üzerine attığı her kürek toprak, kendi göğsüne yığılmış, nefesini kesmişti sanki. Adar’ın son nefesini verirken yakasına yapışıp söylediği o son sözler zihninde yankılanıp duruyordu. ”Berfin sana emanetimdir… O iyi, masum bir kız… Ona hiç doku…”
Ağabeyi o cümleyi tamamlayamadan göçüp gitmişti. Neye dokunmamalıydı? Ya da başka bir şey mi demeye çalıştı? Ona neden ‘abi’ diyordu? Tüm bu cevapsız sorular, Aslan’ın acılı zihninde dönüp duran zehirli sarmaşıklar gibiydi.
“Hadi oğlum…” Babasının omzuna dokunan yorgun eliyle irkildi Aslan. “Toparlanalım artık. Annenin durumu iyi değil, evde fenalaşmasın yine.”
Aslan sessizce başını salladı. Arkasını dönüp mezarlığın çıkışında bekleyen arabalara doğru yürümeye başladığında, hemen önlerinde yürüyen o küçük silüete takıldı gözleri. Berfin… Siyahlar içindeydi. Başındaki siyah yazma, o kâğıt gibi beyaz ve bitkin yüzünü daha da ortaya çıkarmıştı. Rüzgâr estikçe incecik bedeni sarsılıyor, ayakta zor durduğu her halinden belli oluyordu. Adımları düzensiz, bakışları boşluktaydı.
Aslan, adımlarını hızlandırıp ona biraz daha yaklaştı. Tam arabalara birkaç metre kalmıştı ki, Berfin’in omuzları aniden düştü. Dizleri, bedeninin ağırlığını daha fazla taşıyamayarak büküldü. Küçük kadın, hiçbir tepki vermeden, bir yaprak gibi öne doğru yığılmaya başladı.
“Berfin!”
Aslan’ın refleksleri, düşüncelerinden çok daha hızlıydı. Öne doğru atılıp, o yere çakılmadan hemen önce güçlü kollarıyla onun belini ve omuzlarını sıkıca kavradı. Berfin’in başı, cansız bir şekilde Aslan’ın göğsüne düştü. Gözleri tamamen kapanmış, teni buz gibi olmuştu. Aslan, hiç düşünmeden kollarının arasındaki bu hafif, narin bedeni kucaklayarak havaya kaldırdı. O inatçı, deli dolu kız gitmiş kollarında bir tüy kadar hafif, kırılgan bir kuş kalmıştı sanki.
Oğlunun kollarındaki kızı gören Esma Hanım, yanında onu tutan kadınların yardımıyla telaşla arabaya doğru yaklaştı. Yüzü dünden beri döktüğü yaşlardan dolayı şişmiş, sesi çatallanmıştı.
“Hemen götürelim kızı eve,” dedi Esma Hanım, sesi hem yorgun hem de bir o kadar emrediciydi. Gözlerinde Berfin’e karşı bir acıma, bir kabulleniş vardı. “Çok yıprandı… Ne de olsa gencecik yaşında kocası öldü, dul kaldı. Dayanamadı yüreği bu acıya. Çabuk Aslan, yatır arka koltuğa. Hızlanalım!”
Aslan, annesinin sözleri karşısında dişlerini sıktı. Kollarında taşıdığı kadının kokusu, ağabeyinin son nefesinde duyduğu o yarım kalmış cümlenin ağırlığıyla birbirine karışıyordu. Berfin’i dikkatlice arabanın arka koltuğuna yatırırken, ağabeyinin ona bıraktığı bu emanetin ne kadar büyük ve sırlarla dolu bir yük olduğunu iliklerine kadar hissediyordu.