Bölüm 1

1100 Words
“Anne! Abim iyi mi?” Konağın duvarlarına şiddetle çarpan bu çaresiz feryat, avluya çökmüş o ağır ve kasvetli sessizliği paslı bir bıçak gibi kesti. Sesi duyan konak çalışanları, avlunun köşelerinde durdukları yerlerden irkilerek ona dönerken Aslan avlunun tam ortasında, göğsü körük gibi inip kalkarak duruyordu. İzmir’in o telaşlı, kendi halindeki hayatını üç yıldır tırnaklarıyla kazıyarak inşa ettiği düzenini tek bir telefon çağrısıyla geride bırakmıştı. İş, güç, toplantılar… Hepsi bir anda anlamını yitirmişti. Abisinin ölüm döşeğinde olduğu, son demlerini yaşadığı haberi beynine ateşten harflerle kazındığından beri arabayı nasıl sürdüğünü, o yolları nasıl aştığını, bu konağın heybetli kapısına nasıl vardığını kendisi bile bilmiyordu. Tek bildiği, içeri adımını attığı an ciğerlerine dolan o boğucu keder kokusuydu. Üç yıldır uzak kaldığı memleketi, onu şimdi ölümün soğuk nefesiyle karşılıyordu. Bakışları hızla yukarı, taş merdivenlere kaydı. O an, tırabzanlara tutunarak ayakta kalmaya çalışan kadını gördü. Annesi Esma Hanım… Konağın o her daim dik duran, sözünün üstüne söz söyletmeyen, bakışlarıyla dağı taşı titreten hanımağası gitmiş yerine omuzları çökmüş, gözyaşlarından yüzü şişmiş, bedeni acıdan iki büklüm olmuş çaresiz bir anne gelmişti. Aslan, merdivenleri üçer beşer atlayarak hızla annesinin yanına koştu ve onun titreyen ellerine sarıldı. “Anne…” dedi sesi çatlayarak. “De bana, yalvarırım bir şey söyle. Abim iyi mi?” Esma Hanım, feryat edercesine oğlunun boynuna sarılırken hıçkırıkları konağın yüksek duvarlarında yankılandı. Titreyen, buz gibi olmuş elleriyle Aslan’ın yüzünü avuçladı. Gözlerinden akan yaşlar Aslan’ın ellerine damlarken, “İyi değil oğlum…” dedi. Sesi, boğazına dizilen cam kırıkları yüzünden zar zor, yırtılırcasına çıkıyordu. “Abin iyi değil… Sanki son nefesini veriyor gibi.” Aslan’ın yüzüne bakarken kadının gözlerindeki o dipsiz çaresizlik, genç adamın kalbine bir hançer gibi saplandı. “Günlerdir bir deri bir kemik kaldı yataklarda. Sayıklıyor sürekli… Tek isteği seni görmek Aslan. ‘Kardeşim gelmeden, Aslan’ımı bir kez daha görmeden ruhumu teslim etmeyeyim’ diye direniyor.” Aslan’ın beyninden vurulmuşa döndüğü o an, dünyası başına yıkıldı. Boğazına koca bir yumru oturdu, nefes alamadığını hissetti. Annesinin kollarından yavaşça sıyrıldı. Gözleri yaşla dolmuş, görüşü bulanıklaşmıştı ama adımları hedefini çok iyi biliyordu. Hızla arkasını döndü ve üst kattaki o uzun, loş koridora doğru koşmaya başladı. Koridor boyunca attığı her adımda zihnine anılar hücum ediyordu. Abisiyle bu avluda koşturdukları zamanlar, onun koruyucu gölgesi altında büyüdüğü o yıllar… Üç yıl… İş için İzmir’e gittiği o üç yıl boyunca abisini ne kadar az aradığını, yanına ne kadar az geldiğini hatırladıkça içine düşen o vicdan azabı, cehennem ateşi gibi yakıyordu kavuruyordu yüreğini. Tam abisinin tedavi gördüğü, konağın en sonundaki o büyük odanın kapısına varmak üzereydi ki, ahşap kapı aniden içeriden açıldı. Hızını alamayan Aslan, odadan telaşla ve başı öne eğik bir şekilde çıkan o bedene sertçe çarptı. Çarpmanın etkisiyle geriye doğru sendeleyen küçük bedeni düşmemesi için refleksle kollarından yakaladığında, yüzüne vuran o tanıdık ama bir o kadar da yabancı hisle duraksadı. Kollarının arasındaki kişi, küçük yengesi Berfin’di. Berfin… Henüz yirmi yaşında, o inatçı, laf dinlemez, hayat dolu ve deli dolu kız. Aslan onu en son tam bir yıl önce, ağabeyiyle evlendiği o görkemli düğünde, bu asırlık konağa gelin geldiği ilk gün görmüştü. O zamanlar Berfin’in gözlerinde isyankâr bir ateş yanardı yerinde duramayan, başına buyruk, ele avuca sığmayan bir yapısı vardı. Üzerindeki gelinlikle bile o dikbaşlı duruşundan taviz vermemişti. Şimdiyse bir yıldır abisinin karısı olan, bu ağır törelerin, bu taş duvarların gelini olan o kızdan eser yoktu. O isyankâr ateş sönmüş, yerine koca bir enkaz kalmıştı. Berfin, kollarından onu tutan adama doğru yaşlı, güzel gözlerini yavaşça yukarı kaldırdı. Yanaklarından süzülen yaşlar çenesinden damlıyor, dudakları titriyordu. Gözleri Aslan’ın yüzünde dolandı bir an. Yaşça Aslan’dan küçük olduğu için dudaklarından o alışıldık hitap döküldü ama sesi bu kez neşeli değil, fısıltı gibi kırık döküktü, “Aslan abi? Hoş geldin…” Başka tek bir kelime etmedi Berfin. Çarptığı omuzlarını usulca geriye çekip, Aslan’ın kollarından sıyrıldı. Gözlerini yere indirerek sessizce kenara çekildi ve ona yol verdi. Aslan, onun bu dağılmış haline bir anlığına takılıp kalsa da, içeriden gelen o ritmik, soğuk makine sesleri onu anında gerçeğe döndürdü. Adımını odaya attığı an, odanın ağır havası yüzüne çarptı. Konak çalışanlarının parmak uçlarında dolaştığı, ilaç ve hüzün kokan o büyük oda… Geniş pencerelerden içeri sızan ışık, ortadaki oymalı büyük ahşap yatağı aydınlatıyordu. Aslan’ın nefesi kesildi. Dağ gibi, o yıkılmaz sandığı heybetli abisi, o koca yatağın içinde küçücük kalmıştı. Yüzü kireç gibi bembeyazdı, göz altları çökmüş, elmacık kemikleri sayılacak kadar zayıflamıştı. Yatağın etrafındaki tıbbi cihazların çıkardığı sesler, abisinin zorlukla aldığı o hırıltılı nefeslere karışıyordu. “Abi…” diye fısıldadı Aslan, dizlerinin bağı çözülerek yatağın başucuna çökerken. Gözyaşları artık yanaklarından serbestçe akıyordu. Sesi duyan abisi, sanki günlerdir bu anı bekliyormuş gibi o ağır, morarmış göz kapaklarını zorlukla araladı. Kardeşinin yaşlı yüzünü gördüğünde, çatlamış solgun dudaklarında belli belirsiz, yorgun bir tebessüm belirdi. “Geldin… Aslanım,” dedi hırıltılı, boğuk bir sesle. Sesi o kadar cılızdı ki, Aslan duyabilmek için ona doğru eğilmek zorunda kaldı. “Geldim abi, buradayım. Hiçbir yere gitmeyeceğim,” dedi Aslan, abisinin buz gibi olmuş, damarları incelmiş elini iki eliyle sıkıca kavrayarak. “İyileşeceksin. Bu yataktan kalkacaksın, eskisinden daha güçlü olacaksın…” Abisi, başını yastıkta hafifçe sağa sola salladı. Gözlerindeki o fer çoktan sönmeye yüz tutmuştu. “Vaktim… kalmadı koçum. Biliyorum,” dedi nefes nefese. Aslan itiraz etmek için ağzını açsa da, abisi elini hafifçe sıkarak onun konuşmasına engel oldu. Gücünü son bir kez toplamak istercesine derin, acı dolu bir nefes aldı. Gözleri kapıya doğru, az önce Berfin’in çıktığı o yöne kaydı. Zorlukla yutkundu. “Dinle beni… İyi dinle,” dedi, sesine son bir ciddiyet, son bir emir katarak. Gözlerindeki o son parıltı, kardeşine bırakacağı bu ağır yükün ciddiyetini taşıyordu. “Berfin…” dedi nefesi kesilirken. Makinenin sesi hızlanmaya, odadaki gerilim artmaya başlamıştı. “Berfin sana emanetidir. Ona sahip çık, kimsenin vicdanına bırakma. ” Aslan, duyduğu bu sözle dona kaldı. Törenin, bu duvarların, bu toprağın kanunu yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı. Gözyaşları içinde başını salladı. “Abi yorma kendini, yalvarırım sus…” Fakat abisi durmadı, son bir gayretle, adeta can havliyle Aslan’ın yakasına tutundu. Gözleri kocaman açılmıştı, söylemesi gereken o son, belki de kimsenin bilmediği o en önemli gerçek dudaklarında can çekişiyordu. “O iyi… masum bir kız,” diye fısıldadı, yakasını tuttuğu eli titrerken. Aslan’ın gözlerinin tam içine, ruhunun en derinlerine bakıyordu. “Ona… ona hiç doku-“ Kelime dudaklarında yarım kaldı. Aslan’ın yakasını sımsıkı tutan o el, bir anda tüm gücünü yitirerek cansızca yatağın kenarına düştü. Açık kalan gözlerindeki o son hayat belirtisi de bir mumun sönüşü gibi yitip gitti. Odanın içini dolduran cihazın ritmik sesi, aniden yerini tiz, kesintisiz ve kulakları sağır eden o korkunç düz çizgi sesine bıraktı. “Abi? Abi!” Aslan’ın feryadı, bu kez ölümün o soğuk gerçeğiyle birleşerek konağın duvarlarına çarptı, taşları çatlattı ama gideni geri getirmedi. Abisi gözlerinin önünde ondan acımasızca kopup gitti ...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD