Bölüm 15 – Kırık Kalplerin Sığınağı
Eren’in elleri hâlâ titriyordu. Yumruğunun ucunda Selim’in suratından kalan öfke, gözbebeklerinde alev alev yanıyordu. Arabanın kapısını Dila’ya açarken, sesi sertti ama titrekti:
“Geç otur.”
Dila gözlerini kaçırarak koltuğa oturdu. Ellerini kucağında birleştirmiş, sesi çıkmıyordu. Sessizlikte sadece motorun sesi vardı.
Eren göz ucuyla ona baktı. Onun gibi renkli, canlı, pembelere bürünmüş birinin yüzünde bu kadar solgunluk görmek... Delirtiyordu adamı.
“Bir şey yapmadı değil mi?”
Dila başını iki yana salladı. Dudakları aralanmıştı ama sesi çıkmadı. Gözleri doluydu.
Eren direksiyonu sıktı. “Konuş. Ne yaptı sana?”
Dila başını çevirdi. “Yapmadı… Ama yapacaktı. Bakışı bile yeterdi, Eren. O... o… avukat değil. Sapık.”
Eren frene bastı. Araba bir anda durdu. Gözlerini kısmış, derin derin nefes alıyordu. Sonra tekrar sürdü.
Dila sonunda dayanamayıp mırıldandı: “Bana bir daha böyle bir şey yaşarsam, kimseye güvenemem…”
Eren'in çenesi kasıldı. Sadece bir şey söyledi:
“Ben varken kimse sana dokunamaz.”
Eren’in evine girdiklerinde Dila ayakkabılarını çıkarmadan durdu kapının önünde. Etraf sessizdi. Ev sade, ama erkek enerjisi doluydu. Duvarlarda siyah tablolar, mutfakta çelik yüzeyler, loş sarı bir ışık.
Eren montunu çıkardı, mutfağa yöneldi.
“Bir şey ister misin?”
“Bir battaniye.”
Bu kadar basit, bu kadar kırık bir yanıtı ilk kez duymuştu ondan. Hemen odasına gitti, yumuşak gri battaniyeyi getirdi. Dila battaniyeyi aldı, kanepenin bir köşesine kıvrıldı. Dizlerini karnına çekti. Saçları dağılmıştı.
Eren biraz mesafeli şekilde karşı koltuğa oturdu. Sustu.
Derken, Dila başını kaldırdı. “Selim kuzeninmiş. Bana neden söylemedin?”
Eren başını iki yana salladı. “Çünkü kuzen değil. Kan bağı olabilir, ama ben onu çoktan sildim. Gözümden de, ailemden de.”
Dila battaniyenin altına daha çok gömüldü. Sonra titrek bir sesle:
“Yanımda olduğun için… teşekkür ederim.”
Eren gözlerini ona dikti. “Teşekküre gerek yok. Bu benim görevimmiş gibi hissediyorum.”
Bir sessizlik daha oldu. Bu kez elektrik yüklü değildi. Yaralı ama güvende bir sessizlikti.
Sonra Dila yavaşça battaniyeyi dizine kadar çekti, kollarını sarmaladı. “Bu gece burada kalabilir miyim?”
Eren gözünü kırpmadan:
“İstediğin kadar.”
O gece Dila, Eren’in yatağında değil, kanepede yattı. Ama Eren uyumadı. Her beş dakikada bir ona baktı.
Ve sabaha karşı, bir anlık uykunun arasında Dila mırıldandı:
“Eren… Gitme.”
Eren başını yana eğdi. Onun yanına oturdu. Dila, uykuda titreyen bir çocuk gibi ellerini battaniyeye gömmüştü. Eren yaklaştı, başucuna oturdu. Elini uzattı, ama dokunmadı.
“Gitmiyorum,” dedi fısıltıyla. “Artık hiçbir yere gitmiyorum.”
---
Sabah erkenden, Eren sessizce bir telefon görüşmesi yaptı. Karşıdaki sesin "Merak etme, en güvenilir adamımı gönderiyorum" demesiyle gözleri ciddileşti. Dila hâlâ uykulu, ama gecenin verdiği duygusal yakınlaşmayla bir nebze daha rahattı.
Kahvaltı hazırlamamıştı bu kez. Pembe sabahlığı, üstüne rastgele geçirdiği yine pembeli bir blazer takımı, çantasındaki Hello Kitty biber gazı ve çakmağıyla tam bir Dila Türkmen modundaydı.
Eren onu arabaya yönlendirdi. Kendisiyse simsiyah bir gömlek ve ceket giymişti, ayakkabısına kadar karaydı. Yan yana yürürlerken mahalleli adeta yol açıyordu. Eren’in varlığı bile sokağı sessizleştiriyordu.
Tam arabaya binerlerken, köşe başından biri – 12-13 yaşlarında sümüklü bir çocuk – onları görüp kahkaha attı:
— "Oha! Barbie'yle Harbi yan yana! Eren Kayra’ya bak, pembe kızla evcilik oynayacak!"
Eren’in gözleri, güneş gözlüğünün ardından bile yakıcıydı. Başını yavaşça çevirdi, çocuğa bir bakış attı. Gülüş anında kesildi. Çocuk yutkundu, yere baktı ve tıpkı bir sokak kedisi gibi hızla uzaklaştı.
Dila arabaya binerken kahkaha attı:
— "Sen… sen lazer mi saçıyorsun? Ciddi soruyorum. Az önce çocuğu baktığın gibi azarladın. Eğer biraz daha baksaydın... buharlaşırdı."
Eren kemerini takarken göz ucuyla Dila’ya baktı:
— "Boş konuşma."
Dila gülümsedi ama içinden içeriye bir sıcaklık yayıldı. Bu adam bazen ruhsuz bir taş gibiydi ama yanında güvendeydi.
Arabada sessizlik oldu. Camdan dışarı bakarken Dila dudaklarını ısırdı:
— "O çocuk haklıydı biraz. Ben Barbie gibiyim. Ama sen... sen Eren Kayra’sın. Bir mahalle değil, bir şehir senden çekiniyor."
Eren cevap vermedi. Ama direksiyonu tutan elleri gerildi.
— "Neyin içine düştüm ben ya..."
— "Ben seni korurum," dedi Eren.
Bir süre sonra avukatlık ofisinin önüne geldiler. Plazada değil, lüks ama sade bir binadaydı. Eren Dila’ya kapıyı açtı. Kapıdaki güvenlik bile Eren’i görünce bir anda toparlandı.
İçeri girdiler. Ofis içi loştu ama prestij kokuyordu. Kısa süre sonra, siyah takım elbiseli, gözlüklü, oldukça düzgün konuşan bir adam geldi:
— "Dila Hanım, ben Avukat Onur Akçay. Eren Bey detayları anlattı. Sizin için dosyayı öncelikli hale getirdim."
Dila başıyla selam verdi ama gözleri hâlâ Eren’deydi. Eren konuşmadan bir köşeye geçti, ellerini cebine koydu, gözleriyle her hareketi takip ediyordu. Odanın enerjisi gergindi ama aynı zamanda... bir şekilde korunaklı.
Onur konuşmaya başladığında, Dila bir süre sonra kendini bırakmaya başladı. Anlatıyordu. Patronunun son günleri, belgeler, telefon kayıtları…
O sırada göz ucuyla Eren’e baktı. Adam hâlâ onu izliyordu. Ama bakışlarında bir tehdit yoktu. Belki sadece... sorumluluk.
Sahne, Dila'nın içinden geçen şu cümleyle kapanıyor:
"Bu adam... lazer bakışlı olabilir. Ama bana zarar vermeyen tek erkek o olabilir."
---
Dila'nın ifadesi tam iki saat sürdü. Ofis sessizdi ama kelimeler yoğundu. Avukat Onur, dikkatle dinliyor, her cümleyi kaydediyor, arada notlar alıyordu. Eren, koltuğa yayılmış gibi dursa da, içten içe tetikteydi. Gözleri zaman zaman Dila’ya, zaman zaman Onur’a kayıyordu. Her şey kontrolü altında olmalıydı.
Dila anlatırken sesinde titrek bir kararlılık vardı. Patronunun ölümüyle ilgili ayrıntıları anlatıyor, dosyaladığı belgelerden bahsediyor, gizli kayıtların varlığından söz ediyordu. Bunları aktarırken bazen duraksıyor, bazen derin nefes alıyordu.
Eren’in bakışları yine yakıcıydı. Ama bu kez sadece tehlikeye değil, Dila’ya yoğunlaşan bir ilgiydi de. Sanki anlatılan her detay, onun zihin duvarlarında yeni bir bağlantı açıyordu.
Avukat son dosyayı da kapatırken başıyla onayladı:
— "Dila Hanım, burada söylediklerinizin resmi değeri var. Patronunuzun ölümü sadece bir intihar gibi gösterilmiş ama sizce kesinlikle bir kurgu, öyle mi?"
Dila gözlerini kısdı:
— "Kurgudan fazlası. O adam bana bir şey anlatacaktı. Ölmeden bir saat önce sesli mesaj bırakmış. Ama dinlemeden silinmiş."
Eren bir adım ileri geldi:
— "Telefona ulaşılabiliyor mu?"
Onur gözlerini Dila'ya çevirdi:
— "Eğer size ait bir telefon ya da mesaj varsa, sıfırlanmadıysa, geri getirme ihtimalimiz var."
Dila hemen çantasından patronunun ölmeden önce gönderdiği e-postanın ekran görüntüsünü uzattı:
— "Bakın, buradaki saatten sonra beni aramış. Ama kayıt yok."
Eren kağıda göz attı, sonra Onur'a baktı:
— "Bu iş için kime ihtiyacın varsa ayarla. Gerekirse adama mezar kazandıranı da bul."
Onur başıyla onayladı:
— "Anladım, Eren Bey, istediğiniz gibi olacak herşey."
Toplantı bittiğinde Dila ayaktaydı. Uzun bir gün olmuştu. Eren kapıyı açtı, birlikte dışarı çıktılar. Binanın önü sessizdi ama hava kasılmıştı.
Arabaya bindiklerinde Dila, hala tüm geceyi yüzünden silememişti.
— "Eren... ben bu işe istemeden girdim. Gerçekten."
Eren vitesı atarken:
— "Biliyorum."
Bir süre sessizlik oldu. Dila camdan dışarıya baktı, sonra birden gülümseyerek söyledi:
— "Ama sen... sen bayağı etkileyicisin. Lazer gözlü bir Batman gibisin."
Eren kaşını kötü kötü kaldırdı:
— "Saçmalama."
— "Sağ ol ya."
Eren bir an dönüp ona baktı. Güzel bir şey söylemek istiyordu ama dili varmadı. Bunun yerine motoru çalıştırdı.
Ama ikisinin de bilmediği şey şuydu: Binanın karşısındaki siyah aracın camının ardında biri, olan biteni kaydediyordu.
Ve o birinin tek hedefi... Eren Kayra'ydı.
---