Göz kapaklarımı aralamak, üzerimdeki o ezici yorgunluğun ağırlığıyla neredeyse imkânsız gibiydi. Bütün bedenim, kemiklerimin iliğine kadar işleyen tatlı ama derin bir sızıyla zonkluyordu. Odanın içi, ağır kadife perdelerin arasından sızan solgun sabah ışığıyla aydınlanmıştı.
Hafifçe kıpırdandığımda, belime dolanmış kaskatı, sıcak bir kolun varlığını hissettim.
Kaçmadım, geriye çekilmedim. Başımı hafifçe yastığın üzerinde çevirdiğimde, Albars’ın koyu kahve gözleriyle burun buruna geldim.
Uyumuyordu. Ne zamandır uyanık olduğunu, beni ne kadar süredir izlediğini kestirmek imkânsızdı. Sırtını yatağın ahşap başlığına yaslamış, tek kolunu yastığının altına koymuştu; zifiri bakışları yüzümün her zerresinde ağır, dinmiş bir fırtınanın ardından gelen tuhaf bir dinginlikle geziniyordu. O gecenin vahşi, gözü dönmüş yırtıcısından eser yoktu; ama o amansız sahiplenme, bakışlarının ağırlığında olduğu gibi duruyordu.
Kirpiklerimin altından ona baktığımı görünce parmakları hareketlendi. İri, nasırlı eli yavaşça alnıma doğru uzandı; dağılmış kızıl saç tutamlarını şefkatle geriye doğru taradı. Dokunuşu, tenimde dün gece bıraktığı o yakıcı izlere tezat oluşturacak kadar yumuşaktı. Parmak uçları şakağımdan boynuma doğru usulca kaydı, saçlarımın arasına dolandı.
"Uyandın mı kızıl?" dedi, sesi sabahın mahmurluğuyla biraz daha boğuk, pürüzlü ve derinden geliyordu.
Cevap vermedim. Boğazım kupkuruydu; gözlerimi onun yüzündeki o sert çizgilere diktim.
Albars hafifçe öne doğru eğildi. Geniş göğsü çıplak omuzlarıma değecek kadar yaklaştı; dudaklarını alnımın tam ortasına, saç diplerime bastırdı. Sıcak, uzun ve koruyucu bir öpücüktü bu. Dün gece beni parçalamaya ant içmiş gibi duran o koca adam, şimdi tenime değerken nefesini bile tutuyor gibiydi.
Geri çekildiğinde gözleri kısıldı, bakışları yüzümdeki yorgun çizgileri süzdü. İri avucu yanağımı kavradı, başparmağı alt dudağımın kenarını hafifçe okşadı.
"Ağrın var mı?" diye sordu, sesi argo kabalığından sıyrılmış, beklenmedik derecede pürüzsüz ve gerçek bir merakla çıkmıştı. "Kalkabilecek misin, nasılsın?"
Sorusunun ardındaki o çıplak gerçeklik, dün gece odanın içinde kopan fırtınayı bir anda zihnime geri savurdu. Yatakta kopan o nefessiz çığlıklar, bacaklarımın arasındaki sızı, tenimin her zerresine işleyen ağırlığı... Düşüncesi bile kanımı delice kaynatmaya yetti.
Yanaklarım tek bir saniyede kor ateşe döndü. Bakışlarımı onun o dipsiz, koyu kahve irislerinden kaçırıp alelacele önümdeki siyah pikeye indirdim. İki elimle örtüyü çeneme kadar çekip neredeyse içine gömülecek gibi büzüştüm.
"İyiyim..." dedim, sesim boğazımdan utançla kısılmış, neredeyse fısıltı gibi küçücük çıkmıştı.
Dudaklarımı birbirine bastırdım, parmaklarımla çarşafın kenarını sıkarken yüzümü yana çevirmeye çalıştım. Karan Tepe’nin koca reisine gece boyunca meydan okuyan, o izbe meyhanede öfkeyle parlayan kız gitmiş; yerine yorganın altına saklanmak isteyen, utançtan cayır cayır yanan biri gelmişti.
Albars kaçırdığım yüzümü öylece bırakmadı. Çenemi kavrayan iri başparmağı tenimi usulca sıkıp başımı yeniden kendine doğru çevirdi; dudaklarının kenarında sinsi, keyifli ve karanlık bir tebessüm kıvrıldı.
"Utandın mı lan sen?" dedi, hırıltılı sabah sesi göğsünde titreşerek. "Gece aslan kesilen kızıl, sabaha kedi yavrusuna mı döndü?"
Albars’ın keyifli homurtusu kulaklarımda uğuldarken, dün gece meyhaneden çıkışımız bir şimşek gibi zihnimde çaktı. Kabanı sırtıma geçirişi, beni kapıdan karga tulumba çıkarışı...
Bade!
Gözlerim dehşetle açıldı. Utanç bir anda silinip yerini buz gibi bir panik dalgasına bıraktı. Yataktan fırlamak istercesine doğruldum ama belimdeki keskin sızıyla hafifçe inleyip durmak zorunda kaldım. Pikeyi göğsüme bastırıp Albars’ın kolunu sarstım.
"Bade..." dedim, sesim tiz ve endişeliydi. "Bade nerede kaldı?! Dün gece o da benimleydi... Arabada bekliyordu ya da meyhanenin oralarda bir yerdeydi! Ona ne oldu Albars? Başına bir şey mi geldi o izbe yerde?!"
Albars yerinden milim bile kıpırdamadı. Panik içindeki yüzümü, titreyen ellerimi süzerken dudaklarının kenarındaki o alaycı, çarpık sırıtış biraz daha genişledi. Sırtını yatak başlığına yaslayıp elini kaba bir rahatlıkla ensemdeki kızıl saçlara götürdü.
"Sakin ol lan," dedi, hırıltılı sesi keyif doluydu. "Arkadaşına bir bok olduğu yok. Semih ilgilendi onunla."
"Ne?!" Gözlerim fal taşı gibi açıldı, içime daha beter bir kurt düştü. "Semih mi? O buz dolabı herif mi? Ne yaptı arkadaşıma, nereye götürdü?!"
"Korkma lan, yemedi arkadaşını," dedi Albars, gözlerini devirerek. "Evine bıraktırdım. Semih kendi elleriyle teslim etti kapısına kadar. Bir tırnağına bile zarar gelmedi, rahatla artık."
Göğsümden derin, titrek bir nefes boşaldı ama zihnimdeki fırtına durulmadı. Bade güvendeyse geriye tek bir şey, hayatımı bu cehennemin ortasına atan o asıl yangın kalıyordu.
Mavi gözlerimi Albars’ın koyu kahve gözlerine diktim; sesimdeki o fevri ton kırıldı, yerini yalvarırcasına bir titremeye bıraktı.
"Annem..." dedim, boğazım düğüm düğüm olarak. "Albars, annem nasıl? Medilife'taydı, sağlığı ne oldu, durumu nasıl? Beni görmezse aklı çıkar onun, ne olur söyle... Onu görmem lazım. Lütfen götür beni yanına."
Albars yüzümdeki o dağılmış, çaresiz ifadeye baktı. Gece boyunca boyun eğmeyen, az önce panikle çırpınan o kızın gözlerinde sadece annesi için çarpan saf bir korku vardı. Çene kasları hafifçe gevşedi; iri elini yanağıma koyup başparmağıyla alt kirpiklerimin altını okşadı.
"Anan iyi," dedi, sesi bu kez kestirip atan bir sertlikte değil, şaşırtıcı derecede sakin ve netti. "Doktorlarla bizzat konuştum dün gece. İlaçlarına başladılar, durumu stabil. Tehlikeyi atlattı sayılır."
Birkaç saniye yüzümü dikkatle süzdü, ardından başını hafifçe salladı.
"Tamam," dedi, boynuma doğru eğilip çenemin kenarına sert, mühür gibi bir öpücük bırakarak. "Gideceğiz. Toparlan, kahvaltını yap, o ağrını dindir biraz... Bugün gidip göreceksin ananı."
Albars pikeyi üzerinden savurup tek bir hamlede yataktan kalktı. Heybetli, kaslı sırtı odanın loş ışığında gerilirken, benden tarafa dönüp tek kaşını kaldırdı.
"Hadi bakalım kızıl," dedi, sesi pürüzlü ve emreder bir tonda. "Öyle yorganın altında akşama kadar saklanmak yok. Kalk ayağa."
Pikeyi göğsüme kadar sıkıca çekip ayaklarımı yatağın kenarından aşağı sarkıttım. Parmak uçlarım soğuk ahşap zemine değdiği an, bacaklarımın arasındaki o derin sızı kendini hatırlattı. Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu; hafifçe sendeledim ve boğazımdan istemsiz, kısık bir inilti kaçtı.
Düşmeme fırsat vermedi.
Albars tek bir adımda yanımda bitti. İri kollarını belime ve bacaklarımın altına doladığı gibi beni tüy gibi havalandırdı; kucağına çekti. Sıcak göğsü çıplak omzuma yapıştığında başımı refleksle boyun girintisine sakladım. Kokusu, o sert kehribar ve teninin yakıcı sıcaklığı hala oradaydı.
"Bırak, yürürüm ben..." diye fısıldadım, utançtan boynuma kadar kızararak.
"Kes sesini lan," diye homurdandı kulağımın dibinde. "Tir tir titriyorsun işte. Yürütüp de koridorda mı bayıltayım seni?"
Odanın içindeki geniş, siyah mermer kaplı banyoya doğru yürüdü. İçeri girdiğimizde ağır cam kapıyı ayağıyla itti. Geniş duşakabinin camını açıp bataryayı çevirdi; suyun buharı ve sıcak sesi saniyeler içinde soğuk mermerleri sardı.
Beni yere indirmedi; kucağında tutarak duşun altına doğru bir adım attı. Sıcak su ilk olarak Albars’ın geniş omuzlarına, ardından benim sırtıma ve dağılmış kızıl buklelerime döküldü. Su damlaları tenimdeki o sızıyı yatıştırırken derin, titrek bir nefes aldım.
Albars beni yavaşça yere bıraktı ama ellerini belimden çekmedi. Islak saçlarım yüzüme yapışırken gözlerimi araladım; koyu kahve irisleri su damlalarının arasından beni süzüyordu. Duvardaki sabunluğu uzanıp iri avucuna biraz jel döktü; parmaklarını boynumdan aşağı, köprücük kemiklerimin üzerine bıraktığı o koyu mor izlerin üzerinde gezdirmeye başladı.
Dokunuşu kaba değil, şaşırtıcı bir özenle doluydu. Köpükler omuzlarımdan aşağı kayarken başparmağıyla çenemi hafifçe yukarı kaldırdı.
"Gözlerindeki o yangın nerede lan?" dedi, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessümle. "Ananı göreceksin işte. Toparla kendini, diri dur karşımda."
Sıcak su tepemizden oluk oluk akarken banyonun içi yoğun, beyaz bir buharla kaplandı. Su damlaları kirpiklerime tutunuyor, göğsümden ve ıslak kızıl saçlarımdan süzülüp mermere dökülüyordu.
Albars’ın köpüklü parmakları omuzlarımdan aşağı, sırtımın kavislerine doğru inerken dokunuşundaki o kaba şefkat içimdeki ateşi yeniden körükledi. Utanç, yerini suyun ve buharın yarattığı o baş döndürücü cürete bırakmıştı. Dün gece beni darmadağın eden bu adamın elleri şimdi beni incitmekten korkar gibiydi; bu tezatlık içimdeki kadını pervasızca kışkırtıyordu.
Geri çekilmek yerine bir adım öne attım.
Çıplak göğsüm onun suyla parıldayan, kaslı göğsüne yapıştı. İki elimi uzatıp geniş omuzlarına koydum; köpüklü avuçlarımı boynundan ensesine doğru, sert saç diplerine kaydırdım. Parmaklarımın ucunu tenine hafifçe bastırarak başımı kaldırdım, aralık dudaklarımı çenesine sürttüm.
"Diri durmamı sen istedin..." diye fısıldadım buğulu bir sesle. Mavi gözlerimi onun koyu kahve, kısılan bakışlarına diktim. "İyiyim ben. Baksana bana."
Bedenimi ona doğru biraz daha yasladım; kasıklarım onun bacaklarının arasına değdiği an, Albars’ın boynundaki damarların bir anda gerildiğini hissettim. Nefesi tekledi.
İri elleri aniden belime indi; beni kendine çekmek yerine iki karış geriye, suyun tam altına doğru itti. Çene kasları kilitlendi, göz bebekleri arzuyla zifiri bir kuyuya döndü.
"Dur," dedi boğuk, hırıltılı bir sesle. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. "Rahat dur kızıl. Beni tetikleme."
"Neden?" dedim, dudaklarımı hafifçe büzüp kirpiklerimin altından ona meydan okurcasına bakarak. Bir adım daha attım, suyun altında kayganlaşan ellerimi göğsünün ortasındaki yara izlerinin üzerinde gezdirdim. "Korkuyor musun yoksa benden?"
Albars boğazından derin, tehditkâr bir homurtu çıkardı. Bileklerimi yakaladı ama bu kez sıkmadı; sadece beni durdurmaya çalışıyordu, parmakları titriyordu.
"Yürürken bacakların titriyordu daha az önce," dedi dişlerinin arasından, sesi çatallanmıştı. "Ağrın var işte, canın yanıyor. Yemin ederim burada, bu mermerin üstünde seni tekrar altıma alırsam o hastaneye adım atamazsın. Sabrımı zorlama benim."
"Umurumda değil..." dedim fısıltıyla. Bileklerimi onun tutuşundan kurtarmaya çalışmadım; aksine ellerimi onun elleriyle birlikte yukarı çekip boynuna doladım. Ayak uçlarımda yükselip ıslak dudaklarımı onun dudaklarının kenarına bastırdım; dilimin ucuyla çenesindeki sakallara dokundum. "Ağrım falan yok. Canım yansa bile... Dokun bana Albars. Yarım kalmak istemiyorum."
Albars’ın gözleri bir anda karardı; dişlerini öyle bir sıktı ki şakağındaki damar zonkladı. Beni mermer duvara doğru sertçe geriletti, sırtım duvara çarptığında iki elini başımın iki yanına dayayıp yüzüme doğru vahşi bir açlıkla eğildi.
Albars’ın gözlerindeki o karanlık açlık bir anlığına duruldu; yerini daha önce yüzünde hiç görmediğim kadar hesapçı, sinsi ve tehlikeli bir ışıltıya bıraktı.
Beni duvara yaslayan ellerinden birini çekti. Parmakları çenemi kavradı; başımı hafifçe yana yatırıp ıslak dudaklarını boynumdaki nabzın attığı yere bastırdı. Sıcak su tepemizden ikimizin üzerine dökülürken, kulağımın kıvrımına doğru ağır, yakıcı bir nefes verdi.
"Madem durmuyorsun..." diye fısıldadı boğuk bir sesle. Dudakları tenimi sıyırarak çeneme tırmandı. "Madem bu kadar delirdin, o zaman kuralı ben koyarım."
Beni kucaklamadı, yere yatırmadı ya da duvara sertçe bastırmadı.
Bunun yerine iri ellerini omuzlarıma koyup beni suyun altında yavaşça kendi eksenimde döndürdü. Yüzüm buğulanmış, ıslak siyah mermere dönük kaldı; sırtım tamamen onun geniş, kaynar göğsüne yaslandı. İki elini uzatıp ellerimi mermer duvara, omuz hizama yaslattı.
"Kıpırdama," dedi kulağımın hemen arkasından, sesi göğsünde titreşerek. "Ve sakın arkana dönme."
Bedenim baştan aşağı gerildi. Suyun sıcak şakırtısı banyonun tavanında yankılanırken, Albars’ın tek eli belimin kavisinden aşağı doğru kaydı. Parmak uçları kalçamın kenarını sıkıca kavrayıp beni hafifçe öne doğru eğdi; sırtımı yay gibi gererek beni tamamen açıkta bıraktı.
Beklediğim o sert darbe gelmedi.
Albars öne doğru eğilip göğsünü sırtıma tamamen mühürledi. Sağ elini mermerden çekip bacaklarımın arasına, dünden kalan o tatlı sızının tam merkezine doğru kaydırdı. Islak, kaygan tenimde parmaklarının kaba uçları gezinmeye başladığında boğazımdan kesik bir inilti fırladı; dizlerim çözülecek gibi oldu ama sol eliyle belimi mengene gibi tutarak beni ayakta kilitledi.
"Ağrın vardı, değil mi?" diye hırladı ensemdeki saçların arasına.
Parmakları içeri girmek yerine, dışarıdaki o en hassas, alev almış noktayı hedef aldı. Başparmağını suyun ve köpüğün kayganlığıyla o zonklayan küçücük tepeciğe bastırdı; acele etmeden, daireler çizerek, dayanılmaz bir baskıyla ezmeye başladı.
"Albars..." diye inledim, tırnaklarımı mermere geçirerek. Bedenim kontrolsüzce sarsıldı. Bu temas dün geceki o ezici güçten çok farklıydı; doğrudan sinir uçlarımı hedef alan, beni kendi içimde çaresiz bırakan bir işkence gibiydi. "Lütfen..."
"Neyi lütfen?" dedi, dudaklarını kürek kemiğimin üzerine sertçe bastırıp dişlerini hafifçe tenime geçirirken. Parmaklarının temposu hızlandı, baskısı daha da derinleşti. "Bunu mu istedin? Bütün kontrolü bana bırakıp sadece hissetmeyi mi istedin?"
Ağzımdan dökülen iniltiler duşun su sesini bastırdı. Bacaklarım titriyordu, kalçam onun elinin altında istemsizce geriye doğru sürtünüyordu ama o beni milim kıpırdatmıyordu. Sadece o tek parmağın acımasız, ustaca hareketiyle bedenimdeki bütün kan kasıklarıma hücum etti. İçimdeki o yangın saniyeler içinde patlama noktasına tırmandı; nefesim tıkandı, gözlerimin önü bembeyaz oldu.
"Albars... geliyor... duramıyorum!"
"Bırak," diye emretti kulağımın dibinde, sesi zafer kazanmış bir fısıltı gibiydi. "Bana bırak kendini."
Son bir sert, dairesel baskıyla birlikte içimde bir fırtına koptu. Mermere dayalı ellerimin bağı çözüldü, başım geriye düştü ve boğazımdan sökülen tiz, titrek bir çığlıkla duşun altında darmadağın oldum. Bedenim kasılıp titrerken Albars arkamdan kollarını dolayarak beni yakaladı; yere yığılmama izin vermeden sırtımı göğsüne yaslayıp beni sıkıca sardı.
Kalbi sırtımda bir balyoz gibi çarpıyordu. Derin bir nefes alıp çenesini ıslak saçıma dayadı.
"Şimdi..." dedi, dudakları şakağıma değerken yavaşça gevşeyerek. "O yangın biraz olsun söndüyse, çıkıyoruz buradan."