BÖLÜM 9

1217 Words
Bedenimdeki o yakıcı sarsıntı henüz dinmemişti; kasıklarım zonkluyor, göğsüm çılgın gibi inip kalkıyordu. Hayatımda ilk kez tattığım o ezici, sarhoş edici hissin şoku tüm zihnimi uyuşturmuştu. Yanaklarım kor ateşe dönmüştü ama tenimin altındaki o yabancı yangın, tuhaf ve karanlık bir şekilde beni yeniden ele geçirmeye başladı. O utancın ardında gizlenen arsız sızı durmak bilmiyordu. Gözlerimi yerden kaldıramadan, kirpiklerimin altından Albars’a baktım. Bacaklarımın arasında biriken o dayanılmaz sıcaklığa doğru titreyen elimi yeniden kaydırdım. Parmak uçlarım iç çamaşırımın kenarına usulca değdi; sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısık, çocuksu bir utanç ve bastırılamaz bir arzuyla titredi: "Ben... bir daha yapabilir miyim?" diye fısıldadım, yüzümü yana çevirip dudaklarımı ısırarak. "İçimdeki... o his geçmedi. Yine yapmak istiyorum..." Albars’ın boğazından gür, karanlık ve keyif dolu bir kahkaha koptu. Bir doksan altılık o heybetli adamın göğsü gülerken sarsıldı; bu kahkaha odadaki gerilimi dağıtmak yerine onu daha da yakıcı bir mengene gibi sardı. "Vay be kızıl..." dedi, dudaklarının kenarındaki o çarpık, vahşi sırıtışla üzerime doğru eğilerek. "Tadını alınca nasıl da doymak bilmedin lan sen öyle?" Hemen üzerime çullanmadı; devasa elini uzatıp bacaklarımın arasına gitmeye çalışan o titrek bileğimi havada yakaladı. Parmakları bileğimi nazik ama kımıldatmayacak kadar demirden bir kavrayışla tuttu ve elimi yataktan yukarı, başımın yanına doğru çekti. "Dur bakalım orada," dedi, hırıltılı sesi kulağımın hemen dibinde bir alev gibi patladı. "Öyle kendi kendine zevkten kendinden geçip kenara çekilmek yok. Boran’ın sofrasına oturup da karnını tek başına doyuramazsın kızım." Bacaklarımın arasına dizlerini yerleştirip üzerime bir dağ gibi çöktü. O acı kehribar, tütün ve ter kokusu aramızdaki boşluğu tamamen tüketti. Koyu kahve gözleri kısıldı; göz bebekleri arzuyla kapkara bir kuyuya dönmüştü. Boştaki elini uzatıp iç çamaşırımın ince kumaşına taktı. Hiç acele etmeden, kumaşı tenimi sıyırarak yavaşça aşağı indirdi; bacaklarımdan çekip yataktan dışarı fırlattı. Serin hava o sızlayan, ıslak ve kavurucu tenime çarptığında çıplaklığımın dehşetiyle bacaklarımı kapatmaya çalıştım ama devasa elleri dizlerimi kavradığı gibi iki yana ayırdı, yatağa sabitledi. "Kapatma lan," diye hırladı boğuk bir tonda. Bakışları bacaklarımın arasındaki o nemli, alev alev parıldayan mahremiyetimi talan edercesine kilitlendi. Çene kasları kasıldı; boynundaki damarlar derisini delip çıkacak gibi kabardı. "Şimdi sıra bende," dedi, dudaklarını ıslatarak yüzünü kasıklarıma doğru santim santim indirirken. "Kendi elinle ne bok yediğini gördük... Şimdi benim sıram. O alev alev yanan yerinin tadına bakmadan bu gece sana uyku yok. Bakalım benim dilimin altında da böyle iştahla kıvranabilecek misin kızıl." "Albars... yapma..." Sesim dudaklarımın arasından ezik, titrek bir yalvarış gibi döküldü ama bacaklarımı tutan o devasa eller santim kıpırdamadı. Parmakları diz kapaklarımın iç kısmını kavrayıp tenime öyle bir baskı uyguluyordu ki, tek bir kaçış payı bile bırakmıyordu. Dizlerimi yatağın iki yanına sabitlemiş, beni en savunmasız, en çıplak halimle kendi insafına terk etmişti. Yüzünü kasıklarıma doğru biraz daha indirdiğinde, sıcak ve ağır nefesi doğrudan o sızlayan, zonklayan tenime çarptı. Bir kor parçası değmiş gibi bütün bedenim baştan aşağı kasıldı; sırtım yataktan yay gibi havalandı. "Gözlerime bak lan," diye hırladı Albars derinden gelen boğuk sesiyle. Başını hafifçe kaldırıp o zifiri karanlık irislerini benim dehşetle açılmış mavi gözlerime kilitledi. "Korkak gibi saklanmak yok. Kimin dilinin altında kavrulduğunu bileceksin." Sözünü bitirir bitirmez kirli sakalları kasıklarımın hassas derisine sürtündü. O sert, batan tüylerin yarattığı sarsıntının hemen ardından, sıcak ve kaba dili o alev alev yanan, nemli tepeme doğrudan dokundu. Ağzımdan tiz, nefessiz bir çığlık koptu. Tırnaklarımı altımdaki siyah ipek çarşafa öyle bir geçirdim ki parmaklarımın eklemleri beyazlaştı. Dili acemice değil; ne yaptığını bilen, doymak bilmez ve aç bir yırtıcı gibi tenimi talan ediyordu. Dudakları en hassas noktama bastırırken, dilinin sert ve kavisli hareketleriyle beni adeta yerimden söküyordu. Kendi kendime dokunduğum o titrek, yarım yamalak his bunun yanında bir hiçti. Albars’ın her bir hareketi içimdeki bütün dengeleri darmadağın ediyor, kemiklerimin iliğine kadar işleyen yakıcı bir sızıyla beni kıvrandırıyordu. "Albars... dur, ölüyorum..." diye inledim, başımı yastıklara vurarak. Kızıl saçlarım örtünün üzerine alev alev saçılmıştı. Kalçamı geriye doğru çekmeye çalıştım ama devasa elleri kalçalarımın altını kavrayıp beni kendine doğru daha da sert çekti; ağzını o noktaya tamamen gömdü. Boğazından zevkle karışık vahşi, hayvani bir inilti koptu. Dilini bir an bile çekmeden emdi, o yakıcı ıslaklığı damağında gezdirdi. Beni çıldırmanın, bilincimi tamamen yitirmenin eşiğine getirene kadar durmadı. Kasıklarımda kilitlenen o düğüm bu kez çok daha şiddetli, çok daha karanlık bir dalgayla patladı. Bacaklarım titreyerek onun omuzlarına doğru kasıldı; ağzımdan dökülen kesik hıçkırıklarla bütün bedenim onun dudaklarının altında kontrolsüzce sarsıldı. Albars ağır ağır geri çekildiğinde nefes nefeseydi. Çenesinde parıldayan o ıslaklık, dudaklarının kenarındaki o doyumsuz, zehirli sırıtışla birleştiğinde adeta bir iblisi andırıyordu. Dizlerinin üzerinde doğrulup elinin tersiyle ağzını sildi; koyu kahve gözlerinde kapkara bir cinnet alev almıştı. "Tadın da yangının gibi lan..." dedi, boğuk bir hırıltıyla üzerime doğru uzanıp yüzüme eğilirken. Sıcak, yabancı nefesi dudaklarımı yaladı. "Böyle bir tadı bu mahallenin çamurunda nasıl sakladın lan sen? Şimdi söyle bakalım kızıl... Kimin hakkıymış bu yangın?" Göğsüm deli gibi inip kalkıyor, ciğerlerime dolan havanın bile bana yetmediğini hissediyordum. Kasıklarımdaki o sarsıcı nabız tüm bacaklarıma yayılmış, beni yataktan bir milim bile kıpırdayamayacak kadar mecalsiz bırakmıştı. Albars üzerime doğru bir gölge gibi eğildi. Çenesindeki ıslaklık loş sarı ışıkta parlarken, zifiri karanlık gözleri yüzümdeki her bir çizgiyi acımasızca okuyordu. Soluklarımız birbirine karıştı; tütün, kehribar ve tenimin ona sinen kokusu aramızdaki havayı iyice ağırlaştırmıştı. "Cevap ver lan," dedi, hırıltılı sesi doğrudan dudaklarıma çarparak. "Dilsiz mi oldun birden? Kiminmiş bu yangın?" Yutkunmaya çalıştım ama boğazım kupkuruydu. Açık mavi gözlerim doldu; başımı hafifçe yana çevirip dudaklarımı birbirine bastırdım. Ona o zaferi kendi ağzımla vermek içimdeki son gurur kırıntısını da yok etmek demekti. Ama Albars boyun eğmememden zerre rahatsız olmadı; aksine, bu inatçı sessizliğim onu daha da tahrik etti. Nasırlı parmaklarını saçlarımın arasına daldırıp başımı sertçe kendine doğru çevirdi. Dudakları bu kez dudaklarıma değil, boynumun sol tarafına, az önce bıraktığı mor izlerin hemen üzerine kapandı. Tenimi emerek, dişlerini derime hafifçe geçirerek yukarı doğru tırmandı; çenemin kenarından kulağımın memesi altına kadar her yeri yakıcı öpücüklerle mühürledi. "Söylemesen de fark etmez," diye fısıldadı dişlerinin arasından. Sıcak nefesi kulağımın içine doldu. "Bu ten bu gece adımı ezberledi artık. O sokaktaki itler, arkana saklandığın o gururun... Hiçbiri seni bu yataktan geri alamaz." Doğruldu. Bacaklarımın arasından çekilip yatağın kenarında ayağa kalktığında odadaki heybetiyle adeta bir duvar gibi dikildi. Ellerini pantolonunun kemerine götürdü; tokanın açılış sesi sessiz odada bir kırbaç gibi şakladı. Kumaşın hışırtısıyla birlikte pantolonu ve iç çamaşırını tek bir hamlede yere indirdi, kenara fırlattı. Gözlerim istemsizce oraya kaydığında nefesim boğazımda düğümlendi. Gördüğüm şey korkudan kanımı dondurmaya yetti. Bütün damarları kabarmış, koyu teninde zonklayan o devasa sertlik, bir kadının bedenine değil adeta bir savaşa girmeye hazırlanır gibi tehditkâr ve acımasız görünüyordu. Yıllardır koruduğum, kimsenin elinin bile değmediği o daracık, tecrübesiz bedenimin bu kudretin altında nasıl parçalanacağını düşünmek içimi derin bir ürpertiyle doldurdu. Gözlerimi dehşetle kapatıp iki elimle çarşafı göğsüme doğru çekmeye çalıştım. "Albars... dur..." dedim, sesim çatallanmış bir feryat gibi çıktı. "Olmaz... Ben... yapamam bunu. Çok büyük... canımı yakacaksın!" Yatağın şiltesi onun ağırlığıyla derin bir şekilde çöktü. Tekrar üzerime uzandı. Çarşafı tutan ellerimi tek bir hamlede ayırıp başımın iki yanına bastırdı. Göğsünün kılları ve sıcak derisi çıplak göğsüme yapıştı; o sızlayan sertliğini doğrudan bacaklarımın arasındaki nemli açıklığa yasladığında vücudumdan yukarı buz gibi bir panik fırladı. "Canın yanacak lan zaten," diye hırladı kulağımın dibinde. Sesi arzuyla çatallanmış, deliliğin sınırına dayanmıştı. "İlk kez bir erkeğin altına giriyorsun, o erkek de benim. Öyle uslu uslu, acısız bitecek mi sandın?" Uzanıp alnını alnıma dayadı; koyu gözlerinde katıksız bir sahiplenme vardı. "Ama öldürmem seni kızıl," dedi, dudakları titreyen dudaklarıma santimler kala dururken. "Kollarımın arasında canını yakarım ama nefesini kesmem. Şimdi aç şu bacaklarını... Boran içeri giriyor."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD