BÖLÜM 18

1186 Words
Gece, Karan Tepe’nin üzerine katran gibi çökmüştü ama o koca kapının ardındaki dünya, dışarıdaki cehennemden çok daha tekinsiz bir fırtınaya gebeydi. Albars yatakta, sırtını iki kalın yastığa dayamış halde yatıyordu. Sargılı göğsü ağır ağır inip kalkıyor, teninden yayılan o kavurucu ateş odayı ısıtıyordu. Vurulmuş, dikiş yemiş, kan kaybetmişti; ama o yatağın içinde bile bir insandan çok, zincire vurulmuş yaralı bir kaplanı andırıyordu. Sağ elinde sımsıkı tuttuğu telefonu kulağına dayamıştı. Koyu kahve gözlerindeki zifiri karanlık, kan çanağına dönmüş irislerinde alev alev parıldıyordu. "Semih," dedi, sesi boğuk, derinden ve her hecesi bir idam fermanı kadar keskin çıkarak. "O depoyu buldunuz mu?" Karşı taraftan gelen ses kısık ve telaşlıydı. Albars’ın sağlam omzundaki kaslar çelik gibi gerildi. "Bana masal anlatma lan!" diye hırladı dişlerinin arasından; dikişlerinin sızlamasına aldırmadan göğsünü hafifçe öne eğdi. "O sıktıkları kurşunun hesabını bu gece Karan Tepe’nin bütün sokaklarına ödeteceksin! Harun’un itleri mi yaptı? Limandaki o sevkiyatı kim ihbar ettiyse, kim o pusuya yol verdiyse sabaha kadar hepsinin kellesini o masanın üstünde göreceğim! Dükkânlarını yakın, depolarını havaya uçurun, neleri varsa başlarına yıkın! Boran’a sıkılan kurşunun bedeli sadece kanla ödenir. Taş taş üstünde bırakmayacaksınız, anladın mı beni?! Yakın lan şehri!" Telefonu tek bir sert hareketle komodinin üzerine fırlattı. Plastik parçalar ahşaba çarpıp çatırdadı. Ağır nefesleri odanın duvarlarında yankılanırken alnındaki terler şakağından boynuna doğru süzülüyordu. Odanın aralık kapısından elinde gümüş bir tepsiyle içeri girdiğimde, tam bu kükreyişin dumanı tütüyordu havada. Karan Tepe’nin sokaklarında kan gövdeyi götürüyordu belki ama bu odada, o koca canavar benim ellerime bakıyordu. Sabahın ilk ışıkları ağır kadife perdelerin arasından süzülürken mutfağa inmiş, yeni hizmetlilerin çekingen bakışları arasında bizzat ocağın başına geçmiştim. Tavuk suyuna, bol karabiberli, sıcak ve şifalı bir çorba kaynatmıştım. Anneme yıllarca o bodrum katında nasıl baktıysam, şimdi aynı özenle bu adamın yaralarını sarmak istiyordum; içimdeki o tuhaf, karşı konulmaz koruma içgüdüsü gururumu bile bastırmıştı. Adımlarımın hafif sesini duyunca başını bana doğru çevirdi. Koyu bakışları, üzerimdeki bol kazağa, darmadağın olmuş alev rengi kızıl saçlarıma ve elimdeki tepsiye kaydı. Yüzündeki o katil maskesi, beni gördüğü o salisede hafifçe çözüldü ama yerini o bildik, arsız ve buyurgan tavra bıraktı. "Ne o lan?" dedi pürüzlü, yorgun sesiyle. "Semih yetmedi, sen mi geldin başıma gardiyan gibi?" Cevap vermedim. Dudaklarımı birbirine bastırıp yatağın kenarına adımladım. Tepsiyi komodinin üzerine dikkatlice bıraktım; dumanı tüten porselen kâseyi ve kaşığı elime aldım. Yatağın kenarına, sağlam tarafına usulca iliştim. "Kapa o çeneni de önüne bak," dedim, sesimi sert tutmaya çalışarak ama gözlerimdeki endişeyi saklayamayarak. "Bütün gece kükredin durdun, ateşin kırk dereceye dayandı. İç şunu, kendine gel biraz." Albars tek kaşını kaldırdı, dudaklarının kenarı alaycı bir kıvrımla gerildi. "Emreder gibi konuşuyorsun kızıl... Hayırdır, vurulduk diye ipleri eline mi aldın?" "Albars, inat etme!" Kaşığı çorbaya daldırıp doldurdum, hafifçe üfleyerek soğuttum ve onun dudaklarına doğru uzattım. "Aç ağzını. Hadi, sıcakken iç." Gözlerini kısıp kaşığa, sonra doğrudan gözlerime baktı. Bir an direnecek, tepsiyi elinin tersiyle itecek sandım; Karan Tepe’yi titreten o koca adamın bir kadının elinden bebek gibi çorba içmesi onun lügatında yoktu. Ama gözlerimdeki o kararlı, titrek bakışı görünce boğazından derin bir homurtu kopardı. Ağzını araladı. Kaşığı dudaklarının arasına aldığında sıcak çorbayı yavaşça yuttu. Çorbanın lezzeti damağına çarptığı an yüzündeki o sert çizgiler biraz daha yumuşadı; kaşıktan sonra derin bir nefes verdi. "Güzel olmuş lan," diye homurdandı, gözlerini üzerimden ayırmadan. "Zehirlemedin yani beni." "Zehirlesem bu kadar uğraşmazdım herhalde," dedim gözlerimi devirerek. Bir kaşık daha doldurup üfledim, dudaklarına uzattım. "Ye hadi, ilaçlarını içireceğim daha." Böyle böyle yarım kâseyi bitirdi. Her lokmada ona doğru biraz daha eğiliyor, dökülmesin diye serbest kalan elimi çenesinin altına siper ediyordum; bir bebeğe bakar gibi, üstüne titreyerek, alnından süzülen teri elimin tersiyle silerek ilgileniyordum onunla. Parmaklarımın her dokunuşunda Albars’ın boyun kaslarının gerildiğini, nefesinin giderek ağırlaştığını hissediyordum. Kâsede son birkaç kaşık kaldığında arkasına doğru hafifçe yaslandı. Sağ elini kaldırıp aniden bileğimi yakaladı. Tutuşu yaralı olmasına rağmen hâlâ bir demir kelepçe gibiydi ama canımı acıtmıyordu. Kaşığı tutan elim havada asılı kaldı. "Albars, dökülecek... Bırak da bitirelim," dedim kaşlarımı çatarak. Albars bırakmadı. Koyu kahve gözlerindeki o yorgunluk bir anda buharlaştı; yerini zifiri, arsız ve fazlasıyla tehlikeli bir parıltıya bıraktı. Başını hafifçe bana doğru uzattı, dudaklarının kenarında o bildik, sinsi sırıtış peydah oldu. "Bakıyorum da pek bir alıştın bu işe," dedi, sesi boğuk, derinden ve göğsümü titretecek kadar sert bir tonda çıktı. "Neye alışmışım?" dedim saf saf, bileğimi kurtarmaya çalışarak. Albars beni kendine doğru biraz daha çekti. Yüzü yüzüme santimler kala durdu; tütün, ateş ve teninin o baskın kehribar kokusu bir anda nefesimi kesti. Gözleri kısıldı, bakışları yüzümden aşağı kayıp kazağımın açık yakasından görünen köprücük kemiklerime ve oradan da göğüslerimin dolgunluğuna indi. "Böyle başıma dikilip kaşık kaşık beslemelere..." diye fısıldadı dişlerinin arasından, sesi argo ve arsız bir tona bürünürken. Başparmağını bileğimden kaydırıp elimin tersine doğru sürttü. "Üstüme titremelere, terimi silmelere falan... Pek bir anaç kesildin başıma kızıl." "Yaralısın diye insanlık yapıyorum herhalde!" dedim, yanaklarımın hafifçe ısındığını hissederek. "Kendin kalkıp yiyebiliyorsan buyur, kendin ye!" "Madem öyle..." dedi Albars, gözlerindeki o karanlık alev iyice koyulaşırken. Bakışlarını göğsümün tam ortasına kilitledi; dudakları vahşi bir tatminle kıvrıldı. "Madem beni böyle bebek gibi besleyip kucağında avutacaksın..." dedi, sesi biraz daha alçalıp doğrudan kulağımın içine zehir gibi damlarken. "...çorbayı kaşığı bırak da, bari aç memelerini, emzir beni kızıl. Karnımı öyle doyur." Duyduğum şeyle beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Gözlerim fal taşı gibi açıldı, nefesim boğazımda tıkandı. Kalbim öyle bir çarptı ki kazağımın kumaşını delip fırlayacak sandım. Utanç dalgası göğsümden başlayıp kulaklarıma, saç diplerime kadar alev alev yayıldı; yüzüm tek bir saniyede kor gibi kızardı. "Albars!" diye bağırdım, sesim inanılmaz bir dehşet ve utançla çatallanarak. "Sen... sen delirdin mi?! Ne biçim konuşuyorsun sen?!" Elimdeki kaşığı tırnaklarım beyazlaşana kadar sıktım, bileğimi onun parmaklarının arasından hırsla çekip kurtardım. Kâseyi düşürmemek için komodine çarparak bıraktım. Yataktan bir hışımla kalkmaya yeltendim ama Albars arkasına yaslanıp boğazından gür, keyif dolu ve karanlık bir kahkaha kopardı. Göğsü sarsılırken dikişleri acımış olacak ki hafifçe yüzünü buruşturdu ama sırıtışı zerre eksilmedi. "Nereye kaçıyorsun lan?" dedi hırıltıyla, sağlam kolunu uzatıp kazağımın eteğini yakalayarak beni durdururken. "Az önce aslan gibi çorba içiriyordun, iki lafla yine domatese döndün." "Bırak beni, ahlaksız herif!" dedim, arkamı dönüp ona bakmamaya çalışarak ama yanaklarım cayır cayır yanıyordu. İki elimi yüzüme kapatmak, yer yarılsa içine girmek istiyordum. "Ölüyordun be birkaç saat önce! Dikişlerin patlayacak hâlâ aklın fikrin nerede... Sana bir daha çorba falan yok, geber açlıktan!" "Gel lan buraya," dedi Albars, sesindeki o keyifli ton yerini birden daha yumuşak, ama yine de emreder bir sıcaklığa bırakırken. Kazağımdan tutup beni yavaşça yatağa doğru geri çekti. Direnemedim; dikişlerine zarar vermekten korkarak yatağın kenarına, onun sağlam omzunun dibine geri çöktüm ama yüzüne bakmadım, kollarımı göğsümde bağlayıp başımı yana çevirdim. Albars iri, nasırlı elini uzattı. Parmakları çenemi kavradı; canımı yakmadan, şaşırtıcı bir özenle başımı kendine doğru çevirdi. Gözlerimin içine baktığında dudaklarındaki sırıtış yerini sarsıcı, derin bir sahiplenmeye bıraktı. "Ahlaksızsam ahlaksızım lan," diye fısıldadı, başparmağını utançtan alev almış yanağımın üzerinde gezdirerek. "Seni bu yatakta böyle allak bullak görmeyi seviyorum ben. O dışarıdaki itler şehri yaksa da... Bu odada benim ateşim sadece seninle yanar kızıl. Anladın mı beni?" Yutkundum. Bakışlarının ağırlığı içimdeki bütün o kızgınlığı tek bir anda eritti. Dudaklarımı birbirine bastırdım, gözlerimi gözlerinden kaçıramadan öylece kaldım. Albars elini çenemden çekip boynuma, oradan da kazağımın üzerinden göğsüme doğru hafifçe kaydırdı; gözlerinde yanan o karanlık arzuyla fısıldadı: "Şimdi söyle bakalım... O çorbayı bitirecek miyiz, yoksa dediğimi mi yapacaksın?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD