Bade’nin elleri omuzlarımı sıkıca sardığında, aramızdaki o tezat bir kez daha içimi burktu.
Benim gibi uykusuzluktan solmuş, çamurlu sokakların isiyle kirlenmiş değildi. Duru, pürüzsüz buğday teni, açık kumral saçları ve ne olursa olsun parlayan ela gözleriyle hep tertemiz, hep umut doluydu. Üzerindeki hastane stajından kalma açık mavi hemşirelik üniformasının üstüne geçirdiği hırkası bile ona bambaşka bir geleceğin kapısını aralıyordu. O, bu bataklıktan kurtulmak için tırnaklarıyla kazıyordu; hemşirelik fakültesindeki son senesiydi, nöbetten nöbete koşuyor, hayat kurtarmayı öğreniyordu. Ona bakarken hem içim titrer hem de derin, sessiz bir gıpta uyanırdı içimde. Ben ise yirmi bir yaşında, hasta annemin nefes borusuna düğümlenmiş bir çaresizlikle sadece günü çıkarmaya çalışıyordum.
"Dinle beni Nazlı," dedi Bade, sesini iyice kısıp sokağın gürültüsünden sakınarak. "Şimdi ayrılıyoruz, benim hastanedeki staj nöbetine yetişmem lazım. Ama aklın bende kalmasın, iş çantada keklik."
"Bade, emin misin gerçekten?" diye sordum, korku yine sesime dolanırken. "Albars Boran bu... Ya bir terslik çıkarsa?"
"Hiçbir terslik çıkmayacak, korkma artık," diyerek ellerimi sıktı. "Ev öyle bildiğin sıradan bir köşk değil, Karan Tepe'nin en tepesindeki o kışlık malikâne. Hizmetlilerin başındaki Sevim Abla bizim uzaktan akraba, kadına sabah durumu anlattım. Normalde dışarıdan kimseyi sokmazlar ama bugün evin genel temizliği için ekstra eleman lazımmış. Malikâne devasa; temizlenecek salonlar, camlar, kütüphane var. Sevim Abla seni arka servis kapısından gizlice içeri alacak. Kimse kim olduğunu sormaz, gözünü yerden ayırmadan işini yapıp çıkacaksın."
"Albars Boran..." dedim, adını anmak bile dilimi yakarken. "Evde olmadığı kesin mi?"
"Kesin Nazlı, yemin ederim kesin. İki gündür şehir dışındaki liman sevkiyatlarındaymış, adamları bile öyle demiş. En erken yarın gece döner. Sen akşam altıya kadar ne var ne yok toparlayacaksın, Sevim Abla eline o günlüğün üç katı nakit parayı sayacak. O parayla Zeynep Teyze’nin bütün ilaçlarını alır, borçları da kapatırsın. Ama saat bire geliyor, oyalanma artık. Hadi, yokuşu tırman, arka bahçe kapısında Sevim Abla'yı bul."
Bade bana son bir kez sarılıp durağa doğru koşar adımlarla uzaklaşırken, arkasından öylece baktım. Onun o umut dolu dünyası hızla kaybolurken, benim önümde Karan Tepe’nin dik, karanlık yokuşu uzanıyordu.
İki saat sonra...
Karan Tepe’nin zenginlik kokan ferforje kapıları, mermer koridorları ve yabancısı olduğum o buz gibi lüksü geride kalmıştı. Sevim Abla’nın tembihleriyle üst katın devasa koridorunu, kristal avizelerin altını ve ağır lake kaplamaları silip süpürmüştüm. Kollarım yorgunluktan sızlıyor, belim kopacak gibi ağrıyordu ama cebime girecek paranın hayali bana nefes aldırıyordu.
Son olarak o çift kanatlı, koyu maun kapının önüne geldim. Sevim Abla "Beyefendi'nin yatak odasının sadece tozunu al, çekmecelere falan sakın dokunma, hemen çık" demişti.
Kapı hafifçe aralıktı. Titreyen elimle kapıyı itip içeri adım attığım an burnuma çarpan koku beni adeta sersemletti: Ağır tütün, odunsu sedir ağacı ve acı, yakıcı bir kehribar... Doğrudan tehlikeyi fısıldayan, erkeksi ve boğucu bir koku.
Oda bir evden çok karanlık bir kaleyi andırıyordu. Simsiyah devasa bir yatak, dev pencerelerden görünen gri deniz manzarası... Elimdeki nemli bezle konsolun üzerini silmeye başladım. Tek bir an önce bitirip gitmek istiyordum.
Tam konsolun arkasındaki aynayı silecektim ki, odanın içindeki ebeveyn banyosundan gelen yoğun su sesi aniden kesildi.
Buz kestim.
Su sesi...
Hani şehir dışındaydı? Hani evde kimse yoktu?
Korkudan dizlerimin bağı çözüldü, nefesim göğsüme tıkandı. Bir adım geriye doğru kaçmak için hamle yaptığım sırada banyonun buzlu cam kapısı sertçe açıldı.
Odaya yoğun, sıcak bir buhar dalgası yayıldı. Ve o buharın içinden bir gölge çıktı.
Karşımda duran adam, bir insandan çok karanlık bir dağ gibiydi.
O devasa boyu, geniş omuzları ve ıslak teninde parıldayan su damlalarıyla kapı eşiğini neredeyse tek başına kapatıyordu. Belinde sadece siyah, kaba bir havlu sarılıydı. Göğsündeki ve kollarındaki iri kas kütleleri, çiğ, dizginsiz gücü acımasızca gözler önüne seriyordu. Geniş omuzlarında ve göğsünde eski bıçak ve mermi izleri, koyu renk dövmeler vardı; ıslak teninden süzülen sular o yaraların üzerinden akıyordu.
Başındaki nemli, kömür karası saçları alnına dökülmüştü. Koyu kahve, neredeyse zifiriye çalan gözleri odanın ortasında donakalmış beni bulduğu an durdu.
Bakışları yüzümdeki o dehşete, ardına kadar açılmış açık mavi gözlerime ve oradan omuzlarımdan aşağı alev gibi dökülen kızıl saçlarıma indi. Bir heykel gibi kaskatı kesildi; kirli sakallı, keskin çene kemikleri derisini delecek gibi kilitlendi.
Odanın içindeki bütün hava çekildi sanki. Elimdeki nemli bez parmaklarımın arasından kayıp zemine düştü. Karan Tepe’nin acımasız celladı tam karşımdaydı ve koyu gözlerinde çakan o vahşi, tehlikeli parıltı doğrudan beni kafesine hapsetmişti.
Odanın içindeki o ağır, nemli buhar tenime yapışırken nefes almayı unuttum.
Yere düşen bezin ıslak sesi aramızdaki o dipsiz uçurumda bir yankı yaptı. O koca dağ, milim kıpırdamadan bana bakıyordu. Gözleri yüzümde, titreyen dudaklarımda, sonra yavaşça aşağı kayıp eski tişörtümün altından deli gibi inip kalkan göğsümde ve en son belime dökülen alev rengi kızıl saçlarımda oyalandı. Bakışları değdiği her yeri soyuyor, derimi diri diri yakıyordu.
Kaçmak için bacaklarımı zorladım, geriye doğru tek bir adım attım. Ama o tek hareketim içindeki avcıyı uyandırdı.
Ağır, çıplak adımlarla bana doğru yürüdü. Altındaki zemin onun her adımında inliyor gibiydi. Üzerime doğru devasa bir gölge gibi düştü; tütün, acı kehribar ve teninden buharlaşan sıcak suyun kokusu ciğerlerime doldu. Boyum bir altmış beşti hemen altındaydı; yanında bir çocuk kadar, kırılacak incecik bir dal gibi kalıyordum. Yüz üç kiloluk o sert gövde aramızdaki mesafeyi sıfırladığında sırtım arkamdaki duvara çarptı.
Kaçacak hiçbir yer yoktu.
Geniş, nasırlı elini kaldırdı; parmakları duvara, tam başımın yanına sertçe dayandı. Diğer eli ise doğrudan çeneme uzandı. Parmakları çenemi bir kerpeten gibi kavradığında acıyla inledim. Başımı yukarı kaldırdı, açık mavi gözlerimi kendi zifiri karanlığına kilitledi.
"Sen kimsin lan?" dedi.
Sesi öyle kalın, öyle boğuk ve derinden geliyordu ki göğsümün kafesinde titredi.
"Kimin cesareti bu benim yatak odama böyle elini kolunu sallayarak girmek? Hangi orospu çocuğu soktu seni buraya?"
"B-ben..." Sesim boğazımda düğümlendi, dilim damağıma yapıştı. "Temizlik... Temizlik için geldim. Yemin ederim sadece tozu alacaktım... Evde kimse yok dediler!"
Dudaklarının kenarı vahşi, zehirli bir alayla kıvrıldı. Başparmağının sert, çatlak derisini çenemin altından boynuma doğru ağır ağır kaydırdı. Dokunduğu her milim cayır cayır yanıyordu.
"Temizlik ha?" diye fısıldadı, yüzüme doğru eğilirken. Sıcak, tütün kokan nefesi dudaklarımı yalayıp geçti. "Sikeceğim o kapıdaki heriflerin belasını... Bu saçlar ne lan böyle? Alev almış gibi. Gözlerin desen ayrı bir dert. Temizlikçi ayağına yatağıma girmeye mi geldin lan sen, doğruyu söyle?"
"Hayır!" diye bağırmaya çalıştım ama çenemdeki baskısı nefesimi kesti. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. "Bırak beni ne olur! Param yoktu, annem çok hasta... Sadece ilaç parasını kazanıp gidecektim. Dokunma bana!"
Gözyaşım parmaklarının üzerine aktığında gözleri bir an kısıldı. O vahşi karanlığın arkasında çiğ, tehlikeli bir merak çaktı. Ama elini çekmedi; aksine, boynumdaki elini yavaşça ensemdeki kızıl saç tutamlarına daldırdı ve sertçe kavrayıp başımı biraz daha geriye çekti.
"Ağlama lan," dedi dişlerinin arasından, sesi kaba ve hırıltılıydı. "Karşında çocuk yok senin. Bu mahalleye adım atan herkes bilir: Boran’ın inine girip de öyle arkasını dönüp kolayca siktir olup giden görülmemiştir."
Gövdesiyle beni duvara doğru iyice sıkıştırdı. Islak, sert göğsü ince tişörtümün üzerinden tenime baskı yaparken kalbimin delice çarpışını hissettiğine emindim. Bakışları dudaklarıma indi, oradaki titremeyi izlerken gözlerindeki o karanlık arzu daha da koyulaştı.
"Kızıl..." dedi, boğuk ve arsız bir tonda. "Şimdi söyle bakalım. Seni buradan tek parça çıkarmam için bana ne vereceksin?"