BÖLÜM 3

1541 Words
"B-bırak beni..." Sesim dudaklarımın arasından titrek bir inilti gibi döküldü. "Hiçbir şeyim yok benim. Ne istiyorsun benden?" "Hiçbir şeyin yok öyle mi?" Gözleri yüzümün her zerresini talan edercesine dolaştı. Ensemdeki alev alev yanan saç tutamlarını avucunun içinde daha sıkı topladı; canımı acıtmayacak ama kaçışımı imkânsız kılacak bir vahşilikle başımı biraz daha geriye yatırdı. Boynumun o ince, savunmasız beyazlığı bütünüyle onun insafına kaldı. "Şu saçlara bak lan... Yangın yeri gibi," dedi, hırıltılı sesi kulağımın hemen dibinde bir kırbaç gibi şakladı. "Şu gözlere bak. Mahallede herkes it gibi önümde titrerken, sen hem tir tir titriyorsun hem de gözümün içine öyle bir dikiliyorsun ki... Kanımı kaynatıyorsun kızım sen benim." Islak, geniş gövdesini milim geri çekmedi; aksine beni duvarla kendi taş sertliğindeki göğsü arasına tamamen gömdü. Devasa ağırlığı, çıplak teninden yayılan o kavurucu sıcaklıkla birlikte incecik bedenimin üzerine bindi. Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atarken, onun sol göğsündeki o derin, ritmik ama tehditkâr vuruşları tenimde hissediyordum. Burnunun ucunu yavaşça şakağımdan aşağı, elmacık kemiğime doğru sürttü. Kirli, sert sakalları tenimi çizerek çeneme indi. O acı tütün, sedir ve erkeksi kehribar kokusu zihnimi öyle bir uyuşturdu ki soluksuz kaldım. "Dudakların niye titriyor lan senin?" diye fısıldadı boğuk bir tonda. Sıcak, nemli dudakları çenemin hemen kenarına, nabzımın delice attığı boynumun oyuntusuna değdiğinde vücudumdan yukarı doğru elektrik gibi bir titreme fırladı. "Albars... yapma..." Adı ağzımdan öyle çaresiz, öyle ezik bir yalvarışla çıktı ki, bir doksan altılık o devasa adam bir an için taş kesildi. Dudakları boynumdaki deriye baskı yaparken boğazından yırtıcı, aç bir inilti koptu. "Adımı da biliyorsun demek," dedi dişlerini hafifçe boynumun etine sürtüp hemen ardından o noktayı sıcak, kaba diliyle yakarak. "O siktiğimin dudaklarına nasıl da yakıştı benim adım..." Boştaki devasa elini duvardan çekti. Parmakları eski tişörtümün altından belimin kıvrımına doğru sertçe indi. Nasırlı parmakları ince belimi kavradığı an, tırnaklarını hafifçe etime geçirdi; beni bir tüy gibi kaldırıp neredeyse parmak uçlarımda yükseltti. Aramızdaki o boy farkını, o çiğ ve orantısız güç dengesini bilerek, isteyerek çiğniyordu. "Yalvar bakalım biraz daha," dedi, gözlerini gözlerime dikip yüzünü dudaklarıma santimler kala durdururken. "Bakalım o sesin beni durdurmaya yetiyor mu, yoksa aklımı başımdan alıp seni şu yatağa sermeme mi yarıyor?" Dudakları dudaklarıma değdi. Öpüşü kaba, sabırsız ve cezalandırıcıydı. Ağzımın kenarını sertçe kavrayıp beni nefessiz bırakacak kadar derin bir açlıkla dudaklarımı emdi; itirazlarımı, çığlıklarımı kendi sıcak ağzının içinde boğdu. Ağzının içindeki o tütün ve acı tat doğrudan genzime işlerken, bir yandan saçlarımı çekiştiriyor, diğer yandan belimi kavrayan eliyle beni kendine doğru daha da yapıştırıyordu. Dizlerim tamamen çözüldü, düşmemek için gayriihtiyari ellerimi onun ıslak, çıplak omuzlarına dayamak zorunda kaldım. Avuçlarımın altındaki o kaya gibi sert kaslar gerildi. Dokunuşum onu daha da delirtti; dudaklarımdaki baskıyı vahşileştirerek alt dudağımı dişlerinin arasına aldı, hafifçe ısırarak inlememe sebep oldu. Ağzımdan dökülen o titrek nefesi adeta içine çekti. Başını milim geri çektiğinde soluk soluğaydı; koyu gözleri zifiri bir şehvet ve cinnetle parlıyordu. Dudaklarımdaki baskıyı milim gevşetmedi; soluk soluğa, o zifiri karanlık gözleriyle beni tüketircesine izliyordu. Avuçlarımın altındaki o ıslak, devasa omuzlar kaskatı kesilmişti. Göğsü körük gibi inip kalkarken, aramızdaki o ince kumaş parçasını hiçe sayan bir baskıyla beni arkamdaki duvara biraz daha çiviledi. Boynuma çarpan her soluğu, tenime değen her damla su adeta derimi yakıyordu. "Nefes al," diye hırladı, sesi boğuk, tehditkâr bir fısıltıdan ibaretti. "Böyle karşımda titremeyi kes lan. Gözlerime bak." Açık mavi gözlerimi güçlükle araladığımda, o koyu kahve irislerin ardındaki yangın aklımı başımdan almaya yetti. Başparmağının sert, çatlak derisini alt dudağımın kenarına bastırıp hafifçe kanatacak kadar sertçe sürttü. Dudaklarımdan istemsizce dökülen titrek sızlanma, adamın boğazından çiğ, hayvani bir sesin kopmasına neden oldu. "Şu ağzından çıkan sese bak..." dedi, dişlerini boynumun hemen altındaki o çukura, köprücük kemiğimin başlangıcına batırırken. Isırığı canımı yakacak kadar keskindi ama hemen ardından o noktayı sıcak, kaba diliyle öyle bir yaladı ki dizlerimin bağı tamamen koptu. Düşmemi beklemedi bile. Geniş, nasırlı eli belimden aşağı kayıp kalçamın hemen altını kavradı; o çiğ gücüyle beni tek hamlede, sanki havadan bir tüy kaldırıyormuş gibi yukarı çekti. Bacaklarımı kendi belinin iki yanına dolamak zorunda kaldım. Sırtım duvara yapışık, gövdem ise bütünüyle onun çıplak, ıslak ve ateş gibi yanan tenine kilitlenmişti. Belindeki havlunun kaba dokusu ince kotumun üzerinden tenime batıyordu. "B-bırak..." diye fısıldayabildim, parmaklarım omuzlarındaki ıslak deriye tutunurken. "Albars... dur, ne olursun..." "Durmam lan," dedi, hırıltılı sesi kulağımın arkasında bir alev gibi patladı. "Sen buraya kendi ayaklarınla girdin kızıl. Bu odaya giren, canı ne zaman isterse öyle siktir olup gidemez." Ağzını yeniden dudaklarıma kilitledi. Bu defaki öpüşü az öncekinden çok daha vahşi, çok daha derindi. Dudaklarımı ayırmaya zorladı; kaba, yakıcı dili ağzımın içine pervasızca daldığında itiraz etmeye çalışan sesimi bütünüyle boğdu. Tütünün o buruk, acı tadı genzime kadar işledi. Kafamın arkasındaki kızıl saçları avucunun içine dolamış, her inleyişimde başımı biraz daha kendine doğru bastırıyordu. Boştaki devasa elini sırtımdan aşağı kaydırdı; eski tişörtümün eteğini yukarı sıyırıp çıplak belime dokunduğunda nefesim kesildi. Nasırlı, kocaman parmakları çıplak tenime değdiği an içimden kor gibi bir ürperme geçti. Parmak uçları kaburgalarımın üzerinde, tenimi ezercesine yukarı doğru tırmandı. Her dokunuşunda bir sahiplenme, bir ceza ve bastırılamayan karanlık bir açlık vardı. Beni duvara biraz daha bastırıp kasıklarımızın arasındaki o sert, tehlikeli baskıyı iyice hissettirdiğinde nefesim paramparça oldu. Dudaklarını dudaklarımdan ayırıp çeneme, oradan boynumun nabız atan en hassas yerine kaydırdı. Islak sakalları tenimi hırpalarken, iri gövdesiyle beni adeta un ufak edecekmiş gibi sıkıştırıyordu. "Konuş lan şimdi," dedi, dudakları tenimi yalayarak konuşurken. "Hâlâ o sikik kapıdan çıkıp gidebileceğini sanıyor musun?" Nefes nefeseydim. Göğsüm çıplak göğsüne yaslı, bacaklarım o sert beline kenetlenmişken etrafımdaki tüm dünya silinmişti. Yalnızca teninin yangını, odayı saran acı tütün ile kehribarın boğucu kokusu ve aramızdaki o tehlikeli, çiğ gerilim vardı. Albars alnını alnıma yasladı. O koca gövdesi körük gibi inip kalkarken, koyu kahve gözlerinin zifiri karanlığı doğrudan göz bebeklerime kilitlenmişti. Saçlarımı tutan eli ilk defa biraz gevşedi; parmakları hoyratça değil, şaşırtıcı bir özenle şakağıma dökülen alev rengi buklelerin arasına kaydı. Gözlerinde az önceki vahşi öfkenin yerine, dipsiz bir kuyuyu andıran ağır, karanlık bir büyü çökmüştü. "Adın ne senin?" dedi, sesi fısıltıdan halliceydi ama odanın içinde bir mühür gibi yankılandı. Dudakları dudaklarımın hemen kenarındaydı; her hecesi tenime batıyordu. "Karan Tepe’nin bütün sokakları çamur, pas, kan kokarken... Sen bu yangını nereden bulup getirdin lan bu eve? Kimsin sen?" Başparmağının nasırlı ucu dudağımın kenarını ağır ağır, usulca okşadı. Dokunuşu can yakmayacak kadar yumuşaktı ama ruhumu titretecek kadar tehlikeliydi. "Nazlı..." diye fısıldadım. Sesim boğazımdan titreyerek, bir itiraf gibi döküldü. "Adım Nazlı." Albars’ın göz kapakları hafifçe kısıldı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz, karanlık bir tebessüm kıvrıldı; adı sanki damağında bir zehir gibi gezdirdi. "Nazlı..." dedi, sesi öyle derinden, öyle kadife gibi ama tehlikeli bir tonla çıktı ki göğüs kafesim titredi. "Adın da yangının gibi yakıyor be kızım. Senin gibi bir nazı bu mahallenin toprağı kaldırmaz... Çiğnerler seni. Ama ben..." Cümlesi dudaklarında asılı kaldı. Çift kanatlı maun kapı hiçbir uyarı, hiçbir tıklama olmadan gürültüyle ardına kadar açıldı. "Abi! Limandaki malları basmışlar, hemen çıkmamız—" Sözler bıçak gibi kesildi. İçeri giren adam, Albars’ın sağ kolu Semih’ti. Mahallenin sokaklarında herkesin adını fısıldayarak andığı, çelik gibi sert, atletik yapılı, keskin çeneli o tekinsiz herif. Soğuk, çipil yeşil gözleri ve sağ şakağındaki derin jilet iziyle Karan Tepe’nin yer altındaki tüm kirli işlerini, kaçak dövüşlerini ve tahsilatlarını bizzat yöneten gölgeydi o. Fakat Semih kapının eşiğinde donup kaldı. Gözleri, belinde sadece siyah bir havluyla duvara yaslanmış devasa patronuna ve onun kucağında bacakları beline dolanmış, tişörtü sıyrılmış, kızıl saçları dağılmış ve dudakları kıpkırmızı olmuş bana kilitlendi. Bakışlarındaki o bir anlık afallama, odaya düşen bir kıvılcım gibiydi. Semih’in o yeşil gözlerinin tenime değdiği salise, Albars’ın bedenindeki tüm kaslar taş kesildi. "Siktir..." Semih hızla başını yana çevirip geriye bir adım attı ama artık çok geçti. Albars beni tek bir saniyede kucağından indirip arkasına, duvarın en gölge köşesine savurdu. Devasa cüssesiyle önüme adeta aşılmaz bir zırh gibi geçti; beni bütünüyle kendi gölgesinin ardına kilitledi. Boynundaki ve şakaklarındaki kalın damarlar derisini yırtacak gibi kabarmıştı. Gözlerindeki o büyü tek bir anda yerini katıksız, kan bürümüş bir cinnete bıraktı. "KİM SİKTİĞİMİN KAPISINI VURMADAN İÇERİ GİRİYOR LAN!" Albars’ın kükremesi odanın pencerelerini zangırdattı. Masanın üzerindeki kristal kül tablasını kaptığı gibi kapı eşiğindeki Semih’e doğru fırlattı. Ağır cam parçası Semih’in başının iki santim yanından geçip duvara çarparak tuzla buz oldu. Semih başını eğmiş, tek bir kelime etmeye cesaret edemeden kaskatı duruyordu. Karan Tepe’de herkesi titreten o adam, şimdi karşısındaki canavarın öfkesi karşısında nefes bile alamıyordu. Albars çıplak ayaklarıyla kırık camların üzerinden pervasızca yürüyüp Semih’in üzerine yürüdü. Boy farkıyla adamın tepesine bir kâbus gibi çöktü; sağ elini Semih’in boğazına öyle bir geçirdi ki, atletik yapılı adamın ayakları yerden kesilecek gibi oldu. "Senin o sikik gözlerini oyarım lan!" diye hırladı Albars, dişlerinin arasından tükürükler saçarak. Yüz üç kiloluk dev gövdesi kudurmuş bir boğa gibi titriyordu. "Benim odama... Benim baktığım yere hangi cüretle bakıyorsun lan sen orospu çocuğu?! Kim baktı lan ona?! Gözünü mü deleyim lan senin?!" "Abi..." Semih güçlükle hırıldadı, yüzü morarmaya başlamıştı. "Görmedim abi... Yemin ederim görmedim... Acil diye..." "Gördün lan!" Albars onu koridorun duvarına öyle bir çarptı ki alçıpan çatırdadı. "O gözlerini söküp önüne atarım senin! Bir daha onun olduğu yere nefesin bile değerse, seni bu mahallenin köpeklerine parça pinçik yediririm Semih! Defol git aşağıya, bekle beni! Defol!" Semih’i sertçe koridora savurup devasa maun kapıyı öyle bir çarptı ki kilit dili yuvasından fırladı. Odanın içinde sadece kırık camların çıtırtısı ve Albars’ın delice inip kalkan göğsünün hırıltısı kaldı. Ağır ağır arkasını döndü. Gözleri kan çanağına dönmüştü; boynundaki damarlar zonkluyor, çıplak göğsü öfkeden alev alev yanıyordu. Ve o vahşi, cinnet dolu bakışlar yeniden duvar dibinde korkudan büzüşmüş bana çevrildi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD