Albars göğsü körük gibi inip kalkarak bana doğru bir adım attı. Çıplak ayaklarının altındaki kırık cam parçaları çıtırdadı ama acıyı hissetmiyordu bile; zihnini saran o saf, çiğ kıskançlık gözlerini kan çanağına çevirmişti.
Duvarın dibine iyice sinmiştim. Tişörtümün yakasını titreyen parmaklarımla yukarı çekmeye, göğsümü örtmeye çalışıyordum ama ellerim zangır zangır titriyordu. Onun bu hali az önceki dokunuşlarından çok daha korkutucuydu. Karşımda duran adam bir anlığına insanlığını tamamen yitirmiş, gözü dönmüş bir yırtıcıya dönüşmüştü.
Aramızdaki mesafeyi tek bir hamlede kapattı. Üzerime çöken heybetli gölgesi odanın loş ışığını tamamen kesti.
Eğilip iki eliyle kollarımı kavradı. Tutuşu o kadar sertti ki parmaklarının baskısı tenimde morluklar bırakacak gibiydi; beni duvardan çekip sertçe kendine yapıştırdı. Başını eğip burnunu boynuma gömdü, derin ve hırıltılı bir nefes çekti. Sanki Semih’in odaya girmesiyle havaya karışan yabancı varlığı tenimden silmek, kokumu yeniden kendi ciğerlerine kazımak istiyordu.
"Baktı mı lan sana?" diye hırladı kulağımın dibinde. Sesi deliliğin eşiğinde gezinen bir fısıltıydı. "Gördü mü o piç seni bu halde? Söyle!"
"G-görmedi..." Sesim boğazımda düğümlendi, gözlerimden bir damla yaş yanağıma süzüldü. "Kapı açılır açılmaz arkasını döndü... Yemin ederim görmedi Albars, bırak beni..."
"Gördüyse o gözleri deşerim dedim sana!" Çenemi kavrayıp başımı sertçe yukarı kaldırdı, yüzümü kendi yüzüne hizaladı. Koyu kahve gözlerindeki alev alev yanan o vahşilik doğrudan göz bebeklerime saplandı. "Benim olan bir şeye başka bir erkeğin gölgesinin düşmesi bile onun ölüm fermanıdır. Anladın mı beni? Kafana sok bunu!"
"Ben senin hiçbir şeyin değilim!"
Çaresizliğin ve aşağılanmanın verdiği o ani refleksle dudaklarımdan döküldü bu sözler. Göğsüne ellerimi dayayıp onu itmeye çalıştım. Koca bir kayayı yerinden oynatmaya çalışmaktan farksızdı; milim kıpırdamadı.
Sözlerim odadaki havayı bir anda dondurdu.
Albars’ın çene kasları gerildi, gözleri tehlikeli bir sakinlikle kısıldı. Çenemdeki parmaklarının baskısı canımı yakacak raddede arttı.
"Değil misin lan?" dedi, sesi bu kez bağırmak yerine zehir gibi fısıldıyordu. "Bu odada, bu duvarın dibinde bacakların belime dolanmışken, iniltin ağzımın içindeyken kimindin peki? Sokaktaki o aç itlerin mi, ha? Kime aitsin sen kızıl?"
Cevap vermedim. Dudaklarımı birbirine bastırdım, gözlerimi gözlerinden kaçırmaya çalıştım ama izin vermedi. Yüzü santimlerime kadar yaklaştı; acı tütün ve kehribar kokusu nefesimi kesti.
"Bundan sonra benimsin," dedi, her kelimeyi bir çivi gibi zihnime çakarcasına. "Sen istesen de istemesen de. Şimdi..."
Beni aniden bıraktı, arkasını dönüp yatağın kenarına fırlattığı siyah pantolonunu ve gömleğini kaptı. Hızlı, sert hareketlerle üzerine geçirirken omzunun üzerinden bana ölümcül bir bakış attı.
"Şimdi toparlan. Tek bir adım bile atmayacaksın bu odadan dışarı. Limandaki o orospu çocuklarının işini bitirip döneceğim. Döndüğümde seni burada bulmazsam..." Durdu, gömleğinin düğmelerini iliklerken gözlerini kısıp doğrudan gözlerimin içine baktı. "...bu mahalleyi taş taş üstünde bırakmam, seni yine o çamurun içinden söker alırım. Anladın mı beni?"
Kapı öyle bir şiddetle kapandı ki, menteşelerinden gelen gıcırtı odanın içinde uğultuyla dağıldı.
Kilit mekanizmasının kırık parçaları yere saçılmış, geride sadece koridordan uzaklaşan o ağır postal sesleri ve Albars’ın alt kattaki adamlarına savurduğu boğuk küfürler kalmıştı. Çok geçmeden bahçeden gaza basan tekerleklerin çakıl taşlarını savuran o sağır edici homurtusu duyuldu; demir kapılar gürültüyle kapandı ve koca malikâne derin, mezar gibi bir sessizliğe gömüldü.
Duvarın dibine çökmüş halde, parmaklarımı boğazıma bastırarak soluklanmaya çalıştım.
Tüm bedenim cayır cayır yanıyordu. Dudaklarımda hâlâ onun tütün sinmiş o vahşi tadı, boynumda dişlerinin ve kaba dilinin bıraktığı sızlayan izler, belimde ise parmaklarının ezici baskısı vardı. Beni bir paçavra gibi duvara yaslayışı, odayı inleten kükremesi, Semih’in boğazına yapışan o katıksız deliliği... Aklım almıyordu. Korkudan dişlerim birbirine vuruyor, içimdeki o aşağılanma ve bastırılmış yangın bir burgu gibi midemi deliyordu.
‘Döndüğümde seni burada bulmazsam bu mahalleyi taş taş üstünde bırakmam...’
Sesi kulaklarımda bir idam fermanı gibi yankılandı. Beni bir eşya, kendi mülkü sanıyordu. Karan Tepe’nin bütün yasa dışı çarklarını yönetiyor olması, beni de bir gecede satın alabileceği anlamına gelmiyordu.
"Ben senin malın değilim," diye fısıldadım titreyen dudaklarımla. "Senin o dünyana ait değilim ben!"
Dizlerimin üzerine basarak güçlükle doğruldum. Yerdeki nemli temizlik bezini ve devrilmiş kovanın suyunu hiçe sayarak kapıya doğru koştum. Kalbim kaburgalarımı parçalayacak gibi atıyordu. Koridora çıktığımda etrafta tek bir hizmetli bile yoktu; Albars’ın az önceki cinneti herkesi kendi deliğine sindirmişti.
Merdivenleri ikişer üçer atlayarak indim. Malikânenin mermer zemininde adımlarım kayarken arkama bile bakmıyordum. Ön kapı kilitli olabilirdi, doğrudan geldiğim yere; mutfağın servis çıkışına yöneldim.
Mutfaktaki arka kapı aralıktı. Sevim Abla ortalıkta görünmüyordu; muhtemelen Beyefendi’nin evde olduğunu öğrenince korkudan bir yerlere saklanmıştı. Ne paramı alabilmiştim ne de günlüğümü... Cebimde sıfır kuruşla, sadece canımı ve gururumu kurtarmanın telaşıyla bahçeye fırladım.
Hava kararmaya yüz tutmuş, Karan Tepe’nin tepesi gri bir sisle örtülmüştü.
Bahçenin arka çitlerindeki servis kapısını ittiğim an dışarıdaki o sert, tuzlu rüzgâr yüzüme çarptı. Arkama bir an olsun bakmadan koşmaya başladım. Asfalt yoldan aşağı, Karan Tepe’nin o lüks dükkânlarının, ışıl ışıl kafelerinin önünden deli gibi geçtim. Vitrinlerdeki yansımamda darmadağın olmuş kızıl saçlarımı, boynumdaki o kızarık izleri ve deliye dönmüş açık mavi gözlerimi görüyordum. İnsanların bana tuhaf bakışlarını umursamadan yokuş aşağı nefesim tükenene kadar koştum.
Lüks bitti, sokak lambaları seyrekleşti, taşlar kırıldı.
Üst Mahalle’nin yokuşun aşağısındaki o tanıdık, ağır rutubet ve kömür kokan karanlığı beni bir girdap gibi içine çekti. Çamurlu sokaklara, duvarlarında kurşun izleri olan o yıkık binalara girdiğimde ciğerlerim patlayacak gibiydi. Dizlerim çözülmek üzereyken bizim paslı demir kapıyı buldum.
Bodrum katının rutubetli basamaklarını sendeleyerek indim ve kendimi eski ahşap kapının ardına atıp sürgüyü gürültüyle çektim.
Sırtımı kapıya yaslayıp yere yığıldım. Odanın içi zifiri karanlıktı; sadece annemin içerideki çekyattan gelen o hırıltılı, zoraki nefesleri duyuluyordu.
Kurtulmuştum. Ama kapının dışındaki o dik yokuşun tepesinde, Karan Tepe’nin celladının döneceği o saat yaklaşıyordu ve benim ne annemin ilaç parası vardı ne de gidecek başka bir sığınağım.
Karanlık odanın içinde, sırtım kapının tahtasına yaslı halde soluklanmaya çalışırken zaman adeta durmuştu.
Annemin odadan gelen o hırıltılı nefesi ciğerimi dağlıyordu. Titreyen bacaklarımla ayağa kalktım. Banyodaki kırık aynanın önüne geçip musluğu açtım; buz gibi suyu avuçlayıp yüzüme çarptım. Aynadaki görüntü içler acısıydı. Dudaklarım şişmiş, boynumun sol tarafında Albars’ın dişlerinin ve o kaba dokunuşlarının bıraktığı morumsu kırmızı izler parlıyordu. Tişörtümün yakasını yukarı çekip kapatmaya çalıştım ama nafileydi; o vahşi herifin damgası tenime kazınmıştı sanki.
İçeriye, annemin yanına geçtim. Çekyatın kenarına oturdum, buz kesmiş zayıf elini avuçlarımın arasına aldım.
"Anne..." diye fısıldadım, gözlerimden bir damla yaş elinin üstüne damladı. "Özür dilerim. Alamadım ilaçlarını... Hiçbir bok beceremedim."
Annem gözlerini güçlükle araladı. O yorgun, feri sönmüş gözleriyle bana baktı; kuru dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı. Sadece parmaklarıyla elimi hafifçe sıktı. O zayıf dokunuş içimdeki çaresizliği ikiye katladı. Cebimde beş kuruş yoktu. Şevket’in atölyesinden kovulmuştum, tepedeki o cehennemden canımı zor kurtarmıştım ve bu gece annemin nefesi tıkandığında yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
Saatler gece yarısına doğru ilerlerken sokaktan gelen sesler kesildi. Karan Tepe’nin alt mahallesine tekinsiz, boğucu bir sessizlik çöktü. Sadece uzaktan gelen birkaç el silah sesi ve sokak köpeklerinin havlamaları duyuluyordu.
Sonra... O sessizlik bıçak gibi yarıldı.
Yokuşun başından aşağı doğru inen ağır, homurtulu bir motor sesi yankılandı. Sıradan bir araba motoru değildi bu; mahalle’nin çukurlu sokaklarını titreten, zırhlı, devasa bir canavarın sesiydi.
Olduğum yerde kaskatı kesildim. Kalbim göğüs kafesimi delip çıkacak gibi çarpmaya başladı.
Araba tam bizim bodrum katının hizasında durdu. Farların o keskin, beyaz ışığı penceremizin tozlu tülünü delip odanın tavanına vurdu. Çamurlu zemine basan o ağır askeri postalların tok sesleri gecenin sessizliğinde yankılandı.
Bir... iki... üç kapı aynı anda kapandı.
Dizlerimin bağı çözülürken ayağa fırladım. Odanın ortasında ne yapacağımı bilemez halde donup kaldım. Gelmişti. ‘Seni bu çamurun içinden söker alırım’ demişti ve sözünü tutmuştu.
Demir sokak kapısının menteşeleri inledi. Ardından o dar, basık merdivenleri inen ağır ve ritmik adımlar... Her adımında bodrum katının rutubetli tavanından tozlar dökülüyordu sanki.
Kapının önünde durdu.
Hiçbir çalma, hiçbir tereddüt olmadı.
Küt!
Eski tahta kapı, dışarıdan indirilen tek bir devasa tekme darbesiyle menteşelerinden fırladı; sürgü tahtayı parçalayarak yere düştü. Toz duman ve soğuk gece havası içeri dolarken eşikte o devasa gölge belirdi.
Albars Boran.