Üzerinde simsiyah, yakaları kalkık ağır bir kaban vardı. Siyah gömleğinin üst düğmeleri açıktı. Sağ elinin boğumları parçalanmış, kurumuş kan izleriyle kaplıydı; limandaki hesabı nasıl kestiği o yaralardan okunuyordu. Kömür karası saçları alnına dökülmüş, koyu kahve gözleri doğrudan odanın ortasında titreyen beni bulmuştu.
Gözlerinde tek bir damla merhamet yoktu. Katıksız, zifiri bir öfke ve kapkara bir cinnet alev alev yanıyordu.
Arkasında Semih ve elleri tetikte bekleyen iki izbandut gibi adamı duruyordu. Albars içeriye tek bir adım attı; tavanı basık bodrum odası onun varlığıyla adeta küçüldü, nefes alınmaz bir hücreye döndü.
"Semih," dedi, sesi o kadar alçak ve derinden çıktı ki duvarlar zangırdadı. Gözlerini benden bir saniye bile ayırmıyordu. "Dışarıda bekle. Kapıyı da örtün."
"Tamam abi," diyen Semih arkadaki adamları işaret edip kırık kapıyı hafifçe çekerek geriye çekildi.
Odanın içinde sadece ikimiz kaldık. Bir de çekyatta nefes almakta zorlanan annemin hırıltısı...
Albars ağır, pervasız adımlarla üzerime doğru yürüdü. Aramızdaki mesafeyi kapatıp tepeme bir karabasan gibi çöktüğünde o acı tütün, barut ve kan kokusu genzimi yaktı. Başını hafifçe eğip gözlerimin içine baktı; çenesindeki kaslar öyle bir kilitlenmişti ki derisi gerilmişti.
"Sana ne dedim lan ben?" diye fısıldadı. Sesi bir bıçağın namlusundan daha keskindi. "O siktiğimin odasından bir adım bile atmayacaksın demedim mi lan ben sana?!"
Odanın içindeki soğuk hava kırılmış tahta kapının çatlaklarından içeri dolarken, Albars'ın öfkeden alev alev yanan gözleri bir an olsun üzerimden çekilmedi.
Nefesim boğazıma tıkandı; bir adım geriye çekilmek istedim ama arkamda duran eski masanın kenarına çarptım. Kaçacak tek bir delik bile yoktu.
"Cevap ver lan!" diye birden öyle bir kükredi ki, duvarlardaki sıvalar döşemeye döküldü.
Nasırlı, boğumları yarılmış ve kurumuş kan izleriyle kaplı iri elini kaldırıp çeneme öyle bir yapıştı ki parmaklarının ağırlığı kemiklerimi un ufak edecek sandım. Başımı sertçe yukarı kaldırdı, korkudan büyümüş açık mavi gözlerimi kendi zifiri karanlığına çiviledi.
"Ben sana bir söz dediysem, o söz kanundur!" diye hırladı dişlerinin arasından. Yüzüme çarpan tütün, barut ve kan kokusu başımı döndürüyordu. "Benim lafımı çiğneyip bu siktiğimin bodrumuna kaçmak ne demek lan?! Sen beni hâlâ tanımadın mı?!"
"Bırak... Bırak beni!" Öfkeyle, içimdeki çaresizliğin verdiği son güçle elimi siyah kabanının yakasına vurup onu itmeye çalıştım. "Sen kimsin de benim hayatıma karışıyorsun?! Burası benim evim! Ben senin malın değilim, hiçbir şeyin değilim!"
Albars'ın dudaklarının kenarı vahşi, zehirli bir alayla kıvrıldı.
"Benim değilsin, ha?"
Çenemdeki elinin baskısını zerre azaltmadan beni kendine doğru çekti. O kadar yakındık ki, göğsünün öfkeyle inip kalkışı eski tişörtümün üzerinden tenime baskı yapıyordu.
"O malikânede bacakların belime dolandığında da böyle dikleniyordun ya kızım?" diye fısıldadı. Sesi karanlık, boğuk ve dehşet doluydu. "Boynundaki o izleri kim bıraktı lan o zaman? Benim izimi taşıyan hiçbir şey bu çamurun içinde kalamaz. Ben neyi istersem, o benimdir!"
Tam o sırada, arkadaki eski çekyattan gelen boğuk ve hırıltılı bir öksürük odanın sessizliğini bıçak gibi yardı.
Annemin nefessiz kalan, can havliyle çıkan sesi yankılandığında Albars aniden duraksadı. Koyu kaşları çatıldı. Başını hafifçe yana çevirip köşedeki o derme çatma yatağa, son nefesini verir gibi çırpınan anneme baktı. Gözlerindeki o kan çanağı cinnet bir anlığına yerini soğuk, pürdikkat bir sessizliğe bıraktı.
"Bu kim?" dedi, çenemi bırakmadan ama sesini tehlikeli bir fısıltıya düşürerek. "Bundan dolayı mı kaçtın o evden?"
"Annem o benim!" diye bağırdım, gözlerimden boşalan yaşlar onun yaralı elinin üzerine akarken. "Çok hasta... İlaçları yok, nefes alamıyor! Şimdi anladın mı?! Ben senin oyunların için değil, annemi yaşatmak için para kazanmaya geldim oraya! Bırak beni, annemin yanına gideceğim!"
Albars önce anneme, sonra yeniden benim ağlamaktan kızarmış gözlerime ve boynumdaki kendi mor izlerine baktı. Çene kasları kilitlendi. Çenemi yavaşça bıraktı ama geri çekilmedi; elini kabanının cebine atıp telefonunu çıkardı.
Tuş kilidini bile açmadan tek bir aramaya bastı, telefonu kulağına götürdü.
"Semih," dedi dışarıdaki adamına. Sesinde Karan Tepe’nin efendisi olan o çiğ, tartışmasız buyurganlık vardı. "Medilife Hastanesi'nin başhekimini ara. En donanımlı acil ekibi ve yoğun bakım ambulansı on dakikaya bu kapıda olacak. Kadını alıyorlar. Özel süit katı ve bütün uzmanlar hazır edilsin. Tek bir aksilik çıkarsa o hastaneyi heriflerin başına yıkarım."
Telefonu kapatıp cebine fırlattı.
Duyduklarım karşısında donup kalmıştım. Şehrin en lüks, en ulaşılamaz özel hastanesinden bahsediyordu.
Albars üzerime doğru bir adım daha atıp beni tekrar masanın kenarına hapsetti. Devasa boyuyla odanın cılız sarı ışığını tamamen kesti. Eğilip yüzünü tam kulağımın dibine indirdi; acı kehribar ve tütün kokusu tenimi sardı.
"Anan yaşayacak kızıl," diye fısıldadı, sesi ruhumu titretecek kadar boğuk ve kesindi. "Nefesi kesilmeyecek. En iyi profesörler başına dikilecek. Bütün masrafları, her bir siktiğimin kuruşunu ben ödeyeceğim."
Derin, hırıltılı bir nefes alıp başparmağının kaba derisiyle yanağımdaki yaşı sertçe sildi.
"Ama bunun bir bedeli var," dedi, dudakları tenime değecek kadar yaklaştığında. "Ananın nefesine karşılık... Sen benim olacaksın. Bu geceden sonra senin tek bir sahibin var, o da benim. Şimdi söyle bakalım kızıl... Anlaşmayı kabul ediyor musun, yoksa ananın bu rutubetli bodrumda boğulup ölmesini mi seyredeceksin?"