Boğazımdaki o koca düğüm nefesimi kesti.
Çekyattaki annemin morarmış dudakları, göğsünün can havliyle inip kalkışı ve ciğerlerinden gelen o acı hırıltı kulaklarımda uğulduyordu. Gurur, namus, öfke... Hepsi annemin gözlerimin önünde eriyip giden bedeni karşısında kül olup savruldu.
Albars'ın o zifiri karanlık gözlerine baktım. Bir insandan çok kaderimi elinde tutan bir cellat gibi tepemde dikiliyordu.
"Tamam..." dedim, sesim dudaklarımın arasından ezik, titrek bir inilti gibi döküldü. "Tamam, kabul ediyorum. Yeter ki kurtar onu... Yeter ki yaşasın."
Albars’ın dudaklarının kenarı karanlık, vahşi bir tatminle kıvrıldı. Başparmağını alt dudağımın kenarına bastırıp hafifçe ezdi. "Aferin kızıl," dedi, hırıltılı sesi kulağımda bir mühür gibi şakladı. "Sözünden dönmek yok. Dönersen ne olacağını aklından bile geçirme."
Tam o sırada dışarıdan inleten o siren sesleri duyuldu. Kırmızı ve mavi acil ışıkları, kırık kapının aralığından içeriye dolup rutubetli duvarları aydınlattı.
Kapı ardına kadar açıldı. Özel Medilife Hastanesi'nin teçhizatlı sağlık ekipleri, arkalarında Semih’le birlikte içeri girdi. Hızla annemin başına geçip oksijen maskesini taktılar, profesyonel ve telaşsız hareketlerle onu sedyeye sabitlediler.
Annemin sedyesi yanımdan geçerken titreyen ellerimle onun buz gibi eline uzandım. "Anne... Yanındayım, geliyorum," dedim hıçkırıklarımın arasından. Bir adım atıp sedyenin peşinden kapıya doğru yöneldim.
Fakat daha iki adım atamadan, devasa ve sert bir el bileğime bir demir kelepçe gibi kenetlendi.
Tek bir hamlede beni geriye, kendi göğsüne doğru çekti. Sırtım Albars'ın taş gibi sert kabanına çarptı; kolunu ince belime dolayıp beni kucağına hapsedercesine kilitledi.
"Bırak beni!" diye çırpındım, sedyenin dışarı çıkışını dehşetle izlerken. "Annem gidiyor! Ambulansa bineceğim, onun yanında olmam lazım, bırak!"
"Sen hiçbir yere gitmiyorsun," dedi kulağımın dibinden. Sesi buz gibi, amansız ve kural tanımazdı.
"Albars ne olursun!" diye bağırdım, debelenerek onun kollarından kurtulmaya çalışırken. "Tek başına bırakamam onu, korkar! Yanında olmam lazım, yalvarırım izin ver!"
Albars beni kendine doğru sertçe çevirdi. İki eliyle yüzümü kavrayıp başımı yukarı kaldırdı; gözlerindeki vahşi arzu ve katıksız sahiplenme açık mavi gözlerimi delip geçti.
"Anan emin ellerde, dedim sana," diye hırladı dişlerinin arasından. Yüzüme doğru eğildi; tütün, barut ve kehribarın o geniz yakan kokusu soluğumu kesti. "O hastanedeki en iyi adamlar sabaha kadar onun başında nöbet tutacak. Ama seninle bizim kapatmamız gereken başka bir hesap var."
"N-ne hesabı?" dedim nefes nefese, dudaklarım titreyerek.
Gözleri dudaklarıma, oradan boynumdaki mor izlere ve göğsüme indi. Bakışları değdiği yeri kavuruyordu.
"Yarım bıraktığın işin hesabı," dedi boğuk, tehditkâr bir tonda. "O yatak odasından arkana bakmadan kaçmanın hesabı... Ödemen gereken bir borç var kızıl. Ananın nefesini peşin verdim, şimdi sıra benim payımda."
Beni itiraz etmeme fırsat tanımadan, sanki hiç ağırlığım yokmuş gibi tek koluyla kavrayıp havalandırdı ve omzuna attı.
"İndir beni! Albars bırak, kendim yürürüm!" diye haykırdım, sırtına yumruklarımı indirerek. Ama sırtındaki o kaya gibi kaslara vurduğum yumruklar sadece kendi canımı yakıyordu.
Bodrum katından çıkıp sokağa adım attı. Mahalle'nin çamurlu sokaklarında toplanan tekinsiz gözler, fısıldaşan mahalleli, hepsi onun heybetli gölgesini görünce kapı eşiklerine sindi. Albars kimseye tek bir bakış bile fırlatmadan zırhlı siyah jeepe yöneldi.
Arka kapıyı açıp beni deri koltuğa fırlatır gibi bıraktı. Ben diğer kapıdan kaçmaya yeltenemeden kendisi de o devasa gövdesiyle yanıma bindi ve kapıyı dışarıdaki dünyayı sağır edecek bir gürültüyle çarptı.
"Bas," dedi öndeki şoföre, gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadan.
Jeep homurdanarak gaza bastı. Karan Tepe'nin alt mahallesindeki o çamurdan, sefaletten hızla uzaklaşıp yokuş yukarı, tepedeki o lüks ve karanlık zirveye doğru tırmanmaya başladık.
Yol boyunca arabanın içinde çıt çıkmadı. Sırtımı kapıya dayamış, bacaklarımı kendime doğru çekmiştim. Albars ise yanımda, bacaklarını iki yana açmış, gözlerini bir saniye bile üzerimden çekmeden, zihninde beni nasıl parçalayacağını hesaplayan bir canavar gibi beni izliyordu. Elindeki kurumuş kan izleri, kabanının altından gerilen o geniş omuzları ve çenesindeki kilitlenmiş kaslar arabanın içindeki oksijeni tüketiyordu.
Jeep, tepedeki malikânenin devasa demir kapılarından içeri girdiğinde vakit gece yarısını çoktan geçmişti.
Araba durur durmaz Albars kapıyı açtı. İnmeme, kaçmama, hatta nefes almama bile izin vermeden bileğimden kavradığı gibi beni arabadan dışarı çekti. Adımları öyle hızlı ve uzundu ki arkasından tökezleyerek yetişmeye çalışıyordum.
"Yavaş... Kolumu kıracaksın!" dedim acıyla.
Cevap vermedi. Malikânenin ağır çift kanatlı kapısını itip içeri girdi. Alt kattaki koridorda başlarını eğmiş bekleyen hizmetlilerin ve korumaların arasından beni sürüklercesine geçirdi; kimsenin yüzüne bakmadı, kimse de onun cinnet dolu yüzüne bakmaya cesaret edemedi.
Geniş mermer merdivenleri ikişer üçer çıktı.
Ve birkaç saat önce canımı kurtarmak için kaçtığım o çift kanatlı koyu ahşap kapının önüne geldik.
Albars kapıyı tek bir tekme darbesiyle içeriye doğru savurdu. Beni odaya soktuğu gibi arkasından kapıyı sertçe kapatıp kilitledi; anahtarı cebine attı.
Oda, bıraktığım gibiydi. Yerdeki kırık cam parçaları, masanın üzerinde duran tütün tabakası ve odayı saran o boğucu sedir ağacı kokusu...
Albars sırtındaki ağır siyah kabanı tek bir hareketle çıkarıp yere fırlattı. Gömleğinin yakasını çekiştirip bir iki düğmesini daha kopardı. Koyu kahve gözlerindeki o dipsiz karanlık, odanın loş sarı ışığında alev almış gibi parlıyordu.
Üzerime doğru, köşeye sıkıştırdığı avını parçalamaya hazırlanan bir yırtıcı gibi ağır ağır yürüdü.
"Kaçtın," dedi, sesi göğüs kafesimi titreten boğuk bir fısıltıdan ibaretti. "Benden kaçabileceğini sandın, öyle mi kızıl?"
Sırtım doğrudan yatağın siyah ahşap direğine çarptı.
"Boran’ın borcu ertelenmez," dedi, aramızdaki son mesafeyi de kapatıp beni yatağın kenarına doğru bastırırken. "Şimdi o borcu bu yatakta, her zerrenle ödeyeceksin."