Kusursuzluğun Silüeti
İzmir’in tül gibi ince, lacivert akşamüstü rüzgarı, Kordon boyundaki malikanenin açık pencerelerinden içeri süzülüyor, devasa salonun duvarlarında asılı duran tablolara hafifçe dokunup geçiyordu. Piyano tuşlarından dökülen Chopin’in Nocturne’ü, evin içindeki o kusursuz, steril sessizliği asil bir melodiyle dolduruyordu. Piyanonun başında oturan Mucize, sanki o evin paha biçilemez antikalarından biri gibiydi. Aynadan yansıyan aksine bakan biri, onun bu dünyaya ait olup olmadığını sorgulayabilirdi. Bel hizasına kadar inen, simsiyah ve gür saçları, porselen kadar pürüzsüz, pamuk beyazı teniyle keskin bir tezat oluşturuyordu. Yüzünün tam ortasında, hokka gibi oturan burnu ve her bakışında derin bir denizi andıran masmavi badem gözleri, ona duru ama büyüleyici bir güzellik katıyordu. Boyu, zarif omuzları ve duruşuyla, ailesinin ona sunduğu o lüks hayatın tam bir timsaliydi.
Mucize, İzmir’in en köklü ve varlıklı iş insanlarından biri olan Asaf Soykan ile ülkenin tanınmış asil ressamlarından Handan Soykan’ın biricik kızıydı. Tek bir dediği iki edilmeyen, el bebek gül bebek büyütülmüş bu genç kızın çocukluğu, peşinden koşan dadıların koruyucu gölgesinde geçmişti. Her arzusu daha dudaklarından dökülmeden yerine getirilir, hayatı en seçkin hocalardan alınan özel dersler, piyano resitalleri ve dil kursları arasında akar giderdi. Sanatçı bir annenin kızı olarak, evdeki atölyede fırça kokularıyla büyümüş, tuvalin büyüsünü erkenden keşfetmişti. Üstelik dünyası sadece bu malikaneyle de sınırlı değildi; her yaz tatilinde Asaf Bey’in iş seyahatleri ve Handan Hanım’ın Avrupa’daki sergileri vesilesiyle ülke ülke gezerdi. Paris’in sanat kokan sokaklarında yürür, Floransa’da rönesansın izini sürer, Londra’da dilini geliştirirdi. Hayatı, dünyayı gezip görerek örülmüş altın bir kafesti.
Konforlu ve güvenli dünyasının sınırları o kadar netti ki, hayata dair tek bir endişesi bile olmamıştı bugüne kadar. Geleceği bile hazırdı; üniversite sınavına girmiş, çocukluğundan beri hayalini kurduğu İzmir Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin kapısından adım atmak, annesinin izinden gitmek için gün sayıyordu. Resim yapacak, piyano çalacak ve doğup büyüdüğü bu güzel şehirde, ailesinin kanatları altında yaşamaya devam edecekti.
O akşam, malikanede tatlı ama yoğun bir telaş hakimdi. Bahçedeki devasa havuzun etrafı pırıltılı ışıklarla donatılıyor, masalar en şık örtüler ve canlı çiçeklerle süsleniyordu. Çünkü o gece, Mucize’nin 18. yaş günüydü. Çocukluktan genç kızlığa adım attığı, hayatının en kusursuz, en unutulmaz gecesi olacağını düşündüğü o özel günün arifesindeydi. Odasında, aynanın karşısında gecenin parıltısına uyum sağlayacak elbisesini düzeltirken, içini kaplayan o tarifsiz mutlulukla gülümsedi. Henüz birkaç saat sonra, üzerine titreyen Handan Hanım ve gururlu babası Asaf Bey ile birlikte mumları üfleyecek, hayatının en güzel dönemine resmen başlayacaktı. Dünyanın en şanslı kızı olduğuna dair inancı tamdı; ta ki o kusursuz porselen kırılana kadar.