Profesörün kürsüye çıkıp tahtaya ilk desen örneklerini çizmeye başlamasıyla amfideki uğultu bıçak gibi kesildi. Güzel Sanatlar Fakültesi’nin o devasa, yüksek tavanlı atölye sınıfında sadece kağıda sürtünen füzen kalemlerinin ve fırçaların hışırtısı duyuluyordu. Mucize, dikkatini tamamen önündeki beyaz kağıda vermişti. Kömür kalemi parmaklarının arasında usta birer fırça gibi hareket ediyor, içindeki o dindiremediği öfkeyi ve acıyı çizgilere döküyordu.
En arka sırada oturan Serkan ise, önündeki boş deftere tek bir çizgi bile çekmemişti. Bakışları, birkaç sıra önünde oturan o kusursuz silüete çakılı kalmıştı. Mucize’nin her fırça darbesinde omuzlarının nasıl gerildiğini, simsiyah saçlarının her başını eğişinde omzundan nasıl zarifçe döküldüğünü izliyordu. Sosyete partilerinde, lüks kulüplerde etrafını saran o yapmacık, gösterişli kızlardan sonra bu kız, Serkan için tamamen başka bir gezegenden gelmiş gibiydi. Duru, yalansız ve bir o kadar da meydan okuyan bir havası vardı.
Dersin bitiş zili çaldığında, sınıftaki öğrenciler yavaşça toparlanmaya başladı. Defne, "Mucize, ben hocaya bir şey sorup geleceğim, sen malzemeleri toparlar mısın?" diyerek kürsüye doğru koştu.
Mucize tam çantasının fermuarını çekiyordu ki, masasının üzerinde bir gölge belirdi. Başını kaldırdığında, kantinde kendisine kilitleyen o yakışıklı, kendinden emin genç adamın tam karşısında durduğunu gördü. Serkan, ellerini ceketinin ceplerine koymuş, dudaklarında o alışılmadık, mesafeli ama etkileyici gülümsemesiyle ona bakıyordu.
"Selam," dedi Serkan, ses tonunu olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. "Çizimlerin dikkatimi çekti. Güzel sanatlar derslerinin bu kadar sürükleyici olabileceğini tahmin etmezdim."
Mucize, masmavi badem gözlerini Serkan’ın gözlerine dikti. Karşısındaki adamın üzerindeki pahalı ceketten, kolundaki lüks saatten ve duruşundaki o kibirli rahatlıktan kim olduğunu, hangi sınıfa ait olduğunu anında anlamıştı. Tıpkı babası Asaf Soykan gibiydi; paranın ve gücün verdiği o küstah özgüvenle bakıyordu. Mucize’nin içindeki duvarlar saniyeler içinde göğe kadar yükseldi.
"Teşekkürler," dedi Mucize, sesi buz gibi ve mesafeliydi. Çantasını omzuna taktı. "Ama burası bir işletme kantini değil. Eğer dersi sabote etmek için geldiyseniz, yanlış sınıftasınız."
Serkan, hayatında ilk kez bir kadından böyle sert ve aşağılayıcı bir tepki alıyordu. Genellikle kızlar onunla konuşmak için can atarken, bu burslu kız onu tek bir cümleyle sınıfın dışına itmişti. Ama bu durum Serkan’ı geri adım attırmak yerine, içindeki o hırsı daha da alevlendirdi.
"Sert bir giriş," dedi Serkan, gülüşünü bozmadan masaya doğru hafifçe eğilerek. "Sadece tanışmak istemiştim. Ben Serkan."
Mucize, adımlarını kapıya doğru yönlendirirken durdu ve arkasına bakmadan, sadece omzunun üzerinden o keskin masmavi gözleriyle Serkan’a baktı.
"Benim adımı zaten kantinde duymuşsunuzdur, Serkan Bey. Ama ben yine de tekrar edeyim: Benim adım Mucize. Ve benim dünyamda, sizin gibi tesadüflere yer yok."
Mucize, Defne’yi bile beklemeden sınıftan hızlı adımlarla çıkıp koridorun kalabalığında kaybolurken, Serkan sınıfın ortasında arkasından bakakalmıştı. Dudaklarındaki o çapkın gülümseme yavaşça kayboldu, yerini derin bir hayranlığa ve kararlılığa bıraktı. Bu kızın etrafındaki surlar ne kadar yüksek olursa olsun, Serkan o surları yıkmaya yemin etmişti. İstanbul’un bu soğuk sonbaharında, av ile avcının hikayesi artık resmen başlamıştı.