Profesör bu şekilde anlamsız konuşmaya devam ederse gerçekten katil olabilirdim ya da kendimi öldürebilirdim. Şimdi Loya iyi düşün, sen bu adamı çatıdan aşağıya ittirdin ama ölmemiş ki karşında. Bu adam seni öldürdüğünü iddia ediyor, ama ölmedin tam olarak buradasın. Bu durumda ikiniz de yanılıyorsunuz ya da ikiniz de doğruyu söylüyorsunuz ki bu ikimizin de ölü olduğu anlamına gelir. Ben bunları idrak etmeye çabalarken teker teker birden ayaklarımda hissettiğim bir sürtünme ile çığlık attım. Geceki siyah kedi ayaklarıma sürtünmüştü.
"Bu kediyi tanıyorum." dedim aniden..
"Hayır tanımıyorsun, senin tanıdığın bu." dedi adam ve sütunların arkasına geçip ikinci bir siyah kedi çıkardı. Birbirlerinin aynısıydı iki kedi de, bu durumda nasıl emin olabilirdi ki, bu adam tam bir deliydi.
"Aynı ikisi de." dedim sinirlenerek ve bu olayı çözmeden gidecek bir yerim olmadığına göre geçip içeri oturmaya karar verdim. Köşe koltuğa yayılarak oturdum ve masanın üstündeki kürelerden bir tane aldım elime.
"Onları bırakman senin faydana olur, onların içindeki anılara ihtiyacın olacak." dedi Profesör.
"Nasıl yani Harry Potter falan mı okudun sen, kehanet küreleri mi bunlar." dedim kahkahayı basarak.
"Fikri oradan aldığım doğru Loya ama gördüğün gibi (neyi görüyorsam?) ben bir bilim insanıyım. Bu yüzden de ancak teknoloji ile böyle şeyler yapabilirim. Senin anılarını başının etrafına geçirdiğim özel çiplerle elektriksel veriye dönüştürdüm ve oradan ısıyı koruyabilecek bu cam kaplara aktardım. İçlerinde ise su var böylece suyun hafızasından yararlanarak bütün anılarını canlı tuttum." dedi sanki çok normal her gün yaptığı bir şeyi anlatır gibi.
"Beni kaçırıp kafama bir şeyler taktın ve anılarımı küçük kürelere hapsettin? Adı ne?" dedim alayla.
"Neyin adı?" diye sordu ciddiyetle.
"Kullandığın hapın, ya da aldığın maddenin her neyse, bu neyin kafası bilmek isterim." dedim aynı alaycı tavrımla. O ise anlatmaktan yorulmuş birinin tavrıyla, elinde uğraştığı kabloları bir kenara bırakıp bana doğru yürüdü. Elimde tuttuğum kürenin üstünde bir yere bastı, usb girişi gibi bir şey çıktı, oraya bildiğimiz oyuncu gözlüğü ve kulaklığı bir arada olan bir şeyin kablosunu taktı ve bana uzattı.
"Hadi al da izle." dedi.
Kafama kameralı kulaklığı geçirdiğimde şok oldum. Çünkü görüntülerde üstümde beyaz bir laboratuvar önlüğü vardı. Okul gibi bir yerdeydim. Belki de bir kimya laboratuvarı. Adamın biri yanıma geldi ve "Çok güzel Loya." dedi. Neyin güzel olduğuna dair hiç bir fikrim yoktu. Arka masama dönüp baktığımda kızıl saçlı genç bir çocuk bana bakıp gülümsedi. Çillerine yansıyordu pencereden sızan güneş. Herhalde beni yeryüzünde ilk beğenen insan bu çilliydi. Görüntülerin saçmalığına gülmeye başladım. Görüntülerdeki ben uzun saçlıydım bir kere. Oysa ben ömür boyu kısacık kestirmiştim saçlarımı. Öyle süslenip püslenmeyi seven bir kız olmamıştım hiç. Bazen yolda abi diye seslenirlerdi, işte o zaman ele verirdim kendimi. Çünkü dönüp baktığımda insanlar kuzgun karası erkek saçlarımın altındaki yemyeşil gözleri ve uzun kirpikleri görürlerdi, dişiliğim gözlerimde gizlenmiş, saklanmış gibiydi. Oysa görüntülerdeki ben cilveli bir şekilde gülümsedim o çilliye.
"Bu ben değilim." dedim gülerek ve kafamdaki şeyi çıkardım.
"Hem sensin hem değilsin." dedi adam. Ne anlatmaya çalışıyor, hem yaşıyorum hem beni öldürdüğünü iddia ediyor bu manyak aynı zamanda.
"Pekala şimdi birer kahve getiriyorum ve enine boyuna bu meseleyi konuşuyoruz." dedi ve içeriye gitti. Siyah kedilerden bir tanesi gelip kucağıma oturup mırlamaya başladı.
"Bence dün gece gördüğüm sendin. Çünkü çok sırnaşıksın ve benim de başımı derde soktun. Şimdi de kendini belli ettin işte, diğer siyah kediye bak bir de." dedim gülerek. Gerçekten de diğer siyah kediye bakan kraliyet ailesinden sanırdı, salınarak dolaşıyordu ortalıkta.
Profesör denen kaçık herif bana bir kahve uzattı kendi elindeki kahve ile de koltuğun kıvrılan köşesine oturdu.
"Şimdi Loya, senin aklının tüm hücrelerinin nasıl çalıştığını ezbere biliyorum, dolayısı ile söyleyeceklerimi anlayacak kapasitede olduğunu da biliyorum. Loya ve ben hükümetin bilim takımındayız..." deli mi ne? Benim adıma konuşuyor çatlak. Sesimi çıkarmadan yüzüne tuhaf bakışlarımla bakmayı sürdürünce cevap verdi Profesör Kaçık Bey!
"Benim adım Cahit Özgür. Profesörüm ve Loya çok sıkıntılı bir ailenin içine doğmuş bir çocuktu. Ben ise kendime üzerinde deney yapabileceğim bir çocuk arıyordum o zamanki çalışmalarım için, yanlış anlama büyük riskleri olan bir şey değildi. Ama artık hayvanlarla ilgili aşamayı geçmiştim ve insanlarla ilgili kısma gelmiştim. Bir kadın gördüm bir gün, elinde bir çocuk, kucağında yeni doğmuş bir bebekle yetimhanenin kapısında dikilmiş. Hemen indim aracımdan, kadınla konuştum, parasızlıktan çocuklarını yetimhaneye bırakacağını söyleyince engel oldum. Deney için verilen bütçeden onlara maaş bağladım ve böylece Loya'yı deneylerimde kullanabildim." dedi.
"Bu ben yetimhaneye bırakılıp orada büyümeseydim böyle olacaktı herhalde, birileri zaman makinasını bulup geçmişimi falan mı değiştirdi?" dedim gülerek.
"Çok yaklaştım aslında, zaman portallerine tabii, hayır onları sonra anlatmalıyım, şimdi senin hikayenle devam edelim... Loya ablana da sana da testler yapmıştım ilk başta. Ama benim istediğim çocuk sendin. Annen gündüzleri seni getiriyor, ablanla yukarıda oturuyor ve akşam dönüşte seni de alıp gidiyordu. Zamanla kapıdan bırakıp akşam almaya başladılar ve sonra sen kendin gelip gitmeye başladın. Onlardan çok benim kızım oldun bu süreçte. Ve seninle bir sürü buluş yaptık başka evrenlerde henüz keşfedilmemiş şeyler, nihayetinde zaman yolculuğu için solucan deliklerini ararken bir portal açtık seninle. Ama sen portalden ilk geçen olmak istedin. Sen geçerken portal bir anda kaybolup geri geldi ve bu olduğunda vücudunun yarısı başka bir evrende yarısı bu evrende kalmıştı. Hiç düşünmeden öbür tarafa geçtim, bedeninin kalan yarısını buraya taşıdım. Artık yapabileceğim bir şey olmadığını biliyordum, diğer tarafta devam ettim. Geleceğe mi bir kapı açtım yoksa geçmişe mi bilmiyordum, bu yüzden öğrenmek istedim ama beni şaşırtan başka bir gerçekle karşılaştım. Paralel bir evrene açılmıştı kapı. Ve Loya sen orada hayattaydın, evinize gittim, bir kız açtı kapıyı senin ismini verince okulda olduğunu söyledi. Ah tabii hemen Fizik fakültesine koşturdum, ama sen yoktun, tam ümidi kesmiştim ki otobüse binerken gördüm seni, benim Loyamdan farklı olarak saçların kısacıktı. Koşturarak takip ettim otobüsü iki durak boyunca ve sonunda yakaladım. Sonrasını biliyorsun.." dedi sanki anlattığı her şey normalmiş gibi.
"Sonrasında ben seni öldürdüm, neden hala karşımdasın?" dedim sertçe. Aklımla alay edilmesinden hoşlanmamıştım.
"Hayır Loya, sen beni öldürmedin. Geçitin bir kez öbür tarafına geçtiğimde portal enerjisini şu kutuya hapsediyorum, sonra buradaki düğmeye bastığım anda portali önümde açabiliyorum. Ama sen beni çatıdan atınca ben düğmeye bastım hemen ve oradaki kedi, sen ben bu tarafa geçiş yaptık. Neyse ki portalden geçer geçmez bir kum yığınının üstüne düştüm. Pek canım bile acımadı. Senin ayak seslerini duydum ve evinizi aradım, bir deney yaptığımızı ve senin kafanın karışık olabileceğini söyledim. Benden para aldıkları sürece sana ne olduğunu hiç bir zaman önemsemediler zaten. Yetimhane kesinlikle onlarla büyümekten iyidir kızım." dedi sinirlenerek. Ben onun kızı falan değildim. Neler oluyordu böyle.
"Bakın bu bir şaka mı, Korel Hoca'nın şu klasik doğaçlama oyunlarından biri mi bilmiyorum..." diye söze girdim ama Profesör denilen adam eliyle onu takip etmemi işaret etti. Üst kata çıkmıştık ve burası aşağıdaki salonun aksine gerçek bir villa gibiydi. Odalar temiz, eşyalar sade ama kaliteliydi. Banyoya girmişti, arkasından kapıya kadar ilerledim. Banyonun ortasında küvetin içinde bedenim iki parça halinde öylece duruyordu. Şok içinde öğürmeye başladım. Kötü bir koku falan yoktu ama midem tersine dönmüştü birden. Aşağı kata kadar koşturup bahçeye attım kendimi. Temiz hava kesinlikle biraz olsun iyi gelmişti ama Korel Hoca bile bu kadar büyük bir oyun düzenlemezdi. Tamam bir keresinde bütün sınıfı örgütlemiş ve o gün olmamız gereken bir sınavdan nasıl olur da haberdar değilim diye beni epey bir terletmişti, bunun bana yapılmasının tek sebebi de sınıfa son gelen kişi olmamdı. Sonuçta tiyatro oyunculuğu öğrencisiydik ve böyle şeyler başımıza gelebiliyordu. Ama bu başıma gelen her şeyden fazlasıydı. Ben gerçekten ölmüştüm ve ikiye ayrılmış cesedim yukarıdaki banyonun küvetinde boylu boyunca uzanıyordu. İşte şimdi bu kabusu açıklayan tek şey olmuştu kaçık profesörün anlattıkları. Hızlıca içeri girdiğimde Profesör sanki az önce yaşananlar hiç yaşanmamış gibi kablolarına gömülmüştü.
"Pekala, aç o portali yeniden, ben evime gitmek istiyorum!" diye bağırdım.
"Üzgünüm Loya bu olmaz, olmamalı." dedi kaçık yine.
"Ne demek olmaz, kendin söyledin buraya ait değilim işte!" diye bağırdım.
"Pekala senden bir isteğim var nedeni çok önemli ama bunu anlatmam için beni biraz tanıman gerekiyor. Şu anda kafayı sıyırmış bir deli olduğumu düşünüyorsun muhtemelen. Ama anlaşmamız şu, burada üç ay kal sadece, eğer üç ayın sonunda geri dönmek istersen sana yüklü bir ödeme yapacağım, bundan sonraki hayatını rahat bir şekilde geçireceksin. Yok burada kalacağım dersen burada zaten paraya ihtiyacın yok, çantanda, devletin üst düzey çalışanlarına verdiği sınırsız harcama yapabileceğin bir kartın var. "Royal Card" yazıyor üstünde, nerede uzatsan istediğini alır, yer içer gezersin, bu yüzden benden ne istersen onu yaparım bu üç ayın sonunda." dedi adam. Bir süre düşündüm, sonuçta portali açacak olan oydu, iyi geçinmek gerekirdi ve iyi geçinirsem üç aydan çok daha önce açılabilirdi o kapı. Şimdi itiraz edersem belki bana zarar bile verebilirdi, ne malum yukarıdaki Loya'yı onun kesip biçmediği, adamın profesör değil de azılı bir seri katil olmadığı? Bilmediğim bir dünyanın içine hapsolmuştum ve çok fazla da seçeneğim yoktu.
"Üç ay!" dedim kararlı bir şekilde.
"Sadece üç, bak bu gün Haziran'ın 3'ü, Eylül'ün üçünde o kapıyı açarım gideceğim dersen." dedi.
"Anlaştık, ama şimdi buradan gitmek istiyorum." dedim.
"Taksi çağırayım." dedi hemen.
"Gerek yok, ben biraz yürümek istiyorum, benim dünyamda bu civarda böyle ormanlı şelaleli bir alan yok, çok güzel bir yer, tabii devlet kendine süper bir tesis inşa etmiş halk giremiyor, şaşırmadım. Her dünyada işleyiş de, adalet de aynı belli ki." dedim söylenerek.
"Hah şimdi gerçekten Loya'ya benzedin." dedi sırıtarak.
"Ben zaten Loya'yım." dedim kapıdan çıkarken ve temiz orman havasını ciğerlerime çekerek kendi bildiğim Beşiktaş yönüne doğru yürümeye başladım.