2-Ölmek

1259 Words
Ben hayatımda her şeyi maddelemeyi severdim. Hemen bir eylem planı yapmalıydım. Beni öldürdüğünü düşünen birine karşılık (notu bırakan her kimse) ben birini öldürmüştüm ve dünyam tepetaklak olmuştu. Daha önce hiç kimsenin başına böyle bir şeyin geldiğini duymamıştım. Kalemliğime uzanıp benim olmadığına yemin edebileceğim bir siyah dolma kalemi aldım elime ve not defterimi açtım. 1-Sena'yı bulmalıyım 2- O Profesörü bulmalıyım. 3- Karakola gidip olan biteni anlatmalıyım. 4- Berk'i bulup yardım isteyebilirim- Belki bu 3. sırada olabilir. Cebimden geceden beri çıkarmadığım telefonumu çıkardım ve başına bir şey gelmemiş olmasına şükrettim. İlk iş Sena'yı arayacaktım ve her neredeyse bu evle ilgili şakayı bitirmesini isteyecektim. Ama adının üstünü tıklamamla birlikte "Şebeke yok" yazısı ile karşılaşmam bir oldu. "Dağ başında mıyız, nasıl olur?" diye söylendim ve çaresizce adının Lena olduğunu öğrendiğim, ablam olduğunu iddia eden kişinin odasına girdim. "Sana da günaydın, bir daha kine kapıyı çal." dedi homurdanarak. "Çok acil telefonuna ihtiyacım var. Birini aramam gerekiyor ve benimki çalışmıyor." dedim. "Seninkinin çalışmadığını nereden biliyorsun ki, dün gece benim odamda düşürmüşsün al şuradan." deyip komodinin üstünü işaret etti ve tekrar uyumaya kaldığı yerden devam etti. Benim başka bir cep telefonum mu vardı? Neler oluyor sorusu zihnimin içinde dönüp duruyordu. Aklımı kaçırmadan komodine yaklaştım ve iki cep telefonu olduğunu görünce kararsız kaldım, muhtemelen pesmembe olan telefon Lena'ya aittir diye düşünerek mavi olanı aldım ve hızla odama geçtim. Sena'nın telefon numarasını hızla çevirdim ve ezberimde olan numarayı çevirmem sonucu "Böyle bir numara bulunmamaktadır." mesajıyla karşılaşmak beni büsbütün alt üst etti. Not defterime baktım ve Profesör kimdir nedir araştırmadan önce Berk'i de aramayı denedim ama bu sefer telefon çalıyordu. "Berk hemen buluşmamız lazım, Sena nerede biliyor musun?" dedim telefon açılır açılmaz. "Adım Berk değil ama buluşalım istersen." dedi karşımdaki yeni yetme ergen sesi. "Adın Berk değilse işim olmaz." dedim ve kapattım. Neler oluyor???? Profesör seçeneğinde takılıp kalmıştım nihayet, oda kapısını açtım ve bir gece önceki kel, göbekli adamın salonumda kahve içip gazete okuduğunu gördüm. "Kızım gel bakalım, Profesör kafa karışıklığının bir iki gün daha süreceğini söyledi. Sonra normale dönecekmişsin, yine ne deney yaptınız diye soracağım ama söylemezsin." dedi kafasını kaldırmadan. "Deney mi yapıyormuşuz?" dedim şaşkınlıkla. Elimde duran telefonuma arkadaşlarımı bulma telaşında hiç dikkat etmemiştim. Birden telefonun arka planında bir gece önce öldürdüğüm adamla resmimi gördüm ve telefonu elimden düşürdüm. "Ah Loya, bu kaçıncı telefon. Neyse ki Profesör her seferinde yenisini veriyor. Kırılmış mı?" dedi kel göbekli adam. Telefonu yerden korkuyla alıp tekrar baktım, telefon sağlamdı da ben kafayı sıyırmak üzereydim. Bu adam ne desem neden ne yapsam neden normal karşılıyordu bu kadar? "Benim profesörü görmem lazım." dedim aniden. "Şaşırmadım, kahvaltını yap da git bari." dedi adam. Dönüp baktığımda annem olduğunu iddia eden kadın sofrayı bir sürü malzemeyle doldurmuştu. Normalde o benim bir aylık yiyeceğimdi, bu kadar çok malzeme de yoktu zaten. Bu insanların hepsine ben markette promosyon elemanı olarak çalışıp bakmıyorumdur umarım? Neden bakayım zaten ya, benim ev arkadaşımın adı Sena ve onunla yaşıyorum! "Tamam kahvaltımı yaparım ama Lena da benimle gelsin. Başım çok dönüyor...şeyden...deneyden dolayı...o yüzden beni o götürsün." dedim. "Ablana Lena diye hitap etmeye devam edersen asla götürmez, geçen gün aldığın ama montunun cebinde unuttuğun pembe anahtarlığı ver ona, üstüne abla diyerek istersen ancak götürür." dedi baba kişisi sırıtarak. Bunca yıl sonra bir babam bir annem ve bir de ablam olduğunu zanneden birileri var diye sevineyim mi, yoksa aklımı kaçırdığımı kabul edip bir doktora mı gideyim bilemedim. Huysuzca kahvaltıya oturdum ve şirin gözükmek adına çayları doldurdum. Lena hanım içeriden miskin miskin gelip oturduğunda kalkıp bütün montların cebini karıştırdım, lacivert montun cebinde bulduğum pembe civciv anahtarlıkla masaya geri döndüm. "Sana bir hediye aldım abla." dedim uzatarak. "Allah'ım çok şeker bir şey bu, Loya hep deney yapmaya devam bence, kafan karıştığında harika bir kardeş oluyorsun." dedi sevinç çığlıkları içinde. "Anlıyorum, ama yolları bile unutan birine dönüşüyorum aynı zamanda . Beni lütfen Profesöre götürür müsün?" dedim kibarca. "Kahvaltıdan sonra gideriz olur, ama içeriye girmem, her seferinde eve dışarıdan hayvan girmiş gibi kovalıyor o adam beni, hiç hoşlanmıyoruz birbirimizden biliyorsun." dedi sadece gülümsemekle yetindim. Ben hoşlanmamakla kalmadım, adamı öldürdüm de, bu yüzden şu an Lena'yı çok iyi anlıyordum. Kahvaltımızı bitirdiğimizde Lena ile birlikte kapıya gittik. Sıcak olduğu için mont almama gerek yoktu herhalde, gerçi bir gece önce mevsim normalleri dışında bir soğuk ve yağmur vardı ama pencereden bakıldığında hava güneşliydi. Lena'nın üstündeki pembe tişört pembe kot pantolona bakıp gözlerimi devirirken bir de pembe ayakkabılar giymesine inanamadım. İçimden bir ses ailem olsaydı da normal insanlar olmazlardı diyordu, haklıymışım. Belki de gerçekten ben öldüm ve Araf'ta ailem olsaydı hayatım nasıl olacaktı sorusunun cevabını deneyimliyorum. Her şey mümkün! "Hadi acele et, taksi bekliyor." dedi Lena. Hızlıca merdivenlerden inip etrafıma bakındım taksiyi görmek için ama taksi falan çağırmamıştı. "Binsene." dedi Lena aniden, bir baktım mavi bir araca doğru ilerliyor. Aracın kenarlarında da kırmızı şeritler var. Mavi taksi de neyin nesi, mavi taksi mi olurmuş? Tek tuhaflık mavi taksi olsa keşke Loya, dedim kendi kendime, çantama attığım not defterini çıkarıp maddelerime devam ettim. 5- Taksiler neden mavi öğren. "Krallık kampüsüne lütfen." dedi Lena. Ben de gülmeye başladım haliyle. "Öyle bir kampüs yok!" dedim gülmeyi sürdürerek. "Kusura bakmayın, kardeşim içkiyi fazla kaçırdı da, biraz kafası bulanık." dedi Lena aniden. Sabah sabah ne içkisi ya, tövbe tövbe demeye kalmadı taksici tuhaf bakışlarını üzerimden çekip gaza bastı. Bildiğimiz Beşiktaş'tan yukarı doğru tırmanmaya başladı taksi. Zincirlikuyu mezarlığının olması gereken yere geldiğimizde yine kocaman devasa bir kemer ve kapı vardı ama mezarlık kapısı falan değildi. Kapıda kocaman "Kraliyet Kampüsü" yazıyordu. Ağzım açık bir şekilde etrafıma bakınırken turuncu kıyafetli bir görevli araca yanaştı. "Loya Hanım siz miydiniz, kapılar açılsın." diye emir verdi. Loya Hanım derken ne demek istemişti acaba, nereden hanım oluyordum? Lena yolu tarif ediyordu ama ormanlık bir alana girmiştik ve ağaçların arasından gürül gürül bir şelale sesi duyuyordum. İstanbul'un göbeğinde? Orman? Mezarlık yok? Sıra sıra villalar görünmeye başlamıştı. Acaba kimler oturuyordu bu lüks villalarda? Cumhurbaşkanı ya da kral denen kişi hala Ankarada'dır inşallah. İstanbul başkent olmayalı koca bir yüz yıl geçmişti çünkü. "Lena sana bir şey soracağım?" dedim. "Abla diyerek umarım." deyince sinirlendim ama buna tezat olarak gülümsedim. "Abla ülkemizin başkenti neresi?" diye sordum. "İstanbul tabii ki, aklını falan mı kaçırdın, geçicidir inşallah ya, Profesörün dediği doğrudur." dedi söylene söylene. Geçici olan şey sizlersiniz muhtemelen ama şu profesörü bir görelim bakalım, olmadı en yakın psikiyatri kliniğine. "Cumhurbaşkanı nerede?" dedim çekinerek. "Kral demek istiyorsun Afrika Cumhuriyeti mi burası! Al işte tepede." deyince kafamı kaldırıp en tepede duran görkemli sarayı gördüm. Madem İstanbul'a taşıdınız güzelim başkenti, Dolmabahçe'de otursana, ne diye gelip tepelere saray yaptırıyorsun? Afrika Cumhuriyeti derken kocaman bir şakanın içinde olduğumuzdan emin oldum. "Şu köşede duracağız." dedi Lena. Ne yani Profesör dediğimiz adam Kraliyet villalarından birinde mi oturuyordu? "Dediğim gibi gerisi sende, beni almaz içeri." dedi Lena. "Şurası değil mi?" dedim. "Evet." dedi bezgin bir sesle ve o taksiyle devam ederken ben kendimi korkunç bir şakanın içinde olduğuma ikna etmekten çok uzaklaşmıştım. Profesörün evi olduğunu düşündüğüm villanın kapısına yaklaşınca kapı kendiliğinden açıldı ve ben istemsizce bir çığlık attım. Bildiğin korku filminin içindeydim, kapı niye kendi kendine açılıyor ki şimdi? "Loya sen mi geldin?" dedi bir ses. Loya'nız batsın diyeceğim de benim adım Loya. "Profesör dedikleri kişi siz misiniz?" dedim ve salon olması gereken ama hurdacıya dönmüş alana girdim. Bir tarafta kablolar, bilgisayarlar, diğer tarafta değişik değişik aletler ve elektronik eşyalar, köşede bir koltuk ve hemen arkasındaki sehpada tuhaf tuhaf küreler. "Evet benim." dedi Salonun ilerisindeki kolonun arkasından çıkıp bana kalp krizi geçirtmek isteyen şahıs, bu benim dün gece çatıdan ittirerek öldürdüğüm adamın ta kendisiydi. "Ben..ben seni öldürdüm." dedim bağırarak korkuyla. "Yanılıyorsun Loya, sen beni öldürmedin, ama ben seni öldürdüm ve bunun için çok ama çok özür dilerim." dedi. Tamam o zaman, ölmüştüm gerçekten ve Araf'taydım, iyi ama nasıl ölmüştüm ben?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD