Bölüm 4

1314 Words
Dört Yıl Önce Gürültülü, hafif karanlık barın girişi yeni gelenlerle birlikte kalabalıklaşmış, adım atmak neredeyse imkânsız hale gelmişti. Siyahlar içindeki adam, bu kalabalıktan sıyrılmış, başı hafifçe ileriye doğru uzamış, gözleri barın içindeki müşterileri tarıyordu. Aradığı adamı bulamadığında dişleriyle yumruğunu aynı anda sıktı. İçinden de bir lanet okudu. Tam, bardan çıkıp gitmeye karar vermişken aradığı gencin sevdiği kızın, bir grup gencin oturduğu bir masada olduğunu fark etti. O da iş görürdü. Hatta belki daha da iyi olurdu. Çoğunlukla beraber gezindikleri için kızı yalnız yakalamak oldukça güçtü. Kendisi de gence mıknatıs gibi yapışık gezdiğinden imkânsıza yakındı. Yetişkinliğe adım attığından beri kendisiyle çok ilgili biri olmamıştı. Ama kızların onu yakışıklı bulduğunu biliyordu. Uzun boyluydu. Mavi gözlü, bronz tenli, kumral saçlı, mesleği gereği de atletik bir adamdı. Hatırı sayılır bir de kız arkadaş geçmişi vardı. O sıralar bilerek biraz kilo vermişti. Fakat bu zayıflık onda kötü durmamıştı. Sadece pantolon bedenini değiştirmişti. Eğer kızın arkadaşlarından birini kafalamak isterse… Kafalardı. Onların çevresinden bir sevgili edinirse muhtemelen daha kolay olurdu. Ancak bir sevgili de kendisinin ayağına dolanırdı. Her neyse… Derin bir nefes aldı. Cebinden çıkardığı sakız kutusunun içinden bir tane sakız alıp ağzına attı ve çiğnemeye başladı. Hedefe kilitlenmiş ilerlerken daha kısa olduğu için dans pistinin ortasından ilerlemeye karar verdi. Onun kaybedecek bir dakikası bile yoktu. Fakat… Kucağına bir şey düştü. Hayır, bir şey değil. Bir kız düşmüştü. Kolları tamamen kendinden bağımsız halde kıza dolandı, ikili birlikte geriye doğru bir adım kadar sendelediler fakat Bulut, sonunda genç kızı da kendisini de dengede tutmayı başarmıştı. Ve sonra aniden eli yanmış gibi kızı aniden bıraktı. Çünkü yanmasa da çarpılmıştı. Başını eğip önce şaşkınca ellerine, ardından da kıza baktı. Bu sırada da ağzında olduğunu unuttuğu sakızı yuttu. Siktir. Kız, kaşlarını da ellerini de havaya kaldırmış bir şeyler söylüyordu. Dalgalı koyu renk saçları omzunun iki yanından salınmış, hafif makyajlı yüzünde hem şaşkın hem de merak dolu bir ifade vardı. Bulut, öylece durdu. Birileri dans ederken ona çarptı, hafif öne doğru itildi fakat tüm bunların farkında değildi. Kızın mavi olduğunu bildiği gözlerinden aşağıya doğru kendisini durduramadan iniyordu. Gerdanına bir sürü takı aynı anda takılmıştı. Üzerinde kolsuz bir bluz, file bir çorabın üzerine giydiği bir şort ve dizlerine kadar gelen çizmeler, bileklerinde yine bir sürü bileklik… Tekrar yukarıya çıktı. Kızın ağzı kıpırdıyordu. Sanki hafif gülüyormuş gibi. Dudaklarının iki köşesinin hemen üstünde hafifçe içe göçmüş çukurları vardı ve giderek daha da belirginleşiyordu. Bulut, başını sertçe iki yana salladı. Genç kız, hala elleri havada özür diler bir halde dururken, “İyi misin?” diye merakla sordu. Muhtemelen bunu ilk defa sormuyordu. Bulut, bir adım öne attı. “Beni çarptın!” Kıymet, “Sana çarptım,” diye onu düzeltti. “Hayır! Beni çarptın. Resmen. Ucu açık bir kablo gibi ve 1000 watt!” Yarım eldivenli ellerini havaya kaldırırken müziğin sesini bastırmak için sesleri oldukça yüksek çıkıyordu. “Ne diyorsun sen be?” Kıymet, özür diler havadan öfkeliye hızlı bir geçiş yapmıştı. İki gün önce kafeteryada yanında bulunan genç kızlara biri daha eklenmiş bir halde kızın hemen arkasında durmuş, dans pistinin ortasında ayakta durmuş olan ikiliyi izliyorlardı. Birinin suratında kocaman bir gülümseme vardı. Bulut, hafifçe gülümsedi. Kız gerçek bir cadalozdu. Her an kavgaya hazır, öfkeli ve ciddi enerji yüklü, efsane güzel bir cadaloz. “Toprağa bas diyorum! Sonra orada burada saldıracak adam arıyorsun.” Sonra kız anladı. Ne demek istediğini, onun kim olduğunu… Kaşları önce düşünceyle hafifçe çatılmış, başı yana eğilmişti, ona dikkatle bakarken kaşları aydınlanmayla havalandı. Ardından da Bulut’u serseme çevirerek güldü. “Orada haklıydım,” diyerek kendini savundu. “Ve bana sırıttığını biliyordum.” “Evet ve evet. Ben de o herife iki yumruk çakmak istedim.” Göz kırpıp başını iki yana sallayarak kızın yanından geçerken ona doğru eğildi, “Ayrıca harika kokuyorsun,” dedi ve bir daha ona bakmadan yanından ayrıldı. Gözlerini kapamak isteyeceği kadar güzel kokuyordu hem de! Her neyse… Yapması gereken bir iş vardı. Ve o da hedefe, diğer kıza doğru ilerlemeye başladı. Hedefindeki kız –Defne- başını kaldırdı. Onu gördü ve selam verircesine başını eğdi. Bulut da ona doğru ilerlerken elini havaya kaldırdı, kızın da havaya kalkan elini sıktı. “Selam, naber?” diye sordu. “İyi,” Defne’nin küçük, siyah gözleri etrafını taradı. Sonra da oturduğu deri kanepede kayarak Bulut’a yer açtı. “Gelsene, bizimkilerle tanış!” Bulut da zaten bunu bekliyordu. Kızla, hızla muhabbete geçiş yapmışken, kendini başka yöne bakmamak için zorluyordu. Ama biliyordu. Eğer baksaydı yine göz göze geleceklerdi. Kıymet, kucağına düştüğü adamın yandan profiline bakıyordu. Onu daha önce hiç görmemişti. En azından iki gün öncesine kadar. Elbette, kampüsteki herkesi tanıyacak diye bir şey yoktu. Fakat adam, dikkat çekecek bir adamdı. Uzun boylu, yapılı, derin mavi gözleriyle, karakteristik sert hatları olan yüzüyle, oldukça yakışıklıydı. Fakat sanki kendini saklamak istermiş gibi sönük bir duruş sergiliyordu. Üzerindeki kıyafetleri çok salaş, sanki göze batmamak için giyilmiş gibiydi. “Acaba o kız sevgilisi miydi?” Elif, içeceğinden bir yudum alırmış gibi yaparken adamı süzüyordu. Kıymet, “Aman, bize ne?” diye söylendi. Arkadaşlarının hepsi gözlerini dikmiş adama bakıyordu. “Önünüze dönsenize! Hiç adam görmemiş gibi bakıyorsunuz,” “Acayip bir tip,” diye mırıldandı Nur, sonra oturdukları masaya doğru eğildi. “Sana ne söyledi?” Bu soru, üç çift meraklı gözü kendisine çevirmişti. Kıymet, omuz silkti. “Güzel kokuyormuşum,” “Oooo,” “Ne?” “Hadi be!” Meltem’in dudağı muzip bir kıvrımla yana kaydı. “Bunu dedi ve öylece gitti mi yani?” Kıymet, tekrar omuz silkti. “Ne yapacaktı? Yatıya mı kalacaktı?” Adama kaçamak, hızlı bir bakış daha attı. Hemen yanına oturduğu kıza doğru eğilmiş, dikkatle anlattıklarını dinliyordu. “Önüne gelenle flört edenlerden işte,” Elif, önce sırıttı. Ardından da anlamlı bakışlarla başını yana eğerek Kıymet’e baktı. “Ama adamı sen çarptın!” “Ben, hayatımda birinin başka birine öyle baktığını görmedim. Adam, durdu ve resmen saniyeler boyunca sana mal mal baktı.” Nur, sözlerinin ardından kıkırdadı. Kıymet, gözlerini devirdi. “Allah aşkına! Buraya adamı konuşmaya mı geldik? Çarpıştık, bitti. Yarın ne yapıyoruz, biz o konuya dönelim.” Arkadaşları dönüp dönüp sürekli çarpıştıkları adama baktıkları için dikkatlerini çekmek istiyordu. Adam, kendilerine bakarsa –ki hiç bakmıyordu- rezil olmak istemiyordu. “Tamam,” diye anında kabul etti Meltem. “Ben, ya bize gidelim ya da iki hafta önce gittiğimiz serpme kahvaltısı olan yere gidelim, diyorum. Her hafta Nesibe teyzeyi de yormayalım.” “Saçmalama, annem sizi dört gözle bekliyor.” Kıymet, doğru söylüyordu. Annesi arkadaşlarının gelmesini, evin içindeki kahkahaları ve evin içinde çınlayan seslerini seviyordu. Yani en azından öyle söylüyordu. Diğer arkadaşları çeşitli illerden gelmişti, sadece Kıymet oturduğu şehirdeki üniversiteyi kazanmıştı. İstanbul’da okumak için çok uğraşmıştı, çünkü kendisi de giderse tamamen yalnız kalacak annesini bırakmak istemiyordu. Arkadaşları hala ertesi gün için plan yaparken, kendisinin gözleri istemsizce tekrar adama kaydı. O da kendisine bakıyordu. Göz göze geldiler. Adamın göz kırpmasını görebileceği kadar yakınında oturuyordu. Kalbi, olduğu yerde sebepsiz bir yükselişe geçerken yanaklarının ısındığını hissetti. Ve böyle hissetmekten öylesine rahatsız oldu ki, ‘Salak’ diye ağzının içinde yuvarlayarak mırıldandı. Adam, sanki ne söylediğini anlamış gibi elini kalbine götürüp yaralanmış bir ifadeyle başını yana eğerek kendisine bakmaya devam etti. Kıymet’in dudakları kendinden bağımsızca hareket etti. Önce yanlara doğru hafifçe kıvrıldı, ardından da gamzelerini ortaya serecek kadar büyük bir gülücük ağzının içinden fırladı. Anında da başını çevirdi. Neredeyse dudaklarını ısıracaktı ki, buna son anda engel oldu. Arkadaşları sohbetlerini kesmişler, imalı imalı ona bakıyorlardı. “Ne?” diye sordu asabi bir şekilde. Elif, elini çenesine koyarak genişçe gülümsedi. “Hiç,” ardından da dudaklarını büzdü. “Kaç yıllık arkadaşınım, bir an lezbiyen olduğunu bile düşünüp kendimi sakınmaya çalışmışlığım var! İlk defa birine baktığını gördüm.” “Tuhaf bir tip,” dedi kendini savunarak. Öyleydi. Adam tuhaftı. Ancak daha da tuhafı kendisinin adama verdiği tepkilerdi. Adam kulağına eğildiğinde heyecanlanarak yutkunmuş, göz göze geldiklerinde kalbi kıpırdamış, göz kırptığında ayaklarının altında var olduğunu bile bilmediği ocak yanmış ve bedenini ateşe vermişti. Başını sertçe iki yana salladı. Kendisi de arkadaşları da bu adama gereksiz yere fazla takılmışlardı. Dikkatini tekrar arkadaşlarına ve anlattıklarına vererek adamı tamamen arkasında ya da bulunduğu masada bıraktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD