Günümüz,
Kıymet, gözlerini hızla açmış, yüzünde patlayan ve gözlerini sızlatan keskin ışığa karşı bir kolunu gözünün üzerine kapatmıştı.
“İyi misin?” Meltem’in sesi oldukça endişeli geliyordu.
Kolunu gözlerinin önünden çekip gözlerini kırpıştırdı. Ağzı dehşet bir şekilde kurumuş, boğazı sanki birbirine yapışmış gibi hissediyordu. Fazla terlemişti. Ve attığı çığlığı sadece kâbusunda değil, gerçekte de atmış olmalıydı ki, gecenin artık hangi saatindelerse arkadaşlarının hepsi yatağının başına toplanmıştı.
“İyiyim,” başını iki yana sallayarak doğruldu. “Kâbus gördüm.” Ter içinde kalmıştı. Elini nemden yapış yapış olmuş saçlarının arasından geçirdi.
Elif, elinde kolsuz bir tişörtle yanına oturdu. “İstersen üzerini değiştir. Ya da kalk bir duş al!”
Başını iki yana salladı. O kadar bitkin düşmüştü ki, sanki tüm enerjisi biraz önce rüyasında gördüğü kıza aktarılmış gibi. Duş alacak gücü kendinde bulacağını sanmıyordu. Kâbusu… O kadar gerçekçiydi ki!
Nur merakla,” Ne gördün?” diye sordu. Ardından da genişçe esnedi.
Kıymet, daha cevap veremeden Elif, “Kesin Bulut’u görmüştür,” diye tısladı.
Diğer arkadaşları da merakla Kıymet’e baktılar. Muhtemelen onlar da aynı şeyi düşüyor olmalılardı.
“Hayır, alakası yoktu.” Bir an düşündü. “Ne gördüğümü hatırlamıyorum. Ama onunla ilgili değildi.” Bitkin görünen arkadaşlarına baktı özür diler gibi. “Gidip yatın, lütfen. İyiyim, ben,” diye güvence verdi.
“Hiç öyle görünmüyorsun,” Meltem, oldukça endişeli görünüyordu. Kahverengi gözlerinde de açık bir hüzün vardı.
“Cidden, iyiyim.” İçini çekerek yataktan kalktı. “Üzerimi değiştirip su içeceğim.”
Aslında hala daha kâbusunun içindeymiş gibi hissettiği için, arkadaşlarına istediği odağı veremiyordu.
“Ben, yanındayım zaten. Gidin yatın,” diye güvence verdi Nur. Kıymet’le aynı odayı paylaşıyorlardı. Diğerleri de yandaki odada kendileri gibi karşılıklı yataklarda kalıyorlardı.
Odalarda bulunan bez dolaba doğru ilerledi. Geldiğinde eşyalarını bunun içine yerleştirmişlerdi. İki yatak odasında da birer dolap vardı. Eski eşyaları olan bir daireydi, fakat satın alacak değillerdi ya! Dolaptan kıyafetlerini aldı. Ve kendisine göz kulak olacak gibi görünen Nur’a döndü. “Sen de yat. Ben biraz balkona çıkacağım.”
Elinde kıyafetlerle banyoya ilerledi. Terlemiş kıyafetlerini çıkarıp, vücuduna biraz soğuk su çaldı ve kurulanıp tekrar giyindi. Son olarak girişteki portmantoya astığı hırkayı da üzerine alıp mutfağa ilerledi.
Salon ve mutfak aynı alanda bulunuyordu. Salonda da birilerinin kalabileceği gibi yatak olabilen koltuklardan bulunuyordu. Ufak bir televizyon, birkaç sehpa, pencerelerdeki perdelerden başka eşya yoktu. Çıplak ayaklarla mutfakta bulunan kırmızı buzdolabına doğru ilerledi. Boğazı öyle yanıyordu ki, biraz nemlendirmesi gerekiyordu. Sanki bedenindeki tüm suyu terle birlikte dışarı atmış gibiydi. Dolaptaki sürahiden büyük bir bardağa soğuk su doldurdu. Bir dikişte hepsini içti. Ardından yarım bardak daha içip, soda şişelerinden birini alıp, açacakla açtı ve balkona ilerledi.
Sandalyeye oturup şişesini masaya bıraktı. Kollarını göğsünde kavuşturarak karşıya bakmaya başladı. Binanın hemen önünde çift şeritli bir yol, ardından da kumsal uzanıyordu. O anda kapkara görünen denizin sabahın ilk ışıklarıyla oluşan görüntüsü öyle güzel oluyordu ki, insana huzur veriyordu. O anda ise sadece karanlık vardı. Bir de kumsala gelişigüzel yerleşmiş birkaç çadır bulunuyordu. Kimi çadırların önünde ateşler yakılmış, insanlar etrafına toplanmış gürültülü bir şekilde sohbet ediyorlardı.
Genç kadın, derince bir iç çekerek kâbusunu düşünmeye başladı. Yatağının ucunda bir kız duruyordu. Çok… Genç duruyordu. Aslında tam olarak bir insan silueti bile diyemezdi. Saçları elektrik mavisiydi ve omuzlarına kadar şerit şerit iniyordu. Saydammış gibi görünen yüzü ve bedeni de saçlarının rengindeydi. Kıymet’in yatağını sallıyordu. Öyle sert sallıyordu ki, gözlerini açtığında deprem olduğunu düşünmüştü.
Fakat daha bu düşünce oturamadan gözleri kızın gözleriyle buluşmuştu. O gözler de onu yatağa çivilemişti. Bedenini dondurmuş, nefesini boğazında tıkamıştı. Soluk dahi alamıyordu. Ancak kız, ağzını garip bir açıyla açtığında da içinde biriken tüm çığlık boğazına dizilip ağzından sertçe fırlamıştı. Kıymet, gözlerini bu defa gerçekten açmış, saydam kızın yerinde arkadaşlarını bulmuştu. Ürpererek üzerine aldığı hırkaya sıkıca sarındı. Masanın üzerinde bulunan sigara paketinden bir tane alıp yaktı ve karanlığa doğru üfledi.
Bir an kâbusunun gerçek olduğu gibi saçma bir düşünceye kapılarak, “Saçmalık,” diye söylendi.
“İyi misin?”
Kulaklarını ansızın dolduran kalın, tok ve endişeli sesle birlikte irkilerek sıçradı. Ardından da ağzı şaşkınlıktan bir karış açılmış halde başını sesin geldiği yöne, balkonun dışına doğru uzattı. Bulut, kalçasını balkonun tırabzanına dayamış, ellerini de kalçasının yanına koymuş, hemen bir kat aşağısından yukarıya, Kıymet’e bakıyordu.
“Senin ne işin var orada?” diye öfkeyle tısladı.
“Çığlık atan sendin, değil mi?” Kıymet’in sorusuna cevap verme gereği bile duymamıştı. Gerçi vermesi de gerekmiyordu. Adam, yalnız olduklarını düşündükleri için rahatça ses çıkardıkları apartmanda hemen bir alt katını tutmuştu.
“Seni ilgilendirmez!” Genç kadın başını geriye çekti. Çenesi öfkeden, kabul etmek istemediği daha başka bir sürü duygudan titriyordu. Sırf bir şey yapmış olmak için soda şişesine uzanıp kocaman bir yudum aldı. Ardından da parmak uçları şişenin ağzında hafifçe, gergin bir halde dolanmaya başladı.
“Seninle ilgili her şey beni ilgilendirir.”
Genç kadın, derin bir iç çekerken gözlerini kapadı. Davetsiz bir damla, gözünün kıyısından aşağı yuvarlanırken sesinin titremesinden korktuğu için adama sert bir karşılık veremedi. Neden kendisine bunu yapıyordu ki? Tam kendi hayatını kurmuş, bir düzen oturtmuşken, tam duygularını bir mezara gömüp üstünü toprakla örtmüşken neden gelip toprağı eşeleyerek kemiklerine ulaşmaya çalışıyordu.
Elinin tersiyle yanağından akan başka bir damlayı yakaladı. Sodasından bir yudum daha aldı. Soğuk sıvı boğazından aşağı inerken biraz olsun rahatlıyordu.
“Hayret!” Adamın tok gülüşü gecenin karanlığına karıştı. “Sen ve sessiz kalmak. Başımıza taş yağar mı? Alışılmadık bir durum,”
Kıymet, aniden, kendine hâkim olamadan, “Pek değil,” diye öfkeyle soludu. “Bunu bir kere daha başarmıştın,” Sözlerinin sonunda kendisine öfkelenerek ağzının üzerine elini sertçe bıraktı.
“Özür dilerim,”
Özrü, sesi, her harfe yüklediği o anlam… Öyle gerçek geliyordu ki, dizlerinin bağını neredeyse çözecekti. Neredeyse. Yine, kendine, ciğerlerine yetmeyen bir iç çekti. “Çok geç. Fazla geç,”
“Kıymet-“
Genç adam, derin bir iç çekişin ardından her ne söyleyecekse yarıda kaldı. Çünkü Kıymet, elindeki soda şişesini balkondan aşağı uzatıp ters çevirerek tüm sodayı adamın yüzüne boşalttı.
“Kahretsin!” Bulut’un uzaklaşan sesi şaşkın geliyordu. “Bunu beklemeliydim, beklemeliydim.”
Genç kadın, aniden kalktı. Bir nefesin dışında içmediği sigarasını kül tablasına bastırarak söndürdü. İçeriye geçti. Şişeyi çöpe attıktan hemen sonra duşa girmeye karar verdi. Belki ona çığlık attıran kâbusunu ve hayattaki kişisel kâbusunu suyla birlikte giderden aşağı gönderirdi. Duştan sonra üzerini giyinip kendini yatağına bıraktı. Arkadaşı çoktan derin bir uykuya geçmişti. Bir ayağını örtüsünün üzerine atmış, hafifçe horluyordu.
Başını yastığa koyduğunda ertesi gün kızların alt komşuları hakkında verecekleri tepkileri adı gibi biliyordu. Muhtemelen Bulut da başına neler geleceğini biliyordu. Ama adamın orada ve onun peşinde ne işi vardı? Sağlam durması gerekiyordu. Bir kaya gibi! Ondan gelecek her şeye hazırlıklı olması gerekiyordu. Kendisini bir kere kandırmıştı. Bir daha olmasına izin verirse bu defa duyguları değil, bedenini mezara gömerlerdi.
Gözleri yatak ucuna takılınca ürperdi. Dışarıdan içeriye sızan sokak lambasının ışığında oda da yatak da gözüne ürkütücü geldi. Ve uykuya geçmeden hemen önce bildiği bütün duaları arka arkaya okudu. Tekrar kâbus görmemeyi dileyerek rahatsız bir uykunun kollarına uzandı.