Bölüm 6

1046 Words
Dört Yıl Önce Karşıdan karşıya geçmek için sabırsızlanan genç kadın, elindeki dosyayı kendisini yağmurdan korumak için başının üzerinde tutuyordu. İçindeki çizimleri kurtarmak için artık ümidi kalmamıştı. En azından bir işe yaramış olurdu. Hoş, ıslanacağı kadar ıslanmıştı ya. Üzerindeki kıyafetler de aniden değişen hava için elverişli değildi. O anda tek derdi; yağmur dinene kadar kafede biraz zaman geçirmekti. Kızların üçü de aynı salgına yakalanmış, evde yatıyorlardı. İçini çekerek araçları tekrar kontrol etti ve hızla karşıya geçmeye başladı. Yanlarına gitmek için yola çıkacağını söylese de kızlar, onu eve almayacaklarını söyleyerek Kıymet’i kabul etmemişlerdi. Her zaman oturdukları kafenin bahçe kısmı tıklım tıklım doluydu. Yağmur öylesine şiddetli yağıyordu ki, tentenin altındaki masalara bile rüzgârın etkisiyle savruluyor, insanları ıslatıyordu. Herkes bir ağızdan konuşuyor, gürültü Kıymet’in kulaklarını rahatsız ediyordu. Adımları duraksamadan kafenin içine doğru hareket etti. İki basamak merdiveni çıkmış, kapılardan içeri geçmiş, boş bir masa bulurum umuduyla çevreyi tararken ve bir yandan ilerlerken yanından geçen adamı fark etmedi. Adam, onu fark etmişti ama. Genç kadını geçip yürümeye devam ederken içinde tuhaf bir ikilem yaşıyordu. Hala ilerlemeye devam eden kadının, adamın bu duraksamasından haberi yoktu. Adamın dudaklarını sinirle büzüp geri geri adımlar attığından da haberi yoktu. Tam kadının bir adım önüne geçecekken telefonunun çaldığından ve açtığı telefondan kulaklıklarına gelen öfkeli uyarıdan da haberi yoktu. Kıymet, sonunda bir masa bulmuş ilerlerken adam, omzunun üzerinden arkaya bir bakış attı. Fiziksel olmasa da ona tuhaf bir şekilde çarpan kız adım adım ondan uzaklaşırken saçma sapan bir hayıflanma ile baş etmeye çalışıyordu. Mantıksız bir şekilde orada bulunma nedenini unutup, kadınla birkaç saniye olsun konuşma fırsatını kaçırdığı için anlık bir öfkeye kapılmıştı. Sadece saniyenin onda biri kadar. Kulağındaki ses ona, “Yoluna devam et!” diye bir uyarıda bulundu. Derin bir iç çekip sözlerle cevap vermese de adımlarını tekrar ileriye atmaya başladı. Kafeden çıkıp şiddetli yağan yağmurun altında aracına doğru hızla ilerlemeye devam etti. “Biraz acele et! Eleman birazdan bir taksi bulup gidecek,” kulağındaki adamın sesi oldukça sinirli geliyordu. Bulut, dudaklarını sıktı. Ardından boş kaldırımda ilerlerken, “Kör taklidi mi yapıyorsun?” diye soludu. Zaten nasıl hızlı gittiğini oturduğu yerden gayet iyi görüyordu. “Senin mal taklidinin yanında hiçbir şey,” Ardından dudaklarından bir ‘cık cık’ sesi yükseldi. Bulut, aracının yanına gelmiş, hızla binmiş ve motoru çalıştırmıştı. Arkadaşının biraz önceki sözleri aklına geldiğinde göğsünden tuhaf bir ses yükseldi. Sonra bu tuhaf ses gittikçe gürültülü bir kahkahaya dönüştü. “Kaderim benimle taşak geçiyor.” Arkadaşı kaderine sunturlu bir küfür savurdu. “Hala gidemedin mi?” diye de sabırsızca sordu. Bulut, genç kadının bulunduğu durağa varmak üzereydi. Zaten çok kısa bir mesafedeydi. “Gelmek üzereyim.” Kendi kendine homurdandı. “Bir arabulucu olmadığımız kalmıştı.” “Bunların ikisini aynı yerde tutmak zorundayız. Gerekirse eros olup ok atmaya başlarız.” Mehmet, kişner gibi gülmeye başladı. Bulut, aradıkları genç kadını durağın içinde beklerken gördü. “Senin tuzun kuru tabi, olan bana oluyor.” Durağın önünde durdu ve yolcu tarafındaki camı indirdi. Yağmur damlaları hızla açtığı camdan içeri girmeye başladı. “Hey, Defne?” Genç kadın, başını kaldırdı. Hüzünlü bakışlarını Bulut’un gözlerine dikti. Bulut, eliyle ona araca binmesini işaret ederken kulaklığından gelen gürültüyle neredeyse yüzünü buruşturuyordu. “Hobaaa,” Mehmet, bu sözlerin arkasından anlayamadığı bir şeyler fısıldadı. Defne araca doğru hareket etmişti. Yağmur’dan kaçınmak için de hızla ilerliyordu: Bulut’un sorması için fazla vakti yoktu. “Ne oldu?” “Kader,” “Ne?” “Harbiden seninle taşak geçiyor,” Başka bir şey demeden telefonu kapadı. Aynı anda genç kadın da araca binmişti. Damlalarla taçlanmış kirpiklerini kırpıştırdı. Bulut, bu damlaların yağmurdan olduğunu da söyleyebilirdi, fakat kızın göz çevresi kıpkırmızı olmuştu. Üşümüş ellerini ovuşturup hafifçe nefesini üfleyerek ısıtmaya çalıştı. Bulut, aracı çalıştırdığında karga gaklaması gibi bir sesle, “Seni o mu gönderdi?” diye sordu. Bulut, başını iki yana salladı. “Sadece ne olduğunu ve nerede olduğunu söyledi.” “Ne olmuş?” Kız, bir anda diklenerek ona doğru tehditkâr bakışlar attı. Gözleri biraz kararmış, oldukça dengesiz görünüyordu. Bulut’un içini bir acıma duygusu kapladı, fakat bunu çabucak gerilere itti. “Her şeyi bildiğini sanıyor,” “Yapmayacağına söz verdiğin bir şey yapmışsın,” Bulut, tekrar kafenin bulunduğu yola dönmek için kırmızı ışıkta durdu. Genç kıza dönerek ellerini havaya kaldırdı ve omuz silkti. “Senin için endişeleniyor,” “Saçmalık,” Bulut, daha fazla konuyu tartışmaya gerek görmediği ve kızın da öfkesini beslememesi gerektiğini düşündüğü için çenesini kapadı. Çünkü ne söylerse söylesin, kız öfkelenecekti. Ve bu genç kızın elinde bile olmayacaktı. Yeşil ışık yandığında hareket etti. Aklının bir köşesinde de Mehmet’in neden bahsediyor olduğunu düşünmeye başladı. Sesi öfkeli geliyordu. Fakat bu defa kendisine olmadığı belliydi. Oturdukları kafede kendilerinden birkaç masa ötelerinde bulunuyordu. Her iki taraftan da adımlarının izlenmesi için peşlerine taktıkları bir kuyruk gibiydi. “Onunla konuşmak istemiyorum,” Bulut, aracı park edip genç kızın kapısını açtığında Defne, oturduğu yere daha fazla gömülmek ister gibi bedenini koltuğa yapıştırdı. Bulut, bu çocuksu hareketine göz devirdi. “Sen bilirsin,” Ardından kapısını kapatıp kafeye, onu bekleyen diğer adamın yanına doğru ilerlemeye başladı. Defne’nin arkasından geleceğini biliyordu. Ne kadar yanlışa batmış olursa olsun, Timur’u kalpten sevdiğini biliyordu. Hatanın kendisinde olduğunu da biliyordu. Bu yüzden tıpış tıpış gelecekti. Timur da onu seviyordu. Kızın tüm hataları, yanlış gittiği yol ya da başka herhangi bir şey umurunda değildi. Kızı yolundan çeviremiyordu, fakat yolu tümüyle havaya uçurmaya niyetliydi. Tehlikeli bir işe soyunmuştu, fakat Defne’nin dışında bir şeyi önemsiyor gibi görünmüyordu. Kafenin içine girmeden önce Mehmet’in oturduğu masaya kaçamak bir bakış attı. Fakat adam gitmişti. Bu, kaşlarını çatmasına neden oldu. Eğer gittiyse önemli bir gelişme olmuş olmalıydı. Canı sıkılarak tek başına bir çatışmaya girmemesi için içinden yakardı. Görevleri değiştirmeyi çok istemişti. Ancak kendisinin ortamlara daha kolay girmek, dudak okumak ve yabancı dil bilmek gibi bazı becerileri vardı. Bunun için de üniversitede öğrenci gibi görünme görevi ona düşmüştü. Mehmet ise çökertmeye çalıştıkları şebeke piramidinin üst sınıflarından biriyle kanka olma yolunda ilerliyordu. Timur’un olduğu masaya doğru başını eğmiş ilerlerken Defne bir anda yanında bitti. Bu, dudaklarının hafifçe kıvrılmasına neden oldu. Fakat kıza bir şey belli etmemek için boğazını temizleyip başını kaldırdı. Karşısında gördüğü manzara karşısında adımlarında hafif bir aksama oldu. Fakat yürümeye devam etti. Kızın, kokusunu sanki hemen bedeninin önündeymiş gibi duyumsadı. Kalbi, kaburgalarını yarmaya çalışırken sakinleşmek için titrek ve derin bir nefes aldı. Aklını bulandırmak yapması gereken son şeydi. Kız, kendisi için fark etmeden büyük bir dikkat dağınıklığı olmaya doğru ilerliyordu. Hem de son sürat! Ve bu, hiç iyi değildi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD