Bölüm 7

1319 Words
Biraz önceki kalktığı sandalyede, Timur’un hemen yanında Kıymet oturuyordu. Mehmet’in neden kaderden bahsetmiş olduğunu o anda anladı. Sik-tir! Bu şaka olmalıydı. Ya da ciddi ciddi kader onunla taşak geçiyordu. Başını iki yana sallarken masaya ulaştı. Gözlerini doğrudan Kıymet’e dikerek, “Selam,” dedi. Ardından yan masadan bir sandalye çekip şaşkın bakışlarını kendisine dikmiş olan kızın yanına oturdu. Kızın gözleri kendisine bakarken gözbebekleri irileşti, odağı saniyelik bir oynamayla kaydı ve yüzünde bir an için kaybolmuş bir ifade belirdi. Hah. Belaya gel. Gülümseyen bir yüzle Kıymet’in bakışlarına karşılık verdi. “Naber?” Kız, sevimli bir hareketle suratını buruşturdu. “Islak,” Biraz önceki tepkisinden çok çabuk sıyrılmıştı. Bulut’un gözleri kızı tepeden tırnağa süzdü. Islak saçları kafa derisine yapışmış, ince ceketinin açık rengi koyu bir ton almıştı. Hafif kalkık burnu ve çıkık elmacık kemikleri kızarmıştı. Aslında ona sadece bir merhaba dedikten hemen sonra onu yok sayması gerekiyordu. Fakat… Bu, tik gibi bir şeydi. İstese de engel olamıyordu. “Siz tanışıyor musunuz?” Timur, kaşlarını kaldırmış Bulut ve Kıymet’e bakıyordu. Kıymet, “Hayır,” dedi. Bulut, “Evet!” Defne, süklüm püklüm Timur’un yanındaki sandalyeye ilişirken Timur, “Karar verin,” diyerek gülüyordu. Bir yandan da kolunu kızın omzuna atarak onu yakınına çekti. Bu, Kıymet’in yanında bir şey belli etmemesini sözsüz bir şekilde tembih etmesiydi. Kıymet, bir sene önce çok iyi anlaştıkları için neredeyse sevgili olmanın eşiğinden döndüğü Timur’a baktı. Ona bir şey hissettiğinden değildi. Ya da o kendisine bir şey hissetmiyordu. Sadece… Çok iyi anlaşıyorlardı. Hafif bir gülümsemeyle, “Sadece birkaç tesadüf,” diye bildirdi. Timur’un yanındaki genç kadına gözleri takıldı. Kız, kendisine bakmıyordu. Bir an kızı nereden hatırladığını çıkarmaya çalışırken sonunda buldu. Doğrudan kendisine baktığını hissettiği ve o anda saçma bir şekilde kalbini tekleten adama çarptığı gece, adamın yanında gördüğü kızdı. Bir an kafası karışarak hangisinin sevgilisi olduğunu anlayama çalıştı. Timur’a dayanmış, başını da omzuna yaslamış halde –sanki o an aralarında değil de paralel bir evrendeymiş gibi görünüyordu – Timur’un masanın üzerindeki eliyle dalgınca oynadığına göre sevgilisi o olmalıydı. Timur’la da uzun zamandır sohbet etmemişlerdi. Bu yüzden hayatına giren çıkan insanlardan haberi yoktu. Ya da anlayamadığı bir şeyler dönüyordu. Tam masadan kalkmayı düşünürken Timur eliyle barda çarptığı adamı işaret etti. “Bu Bulut, yakın bir arkadaşımız.” Kıymet, kendisine ne olduğunu bilmiyordu. Yutkunmamak için mücadele ederken başını adama çevirdi. O sırada Timur, Kıymet’i işaret ediyordu. “Bu da-“ “Kıymet,” Bulut, Timur’dan önce davranarak adını söylemiş, ardından da elini genç kadına uzatmıştı. “Adımı nereden biliyorsun?” Genç kadının dudakları şaşkınlıkla aralandı. “Arkadaşların seni cinayet işlememen için uyarıyorlardı,” Genç adamın eli hala havada bekliyordu. Kıymet, dudaklarını büzüp onaylarcasına başını sallarken ve ardından gülerken elini adama doğru uzattı. Tam adamın elini tutacakken adam elini hafifçe geriye çekti. ”Toprağa bastın mı?” Kıymet’in başı dönüyordu. Adamla normal bir iletişimde olmamaları tesadüf müydü, yoksa adamın tuhaflığından mı kaynaklanıyordu, emin değildi. Fakat her karşılaşma Kıymet’i ufak ufak içine alan bir merak ve heyecan duygusuna itiyordu. Başını iki yana sallayarak, “Hayır, basmadım.” Dedi alçak sesle. Genç adam, kadının gözlerinin içine doğrudan baktı, düşünceyle hafifçe kaşlarını çattı. “Çarpılmaya değer,” ardından elini tekrar Kıymet’e uzattı. Kıymet’in kalbi yukarıya doğru hareket ederken, adamın sıcak ve büyük elini tuttu. Beklediği bir çarpılma olmadı. En azından fiziksel değildi. Ve elini çabucak geriye çekti. Bakışlarını adamdan kaçırmak için, müşterilere seri bir şekilde kahve hazırlayan baristaya odaklanırken omuzlarının üzerinde sıcak bir ağırlık hissetti. Şaşkınlıkla sıçrayıp tekrar soluna baktığında adamın kendisine değil de Timur’a baktığını, aralarında alçak sesle konuştuğunu fark etti. Üzerindeki palto çıkmış, Kıymet’in omuzlarında ağırlık yapıyordu. Ona, gerek olmadığını söyleyip paltosunu geri vermeliydi. Fakat çenesini hafifçe oynatarak kumaştan yayılan hoş kokuyu içine çekti. *** Günümüz, Kıymet, gözlerini hızla açtı. Arkadaşları seslerinin son seviyesine dayanmış Şebnem Ferah’ın Günaydın Sevgilim, şarkısını söylüyorlardı. Gülerek yataktan çıktı. Banyoya girmeden önce mutfağa, kahvaltılık hazırlayan arkadaşlarına şöyle bir göz attı. Elif, elinde bir salatalıkla kafasını sallıyor, diğerleri de tavalardan gitar yapmış ona eşlik ederek şarkıyı söylüyorlardı. “Günaydın sevgililerim,” dedi yüksek sesle. Ona el salladılar, fakat şarkıya ara vermediler. Kıymet, yüzünü yıkayıp mutfağın yolunu tuttu. O kadar enerjik görünüyorlardı ki, bu enerjinin içine akmamak mümkün değildi. “Sabah sabah ne bu neşe?” diye sordu. Meltem, tava gitarından elini çekip işaret parmağıyla yeri işaret etti. “Alt katta bir komşumuz var. Balkona hoparlör koymuş, bu şarkıyı açmış. Biz de dayanamadık.” Kıymet’in burun delikleri genişledi. Elleri iki yanında öfkeyle yumruk olmuştu. Ancak o anda şarkının balkondan yükselen sesine dikkatini vermiş ve ancak o anda bu şarkının Bulut’la ikisinin arasında sabahları bir ritüel gibi olduğu ve adamın buna gönderme yaptığı aklına dank etti. Arkadaşları onun değişen ifadesini fark ettiklerinde coşkulu hareketleri de yüksek sesleri de azalarak yok oldu. Şarkı hala çalmaya devam ediyordu. Bir zamanlar şarkılar onların olayıydı. Kıymet, ilk anlarda adamın gönderdiği şarkılara gözlerini devirse de sonra hepsini heyecanla bekler olmuştu. Elif, merakla “Ne oldu?” diye sordu. Durumu anında kavrayan Nur, “Ah! Olamaz!” diye soludu. Neredeyse Kıymet’in birebir ifadesini yüzüne yapıştırmıştı. Meltem’in dudakları ‘O’ şeklini aldı. “Bulut?” diye sordu şaşkınlıkla. Kıymet, yutkunurken başını salladı. Ne yapmaya çalışıyordu ki? Bunca yıllık suskunluktan sonra bir anda tekrar hayatının çevresinde dolanarak eline ne geçirmeyi amaçlıyordu? Ayakları kendisine yük gibi olsa da zorlukla bir adım attı. Diğer adımlar da arkasından geldi. O, balkona doğru karmaşık hislerle ilerlerken arkadaşları da öfke ve merakla peşinden geldiler. Dört kafa aynı anda balkondan aşağıya doğru uzandı. Adam, bir gece önce olduğu gibi kalçasını balkon tırabzanına dayamış, başını yukarı kaldırmış bakıyordu. Aralarında bir buçuk metreden fazla mesafe yoktu ve onun bakışındaki samimi beklentiyi, dudaklarının gülümsemeye hazır kıvrımını, sevimli ifadesini net olarak görebiliyordu. “Günaydın,” dedi. Tok sesi genç kadını okşar gibi çıkmıştı. Sanki Kıymet’in yanında arkadaşları yokmuş da ikisi yalnızmış gibi doğrudan gözlerinin içine bakıyordu. Kıymet, öfkeyle “Sen…” dedi ancak sözlerinin devamını getiremedi. Dudakları sinirle büzülürken içeriye koşturdu. Öfkeli adımları onu buzdolabına yönlendirdi. Bu sırada arkadaşları Bulut’a bir şeyler söylüyorlardı. Genç kadın, dolabın kapağından dört tane yumurta aldı ve tekrar balkona döndü. Önce başını uzatarak adam orada hala bekliyor mu diye kontrol etti. Ardından da hırsla elindeki yumurtaları adama doğru fırlattı. Bulut, sanki onun ne yapacağını anlamış gibi gülerek içeriye kaçtı. Ama Kıymet, elindeki yumurtalar bitene kadar durmadı. “Beni rahat bırak. Duydun mu beni?” Adam, onun sözlerini hiç umursamamıştı. “Level atlamışsın! Kahve, çay, soda ve yumurtalar! Bunlar daha etkili,” Ardından homurdandı. “Kahretsin. Bunları temizlemek daha zor!” Kıymet, çenesi titreyerek tekrar mutfağa gitti. Arkadaşlarının, bir kısmını hazırladığı kahvaltı masasına oturdu. Dirseğini masaya, elini de alnına dayadı. Ona öfkeliydi. Ancak kendisine daha da öfkeliydi. Kendi benliğinin gururuna attığı çentik, adama olan öfkesinin önüne geçiyordu. Ona ne kadar karşı gelip, ters davranırsa davransın, onun yüzünü gördüğü anda, gözlerine baktığı anda kalbine sanki doğrudan elektrikli bir tel döşenmiş gibi kalbinin taa ortası şiddetle titriyordu. Ruhunun dudakları onu gördüğü için gülümsüyor, heyecanlanıyor ve kendine ihanet ediyordu. İşte en zoru da bu ikilemin ortasında kalmaktı. “Hey,” dedi Meltem. Yanındaki sandalyeye oturdu. “Görmezden gel. Bırak ne istiyorsa onu yapsın. Sen, karşılık vermediğinde nasılsa vazgeçecek.” Kıymet, çaresiz bakışlarını arkadaşına çevirdi. “Nasıl görmezden geleyim?” dudağını sinirle ısırarak arkadaşına baktı. “Vazgeçeceğini içinden gelerek mi söylüyorsun?” Meltem, derince bir iç çekti. Nur ve Elif, kahvaltılıkların kalanını masaya yerleştirirken konuşmalarına katılmıyorlardı. Onlar da en az Kıymet kadar biliyorlardı Bulut’un nasıl istikrarlı bir yol tutturacağını. Meltem, omuz silkti. “Bir duvarla muhatap olursa… Nereye kadar devam edebilir ki?” Kıymet, gözlerini kapadı. Yeteceğini umduğu birkaç derin nefes aldı. Art arda yutkundu ve gözlerini açtı. “Tamam.” Dedi kararlılıkla. “Tamam.” “Çay demlenmek üzere, siz başlayın.” Elif, çay bardaklarını ocağın yanındaki tezgâha dizmeye başladı. Kıymet, bakışlarını masada gezindirdi ve sandalyesini geriye itip ayaklandı. Hemen yanlarındaki binanın altında bir simitçi vardı. “Ben, taze simit alıp geleyim.” Biraz zamana ihtiyacı vardı. En azından birkaç dakika yalnız kalması gerekiyordu. Odasına gidip cüzdanını aldı. Kaldıkları binada asansör yoktu. Merdivenlerden inerken bir alt katın kapısının önünden geçerken bakmamaya özen gösterdi ve o katı hızla geçti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD