Simitçinin kızı onu utangaç bir gülümsemeyle karşıladı. “Günaydın, dört simit alabilir miyim?”
Kız ağzının içinde yuvarlayarak,” Hemen geliyor,” dedi. Ardından da kafenin içine doğru ilerledi. İmalathane içerideydi ve simitler öylesine taze oluyordu ki bir an ağzı sulandı. Zaten daha binadan çıktığı anda kokusu burnuna dolmuştu. Adamın elemanları da sabahın köründe gelir, tepsilerine simitleri doldurur ve kafalarının üzerinde taşıdıkları simit tepsileriyle sıcağın altında kumsaldaki insanlara simit satarlardı.
Bu gençlerden biri boş tepsisi ile geldi. Hemen yanından geçerek içeriye girecekken bir anda olduğu yerde durdu. Geriye döndü ve kara gözlerini Kıymet’e dikti. Kıymet, onun simitçinin oğlu olduğunu hatırladı. Babasıyla birlikte henüz sabah ezanı bile okunmamışken gelip simitleri yapmaya başlarlardı. Bunları bir gün önce öğrenmişti.
Esmer yüzündeki merakı o kadar belirgindi ki genç kadın sorarcasına kaşlarını kaldırdı. “Bir şey mi oldu?” diye de sordu.
“Abla, dün gece sizin binadan çığlık sesi geldi de?” Tek gözünü güneşe karşı kısmış, Kıymet’in yüzünü inceliyordu. “Bir şey mi oldu diye endişe ettik.”
Kıymet, utanarak gülümsedi. “Kâbus gördüm. Korkuttuysam özür dilerim.”
Çocuk omuz silkti. “Gelecektik bakmaya, ama…” Tekrar omuz silkti. Sanki söyleyeceği başka bir şey varmış da söylemekten çekiniyormuş gibi görünüyordu. Omzunun üzerinden içeriye bir bakış atıp tekrar genç kadına döndü. “Bazen, o binaya gelenler geceleri kâbus görüp çığlık atıyorlar.”
Genç kadının ağzı şaşkınlıkla açık kaldı.
•••
Kıymet, soğuk birasından bir yudum alıp karanlıkta kalan denizi seyre daldı. Arkadaşları dışarı çıkmışlardı, ancak tüm ısrarlarına rağmen onu ikna edememişlerdi. Çıkacak hali yoktu. Kumsalda –şükürler olsun ki Bulut yoktu- uzun dakikalar geçirmişler, ardından da eve gelip akşam yemeğine kadar uyumak için uzanmışlardı. Fakat Kıymet, tekrar aynı kâbusu görmüş, bu defa çığlık atmamıştı. Ancak öylesine terlemiş, korkmuş bir halde yataktan fırlamıştı ki, ondan birkaç dakika önce uyanıp telefonuyla ilgilenen Nur’un aklını almıştı.
Arkadaşları kâbuslarını Bulut’un ortaya çıkışıyla bağdaştırıyorlardı. Fakat ilgisi yoktu. Yine aynı kız yatağının ayakucuna gelmiş, onu sarsmış ve bu defa ağzını açtığında bir şeyler söylemişti. Tuhaf, kulak tırmalayan sesiyle, “Beni bul!” demişti. Kâbusundan sonra kalkmış, kızları beklemeden yemek hazırlamaya başlamıştı. Kafasını bir şeylerle meşgul etmesi gerekiyordu. Başka türlü aklını kaçıracak gibi olmuştu. Ancak ne kadar kendini meşgul ederse etsin, kâbusunun hemen ardından simitçi çocuğun sözleri aklına gelmiş ve yer etmişti.
Kaldıkları binaya tatil için gelenlerden bazıları geceleri çığlıklar atıyor, ikinci günün sonunda da ya tatili yarıda kesiyorlar ya da başka bir daire kiralıyorlardı. Bina da bu yüzden, yazın en yoğun zamanlarında bile çoğunlukla boş oluyordu. Masanın üzerine uzanıp sigara paketinden bir sigara aldı. Çakmağıyla yaktıktan sonra dudağını ısırdı. Bu, ne anlama geliyordu? Mantıklı bir açıklaması olabilir miydi? Ya da en basitinden kafayı üşütüyordu. Bir kâbusa bu kadar takılması saçmalıktı, fakat elinde değildi. Belki de simitçi çocuk Kıymet’in çığlık attığını öğrenince onunla alay etmişti. Biraz daha düşününce bunun daha da olası olduğu fikri aklına daha çok yatıyordu. Bu düşünce onu biraz daha rahatlatınca hafifçe güldü. Genç bir çocuğun oltasına gelmişti resmen. Ama oltaya gelmiş olması, diğer düşüncelerinden çok çok daha iyiydi. Delirmekten ve ona musallat olmuş olan her neyse ondan…
Bir anda aşağıdan gelen sesle birlikte yüzünde acı bir ifade belirdi. Bulut’tan tüm gün ses çıkmamıştı. Fakat o anda yine balkona hoparlör koymuş, Toygar Işıklı’nın Çok Geç adlı şarkısını sonuna kadar açmış, karanlığa karışmasına ve Kıymet’in ruhuna ardı ardına darbeler vurmasına izin veriyordu. Sigarasını kül tablasına bıraktı. Bir eliyle saçlarını arkaya doğru taradı ve ardından elini alnına dayadı. Ve ister istemez şarkıyı dinlemeye koyuldu.
Genç kadın, bir dakika sonra arkasına yaslanırken gözlerini kapadı. Artık, onunla ilgili ya da doğrudan onun olduğu her andan sonra gözlerinin kıyısında hazır bekleyen damlalardan bir iki tanesi peş peşe yanağından aşağıya yuvarlandı. Şarkının sözlerinin her kelimesi onu daha dibe çekiyor, yüreğini söken adamın orada durmuş, soluk alıp veriyor olduğunu bilmek kendisini allak bullak ediyordu. Onu ne kadar düşünmemeye çalışırsa çalışsın, aklının bir köşesi daima ona adanmış, her düşüncesinin arkasında bir hayalet gibi kendini belli ediyordu.
Şarkının son sözleri ‘kalbine bir bak, ben oradayım’ diyerek biterken, genç kadın hiç istememesine rağmen dudaklarından bir hıçkırık kaçırdı. Sonra da adamın şarkının son sözlerine karışan sesini duydu.
“Ben hala oradayım,”
Buna öylesine inanır geliyordu ki sesi, Kıymet bunu kırmak istedi. Ancak kendi sesine güvenemiyordu. Ve adamın haklı olduğunu bilmek onu daha iyi yapmıyordu. Kalbine dönüp baktığında orada adamdan başka kimse yoktu. Her ne yapmış olursa olsun kahrolası yerini öyle sağlamlaştırmıştı ki, bir milim bile kalbinden uzağa gönderememişti. Nasıl olabilirdi? Nasıl kendisine böylesine bir acı yaşatmışken adama olan sevdası aynı şekilde sapasağlam yerinde durabilirdi. Bu, gururunu öyle bir kırıyordu ki, bazen kendisinden tiksiniyordu.
Kıymet, üst üste yutkundu. Aşağıdaki müziğin sesi durmuştu. Sadece denizin, ilçe merkezine giden insanların ve araçların sesleri havaya yükseliyordu. Bir de Bulut’un çakmağından çıkan ses vardı. İçeriye de geçebilirdi. Fakat kendini oturduğu yerden bir milim bile kıpırdatacak hali yoktu. Ve sırf o, orada duruyor diye bir korkak gibi kaçmak istemiyordu. Sonra ona, onun yoluyla karşılık vermeye karar verdi.
Telefonunu masadan aldı. Ekranını açtı. Bir hışımla açmak istediği şarkıyı buldu ve sesini sonuna kadar açıp, telefonu balkon tırabzanının üzerine bıraktı. Candan Erçetin’in Umurumda Değil şarkısının melodisi gecenin gürültüsüne karıştı. Hareketli şarkı Kıymet’in dudağını ısırmasına, biraz önceki kederli halinden az da olsa sıyrılmasına neden oldu.
“Delirme faslını geçeli uzun zaman oluyor.” Sözlerinin ardından yumuşak bir gülüş fırladı. “Ayrıca henüz kapına dayanmadım. Sınırındayım.”
Kıymet, kendisini öfkelendirip konuşturmak için bu sözleri sarf ettiğini biliyordu. Yine de diline mani olamadı. “Deneme bile!”
“Kıymet,” Adamın yumuşak, okşar gibi sesi yine gözlerini kapamasına neden oldu. Her zaman böyle seslenirdi. Sanki harfleri birer el olurdu ve kadının ruhuna saplanırdı. “Gerçekten, çaresizim. Ne olursa denemek zorundayım. Konuşmamız lazım.”
“Lazım değil. Bizim konuşacak hiçbir şeyimiz kalmadı. Biz diye bir şey de kalmadı.” Genç kadın, öfkeyle birasına uzandı ve uzun bir yudum aldı. Şişeyi öyle sıkı sarmıştı ki, parmak boğumları beyazlamış olsa da bunun farkında değildi.
“Biz hep vardık.”
“Öyle sandık.” O, kendisini görecekmiş gibi elini sinirle havada salladı. “Ya da ben sandım.”
“Sanmadın.” Dudaklarının arasından bir mırıltı döküldü, ancak Kıymet her ne söylediyse anlayamadı.
Bir kez daha çakmak sesi duyuldu. Ardından da yine hoparlörlerinden müzik yükseldi. Grup Gündoğarken Gördüğüme Sevindim. Ama bu defa bir farklılık vardı. Bulut, şarkının sözlerine eşlik ediyordu. Kıymet, önce sandalyesinden kalkmak için hareketlendi. Fakat adamın sesinin tınısında kaybolmak öyle cezbedici, öyle karşı koyulmazdı ki. Geçmişe öyle hızlı gönderiyordu ki yapamadı.
Bulut, şarkıyı söylemeyi aniden kesti. “Belki de beni dinlemeni beklememeliyim. Hemen şimdi, beni duyuyorken anlatmalıyım.”
“Siktir git.” Genç kadın hızla ayağa kalktı. Her ne anlatacaksa onu dinleyecek ve inanacak bir Kıymet yoktu. İsterse boşluğa konuşabilirdi.
Tüm bu duygu karmaşası bünyesine ağır gelince duş alıp yatmaya karar verdi. Bulut da artık isterse bütün mahalleye müzik dinletebilirdi, Karşısına çıktığından beri genç kadının tüm benliğini alt üst etmişti. Bir kez daha ona kanarsa bu defa gerçekten toparlayamayacağını biliyordu. Ve Meltem’in dediğini yapmalıydı. Ona asla ama asla karşılık vermemeliydi. Verdiği zaman böyle aklını bulandırıyordu işte.
Tam banyoya girmek için hazırlanıyordu ki, banyonun hemen karşısında bulunan dairenin giriş kapısı açıldı. Genç kadın, arkadaşlarını gördüğünde şaşkınlıkla kaşlarını havaya kaldırdı. Saat oldukça erkendi ve içmeye gittikleri düşünülürse bir kadeh bile yuvarlamamış olmalılardı. Yüzlerindeki sıkkın ifadeyi de fark ettiğinde endişeyle onlara doğru adım attı.
“Sorun ne? Neden erken geldiniz?”
Meltem, hüzünle gülümsedi. “Annem,”
Başka bir şey söylemesine de aslında gerek yoktu. Farklı bir tatil beldesine de gidebilirlerdi. Ancak Meltem’in annesi Alzheimer hastasıydı ve Sakarya’da oturuyorlardı. Bunun için de evlerine en fazla bir saatlik mesafede olan Karasu’yu seçmişlerdi. Kıymet ve Elif İstanbul’da, Nur ise Bursa’da oturuyordu.
Kıymet’in de tıpkı diğerleri gibi yüzü asıldı. Birlikte mutfak masasına oturduklarında “Ne yapacağız?” diye sordu.
“Nasılsa Pazar günü dönecektik. Toparlanıp yarın sabah gideriz.” Elif’in önerisine herkes onaylayarak başını salladı.
Meltem ise bir ‘Cık’ sesi çıkardı. “Benim hemen gitmem gerekiyor. Beni otogara bırakın, bir otobüsle giderim.”
“Bu saatte hayatta olmaz!” diye karşı çıktı Nur.
“Katılıyorum. Seni bırakır, döneriz. Hem biz de hava almış oluruz.” Kıymet, ne dersiniz der gibi arkadaşlarına baktı. Ardından da aklına gelen bir düşünceyle, “Çok içmediniz, değil mi?” diye sorarken kaşlarını çattı.
Elif, alayla gözlerini devirdi. “Daha siparişlerimiz gelmemişti.” Ardından burnunu kırıştırdı. “Ama birileri içmiş belli!” Gözlerini Kıymet’e dikti.
Kıymet, omuz silkti. “Maalesef ben de iki yudum anca aldım. Tatilimin içine eden bir parazitim var.”
Meltem, eşyalarını toplamak için içeri geçtiğinde Nur gözlerini kısmış, dalgınlıkla masaya bakıyordu. Sonra aniden başını kaldırdı. “Gitmeden komodo ejderine bir iyilik mi yapsak?” Gözleri aklına her ne geldiyse bunun düşüncesiyle bile ışıldamıştı.
“Saçmalama.” Elif, gözleri irileşerek Nur’a baktı. “Geceyi nezarette geçirmek istemem. Ve o göt, bunu yapabilecek kadar şerefsiz.”
Kıymet, bezgin bir ifade takınarak, “Kendi haline bırakalım,” dedi. Kendisi de adama bir iyilik yapmak istiyor olsa da onunla daha fazla etkileşim içinde olmak istemiyordu. Ona karşı girişecekleri her türlü hareket kendi canını yakardı.